HALİM ŞAFAK: BİZİM/KÜÇÜK İSKENDER’İN SOL ELİ/MİZ

“Kalbimi ve aklımı hep sağ elime verdim; 
Görevi olmasaydı sol elimi keserdim…”

 Necip Fazıl

 “Solaklık bende çok tuhaf bir duygu çünkü her anlama geliyor. Babam okumuş bir adam olmasına rağmen senelerce bana sol elimi kullanmayı yasakladı. Sol elimin ömrü pantolonumun içinde geçti yıllarca. Sağ elle yazmayı öğrendim zorla. Zanaat isteyen meselelere döndüğümde vücudumun sol tarafı çalışır: topa vurmak, makas kullanmak, tıraş olmak… İki elim iki anlam oldu bende. Belki de küçük İskender’in paradoksuna denk geliyor. Sağ elimle yazıyorum ama solağım.” [1]

küçük İskender’e ve yazıp söylediklerine ilişkin herhangi bir değerlendirmenin şairin türler arası kabul edilebilecek bir düzlemde ürettiklerine rağmen kendisine şiiri, ondan önce ve onunla birlikte, gerçekten birlikte yaşanan hayatı merkez alması şarttır. Bir bakıma İskender, hangi türde ürün verirse versin şiir ve hayat/ı tepede bir yerde durmuş ve üretilmiş etkilemiş ve belirlemiştir. Buysa İskender’in yazıp söylediklerini bütün türleri geçip şiir temelli değerlendirmek için fazlasıyla yeterlidir.

 Öte yandan buradaki şiir değerlendirmesinin tamamıyla teknik bir düzlemde kendini gerçekleştiremeyeceği de baştan söylenmelidir. Çünkü insan cinslerinin bedenini ve hayatını bu temelde tartışmayı ve reddetmeyi bağlı olarak bu bedeni ihlal etmeyi, bu bedene saldırmayı daha da önemlisi ona katılmayı yani ilhak etmeyi önceleyen ve bunun için baştan otoriteyi ve egemenlikleri karşısına alan, bunun için insan cinsleri arasında eşitlik talep eden ve öyle yaşanan bir hayatın onun şiir ve yazıdaki karşılığının tek şiire ilişkin ölçütlerle tartışılması mümkün olmadığı gibi anlamlı da değildir.

 Sözünü ettiğim hayatı aynı iki insan cinsi başka bir deyişle erkekler ve erkek bedenleri/tenleri arasında geçen cinsel olana kendini sonuna kadar açmış ve bu açılmadan devasa bir ruhsallık çıkarmış aşkı bir ucuyla beden olarak da ele almak ve öyle anlamak gerekir.  Bu nasıl bir aşktır onu da en iyi Oscar Wilde belirtmektedir. “Bu yüz yılda ‘adının geçmesine cüret edilemeyen aşk’, daha büyük bir erkeğin kendisinden daha genç bir erkeğe duyduğu, öylesine büyük bir sevgidir (…). Ve sürekli olarak, daha büyük ve daha genç bir erkek arasında gelişir. Büyük erkeğin entelekti vardır, genç erkeğin de önünde yaşamın tüm neşesi, umudu ve görkemi vardır.[2] Bu dünya karşısında yaşanması ve yaşantılanması gereken ucube ya da ötekileştirilmiş kendini bize hatırlatıp duran, hatırlattığı ölçüde etkileyen ve katılmaya çağıran daha çok bir entelektüele ait bir bedendir/aşktır.  Pierre Ancet’e göre en kötü ucube, bize benzeyendir. Başka bir deyişle ayırdığımız, ayrı tuttuğumuz, dışladığımız, normal bulmadığımız bizi bize en çok hatırlatan şeydir. Buysa cinsel aşkı ve onun yaşanması kadar yazarak söyleyerek ifade edilmesini önemli hale getirirken cinselliğin ve onun geçtiği/yaşandığı bedenlerin de, Margurite Yourcenar’dan hareketle belirtirsek, büyük ölçüde bir ifade özgürlüğü sorunu olarak ele alınmasını da sağlar. Şiir ya da yazıyı da Jean Genet’in de belirttiği gibi kamusal alandan kazınmaya ve uzak tutulmaya çalışılan yeraltı ile yerüstü arasında gidip gelen ve böylelikle kendini oluşturan edepsizliğini baştan ilan etmiş fazlasıyla hayati, imgesel ve entelektüel dil oluşturur.

 küçük İskender başka entelektüel bir erkek tarafından ilgi duyulan ve arzulanan erkek bedenini geçmişin ihtiyatlı değinmelerini geçerek insan cinslerinin bedenini ve bu bedenin arzu edip yaşadıklarını, yaşamadıklarını kendini baştan toplumsallığa ve onun politizmine ikisinin ürettiği sarsma özelliğini baştan edinmiş edepsizliğe açmış düşünceyi ihmal etmeyen şiirsel bir düzlemde şiir etmiştir.

 İskender’in yazdığı çoğu metin, öykü ve romanın da bu temelde değerlendirilmesi ve ele alınması mümkündür. Üstelik bu şiirin hepsini İskender’in yaşadığı ve yazıp söylediği hayatı olarak da kabul etmemiz gerekir. Söz konusu şiir en başta Baha Tevfik’in “edebiyat katiyen muzırdır,” demesiyle fazlasıyla uyumludur ya da kalkış noktasını bu muzırlık oluşturur. Çünkü bedeni anlatma ve ifade etmenin, savunma için de onun en kötü kabul edilen özelliklerine ihtiyaç vardır. Tartışmanın bu yanı Georges Bataille’ın insanı atık bulması ve insanın atıklardan oluşmasıyla fazlasıyla uyumludur.

Muzırlık dediğimiz şey de zaten insanın bedenini hatırlamasıyla ilgilidir. Kaldı ki Crispin Sartwell’in edepsizlik ve bayağılık bedeni hatırlatır demesi de bundandır. Margurite Yourcenar, müstehcenliği bir sarsma tekniği olarak kabul edip ve ifade özgürlüğüyle açıklarken onun da asıl belirtmeye çalıştığı bunun tam bir özgürlükle yaşanması gereken bir şey olduğudur. Can Yücel’in edepsizliğinin de göstermeye çalıştığı da bu yaşamadır. küçük İskender bir farkla bunu insan cinslerinin yani kadın-erkek kadın, kadın kadına, erkek erkeğe ya da başka bir biçimde yaşar ve yaşantılar, şiiri ve yazıyı bunun ve düşüncesinin alanı haline getirir. Kaldı ki sanat edebiyat da insan cinsleri için bunun tekrar yaşandığı, tekrar yaşantılandığı ve düşüncesinin ortaya konduğu bir düzlemdir.

küçük İskender için onu ve şiirini/yazısını oluşturan şeyin bir ucunda beden/ler varsa bir ucunda da sağlaklık karşısında çocukluğu belirlemiş, etkisini daha çok geçmiş zamandan ve çocukluktan alan solaklık olarak sol el/kol, sol ayak ve ona karşılık durur. Otorite aileden başlayarak dinden de aldığı güç ve yetkiyle sol eli her zaman mahkûm etmiş ve cezalandırmıştır. Bunun solak olanların hayatı boyunca önemli ve hayati sorunlarından biri olduğu söylenebilir. Çünkü dünyanın yaşama düzeni tarih boyunca hep sağlak olmuş, dünyayı sağlaklık belirlemiş solaklık azınlık olmuş, azınlıkta kalmış sağlaklığın dayattığı bir dünyada yaşamaya çalışmıştır.

 Necip Fazıl’ın yukarıya aldığım iki dizesi de sol ele ve solaklığa dair kalıcılaşmış tavrı ve kalıcı ayırmayı, ayrımı göstermesi açısından en önemli örneklerden biridir. İki dizenin doğrudan şairin kendi sol eline dönük değerlendiriliyor olması ise durumu daha da vahimleştirip pornografikleştirirken otoriteyi ve iktidarı her zaman sağ elin ve sağlaklığın temsil ve icra ettiğini de ısrarla belirtmiş olmaktadır.

 Bu biz solakların azınlık olması ve azınlıkta kalması ve bunu genelde bir muhalifliğe ve karşılığa dönüştürmesi için yeterlidir. Bu yüzden de azınlıklara ne olmuşsa ne yapılmışsa aynısı ve benzeri aileden başlayarak solakların kaderi ve tarih boyunca yaşadıkları hayatı olmuştur.

 Bunları derken kuşkusuz kitlesel ve kendini tamamıyla şiddetle ifade eden bir şeyden çok büyük kitlenin baştan beri onayladığı ve benimsediği bir ötekileştirmenin ve onun şiddet eğilimi gösteren pratiklerinden söz ediyorum. Kitlesellik burada daha çok bir onaylama ve tek tek icra etme özelliği gösterirken bunun karşısında solaklık da bir tür engellilik ve daha çok günah olarak aynı kitle karşısında tek kalmış ve mücadele etmiş yaşamaya ve kendini hayatta tutmaya çalışmıştır.

 Solaklar ne olmuşsa neye uğramışsa çoğu zaman bir başkasının haberi olmadan ve bir şey yapmadan/yapamadan yaşamıştır. Bu noktada özellikle aile içinde olan baskının ve şiddetin benzerlikler göstermesi ve bize benzer süreçleri yaşatması mümkündür.

 küçük İskender’in babasından gördüğü baskının ve yasaklamanın sonucu olarak sağ elle yazmayı öğrenmesi ile benim yer sofrasında beş kişinin karşıya dizildiği ve ben tek bırakıldığım dünya kadar ilkokul öğretmeni Mustafa Onur’un birinci sınıfta bir dönem boyunca sol elimi önlüğün kuşağı ile arkamda bağlayarak sağ elle yazmaya zorlaması ve uzun süren pratikler yaptırması aynı şeydir.

 İkimizin ustalık isteyen herbir şeyde sol elini kullanması da neredeyse solakların hepsinin başvurduğu bir yoldur. Bu noktada özellikle kalem kullanma yani yazma ve yemek yeme konusunda aileden Kayseri’ye kadar giden ve baskıyla geçen hayatımın sol elimin direnmesiyle geçmesi ve hâlâ sol elimle yazıyor ve sol elimle yemeğimi yiyor olmama sevinsem de İskender’in ve daha başkalarının sağ eliyle yazmaya ve yemeye geçmelerini travmatik bulduğumu ve sonuçlarıyla yaşadığımız sürece karşı karşıya kalacağımızı yazabilirim.

 Kuşkusuz ben de özellikle herhangi bir araç talep etmeyen ve profesyonellik istemeyen durumlarda sağ elimde ekmekle kaşıksız ve çatalsız yemek yiyebilirim ama güç isteyen her bir şeyde sol elim ve sol ayağımsız edemem. Bunun dışında her eylem ve deneyimin bende benzer bir travmaya yol açması ve dünyanın eninde sonunda bunun hesaplaşma yeri hale gelmesine de bir şey yapamam/yapamadım. 1960’ların sonundaki el bağlama eyleminin kendimi öldürme ve ölme yolları aradığım 2004 yılında bulduğu karşılık tam da buna örnektir: “ben yaşamasını hiç bilmedim hayat/sol eli bağlanmış ‘çırpı’ çocuktum/

kara tahtanın önünde çoktan öldüm/hâlâ orada gömülüdür bedenim/ baksanız sol elim omzumdan kesiktir”[3]

 Tuhaf gibi dursa da solak olmanın bize yaşattıkları karşısında sağ ve sol el arasında gidip gelerek yaşamak, sağı tercih etmeye zorlanmak İskender’in dediği gibi bir paradoks ya da bizi ömrü billâh meşgul edecek ve sonuçları olacak ikilem ya da çelişki midir? Öyle olsa bile sol elimiz bedenimizin parçası olduğu ve kendini bizden önce bir başkasına hatırlattığı ve belirttiği sürece öteki olarak yaşamamızın nedenlerinden biri olduğu kadar bizim çoğunluk karşısında yaşıyor olmamızı ve hayatımızı daha anlamlı hale getiren bir olgudur.

 Özellikle yazma eyleminde kalemin hep sol elde durması, kâğıdın beyazlığı üstünde gidip gelmesi parmakların daktilonun ve klavyenin harflerine sağ ele göre daha çok, daha sert ve daha güçlü vurması başka bir deyişle sol elin sağ el karşısındaki daha çok bizim hissedip bildiğimiz gücünün iktidar talep etmeden bunu bize yaşatmasına bütün azınlıklığımıza ve yalnızlığımıza rağmen sevinebiliriz.

 İktidar talep etmeme meselesi, sanırım burası çok önemlidir. Şu anda kaynağını belirtmem ve bulmam zorsa da kitap-lık dergisinde yayımlanan bir yazıdan kalan tek cümle benim için bu konuda fazlasıyla açıklayıcı ve ikna edicidir. Söz konusu cümle solaklar hiç iktidar talep etmez gibi bir şeydi.  Solaklığın iktidar talep etmeme gibi bir özelliğinin olması ve bizi hep azınlıkta bırakması, azınlıklara, azlıklara yakın tutması tekten örnekler dışında İskender başta olmak üzere iktidar karşıtlığımızı ve anti-otoriterliğimizi oluşturan olguların başında gelir. Buysa sağlak bir dünyada solak olarak yaşamayı hep bir sorun hem de incelik olarak ele almamızı ve öyle yaşamamızı sağlayan da bir şeydir.

 Yaşadığımız sürece masanın hep sol başında oturmayı tercih etmemiz solaklığımızı korumaktan çok bir başkasının istediği gibi yemek yeme kaşık salla çatal çekme özgürlüğünü kendi özgürlüğümüz olarak kabul etmemizle de ilgilidir. Bunun bizi baştan ötekileştirmesine ve buna alet olmamıza ise yapabileceğimiz bir şey de yoktur.

 Dünyanın düzenini sol elimize geçici de olsa uygun hale getirme mücadelemizin de özünde sağlaklığın ya da başka biçimlerin oluşturduğu ve herkese biçim olarak dayattığı düzeni reddetmemiz anlamına geldiğini de burada muhakkak belirtmemiz gerekiyor. Solakların sağlakların otorite ve devlet üstünden düzen haline getirdiği dünya/ları karşısında masada kaşık, çatal ve bıçağın yerinin değiştirilmesi, sırada defterin ve kâğıdın farklı tutularak yazılması başta olmak üzere düzen ve biçime ters düşen bütün eylem ve biçimlerimiz dayatılan düzen ve biçim karşısında bir direnme ve kendi hayatını yaşama çalışma eylemidir ve fazlasıyla değerlidir.

 Solaklığımız bize iktidar olmamayı, iktidar talep etmemeyi bir karşı durma ve reddetme biçimi olarak benimsettiği için bedenimizin soluna ne yapsak ne etsek ne söylesek azdır, eksiktir. Annem, babam ve üç kardeşimin yer sofrasından benden uzağa dizilmeleri, öğretmenin sol elimi bağlaması, bizim hiçbir oyuna alınmamamız, futbolda kale ve bekle yetinmemiz, küçük İskender’in babasının zulmüne uğrayıp kalemi sağ eline almasına rağmen böyledir. Bizim bitirdiğimiz/biten, yaşamakta olduğumuz hayatlarımız kadar yazıp söylediklerimiz de ikilem ve paradokslara rağmen bu direnmenin taraflarındandır, tarafındadır.

 Sol elimiz o ayırma, ayrı tutmanın bir sonucu olarak hem hayatımızı hem de yazıp söylediğimizi muhalifleştirip karşı olmaya çağırmış bu da doğal olarak dünya karşısında solda olmak/kalmak gibi bir anlama da gelmiştir. Kaldı ki bizim dünya ilgimizin ve onun belirginleştirdiği çokkültürlülüğün de bu ötekileştirmeden ve onu tartışmadan kaynaklandığı hiç olmazsa bunlardan güç aldığını söyleyebiliriz. Bu yüzden de bütün yaşadıklarımıza rağmen solak olmamıza en azından bunun için bir daha sevinebiliriz. J.J. Rousseau da en çok da bizim için “Karşılaştığım hiç kimseye benzemez yapılmışım; hatta dünyada hiç kimseye benzemediğimi söylemeye cüret edeceğim. Diğerlerinden daha iyi olmayabilirim, ama en azından ben farklıyım.” demiş olmalıdır.

 küçük İskender’in 3 Temmuz’da sona eren hayatını ve o güne kadar yazıp söylediklerini ve oynadıklarını bir de buradan ve bu gözle değerlendirmek gerekir diye düşünüyorum. Bu noktada ortaya çıkarılacak olanların dünyanın insanın tarihi boyunca sürdürdüğü ve zulüm olarak yaşattığı öteki tartışmalarına muhakkak katkısı olacaktır. Toni Morrison’un dediğinden hareketle belirtirsem bizim halimizden anlamak tehlikelidir çünkü bize dönüşme ihtimalini içinde taşır ve bu bizim ömrü billâh süren ötekiliğimizin ve yalnızlığımızın nedenlerinin en başında gelir/durur.

 Bu alıntıyla küçük İskender’in hayatını ve yazıp söylediklerini anlamanın tehlikesine de vurgu yapmış oluyorum. Hem magazinel olanla hem de popüler olanla ikisinin kültürü ile kurulmuş, kurdurulmuş olan ilişkiye rağmen küçük İskender’in hayatını ve baştan beri yazıp söylediklerini onun kendi hali kadar bizim halimizi anlama ve anlatma bu temelde birlikte olma ve dayanışma için verilmiş bir mücadele olarak kabul edebiliriz.

 küçük İskender’in kendini devrimci bulması ve gerçekten devrimci olması tam da bununla ilgilidir. Hatta bu yüzden hayatı ve arkasında bıraktığı şiiri ve yazısı insan cinslerinin otoriteye ve egemenliklere karşı her yerde verilmiş ve elli dört yıl yaşanmış/sürmüş devrimci olma ihtimali yüksek bir mücadeleden başka bir şey değildir.

[1] küçük İskender’le görüşme, Akif Kurtuluş, Cumhuriyet Kitap, sayı 1482, 12 Temmuz 2018, İstanbul.

[2] Aktaran: küçük İskender, Alp Krizi, Çalıntı, Aralık 1999

[3] neyi yaşadımsa yaşadım/  yara zamanı çoktan geçti/ ben artık gideyim!, bağırıp çıkacağım bu hayatın içinden!, kül sanat, 2006