“Türkiye, Sivas Katliamı’nın boğucu dumanı ve kara kurumu altında 25 yıldır. 2 Temmuz 1993, sadece 35 aydının dinci bir kalkışma ile katledildiği tekil bir olayı değil, ülkenin çeyrek asır rehin kalacağı karanlık tünelin girişini de işaretleyen bir gün olarak hatırlanacak.”

Geçen yıl temmuz sayımızın dosyasını Sivas Katliamı’nın 25. yılına ayırmış ve dergiye bu sözlerle başlamıştık. Sivas’taki dinci kalkışmayı, ardından, içinde aydın ve sanatçıların kaldığı Madımak Otel’in bir Ortaçağ ayiniyle ateşe verilmesini ve 35 kişinin burada yaşamını yitirmesini; ‘aşırılıkçıların’ çığırından çıkmış bir sapkın  eylemi olarak değil; Türkiye’de 12 Eylül’den itibaren inşasına girişilen bir yeni toplum düzeninin köşe taşlarından birisi olarak işaretledik o sayıda.

Sivas Katliamı nasıl 12 Eylül’ün devamı idiyse, 17 yıldır yaşadığımız neo-islamcı ideolojik kabuk altındaki kapitalist sömürü düzeninin de bir öncülüydü. Askeri darbe ve ardından gelen askeri rejim, Türkiye’nin küresel kapitalizme tam entegrasyonu için, egemen sınıfların önündeki en büyük engeli, örgütlü işçi sınıfı ve toplumsal muhalefeti tasfiye işine cebren girişti. Yüzbinlerce kişinin gözaltına alındığı, işkence, idam, infaz, uzun hapis cezaları, fişlemeler ve gündelik yaşamdan dışlama gibi yollarla etkisizleştirdiği ilk aşamanın ardından, geleneksel sağcılığın daha dinci bir bulamacı, ‘sivil iktidar’ olarak ve özellikle büyük burjuvazinin iştahlı alkışlarıyla direksiyona geçti. Başta eğitim olmak üzere tüm alanlarda yaşanan dinselleşme, kapitalist eşitsizliğe karşı sosyalizmin politik ve ahlaki üstünlüğünü; İslam’ın çarpık ve son noktada eşitsizliğin içinde kalan, tevekkül ve boyun eğme ile tesis edilen, zahiri ‘eşitlik’ söylemiyle geriletmeyi de amaçlıyordu. Sendikaları, meslek dayanışma örgütleri, toplumsal dayanışma ağları zor yoluyla sökülen halkın, dinsel kökenli örgütlenmelere, tarikat-cemaat ağlarına, ‘dört eğilim’ gibi süslü laflarla tüm sağcı gericiliğin koalisyonuna dönüşen partilere terk edilmesi, ‘Batılı’ eğilimlere sahip Türk burjuvazisi için hiçbir zaman sorun olmadı. Zira bu, neo-liberal kapitalizme tam teslimiyet yolunda sahanın düzlenmesi için girişilen büyük operasyonun ikinci ayağı olarak, zaten bizzat sahiplendikleri bir süreçti.

Bu dinselleşmeye karşı en büyük direnci ise, sosyalistler, aydınlar ve sanatçılar, tarihsel acı tecrübeleriyle Aleviler gösterdi. Madımak Katliamı, aynı anda bu yüzeylerin tümüne yönelmiş bir sindirme operasyonuydu. Bugün hala ‘kültürel iktidar olamadık’ serzenişlerine konu olan kültürel-politik dezavantajın, zor yoluyla, ateş ve kan yoluyla devreden çıkarılması girişimiydi.

Geçen yılki Sivas dosyamızda Nuray Sancar şöyle yazmıştı:  “Sivas Katliamı, Gabriel Garcia Marquez’in Kırmızı Pazartesi romanındaki gibi, olacağı önceden bilindiği halde hiç kimsenin önlem almadığı cinayet gibidir. Gerçekleştikten sonra da ipuçları yerel idarenin ve devletin karanlık dehlizinde kaybolmuştur.”

Madımak yangını, Türkiye egemen sınıflarının, devlet bürokrasisinin ve ‘merkez siyaseti’nin, çeşitli dozlarda organizasyonu, bilgisi ve görmezden gelmesi ile gerçekleştirilmiş bir dönüşüm projesiydi. Ucu ‘Ilımlı İslam’ adı altında, uluslararası teşvike sahip bir yeni rejim tesisine varacak bir proje…

Bugün gelinen noktada, 26 yıl önce vahşi bir yangınla girişilen yolun çıkmaza saplandığı açıkça ortaya çıkmış görünüyor. Madımak alevleriyle ilk işareti verilen tesisat tıkandı ve Türkiye’nin yeniden ‘yeni bir yol’ araması için daha zengin olanaklar ortaya çıktı.  Bu olanaklar, emekçi sınıfların ve onlarla birlikte davranan aydınların yüksek çabasıyla, bağımsız, laik ve adil bir ülkenin yapı taşlarına dönüşebilir ancak. 2 Temmuz 1993’te Sivas’ta can verenlerimizin mirasıdır o yüksek çaba. Madımak’ta teslim olmayan Türkiye halkları, orada düşmanca kurulan ‘iki milletli’ rejimi aşacaktır.