Genç Karl Marx’ın gösterildiği salonları dolduran çoğu genç seyirciler, ilk gösterimlerden itibaren sinema çıkışında uzun tartışmalar yaşadı. Marx’la daha fazla kişiyi tanıştıran, aşinalığı artıran örneklere, basit ve yüzeysel dahi olsalar, giderek daha fazla rastlayacağımızı tahmin edebiliriz.

ÇAĞDAŞ GÜNERBÜYÜK

Berlin sokaklarını süsleyen afişte kocaman harflerle “Genç Karl Marx” yazıyor. Afişteki eski zaman beyefendileri gibi giyinmiş iki genç adamdan, dağınık kıvırcık saçlarını şapkayla gizlemiş August Diehl önde duruyor. Yüzünü bile kaplamayan sakallarıyla Stefan Konarske ile adamlardan daha mütevazı, süssüz Vicky Krieps iki yanındalar. 9-19 Şubat’ta 67. kez düzenlenen Berlin Film Festivali’nin tanıtımlarında en çok öne çıkan filmlerden biri bu, Genç Karl Marx (Le Jeune Karl Marx). Tren istasyonlarında, caddelerde, sinema salonlarında Marx’lar Karl ve Jenny ile Engels adına oyuncuların gözü, önlerinden geçip giden insanlarda.

İddialı filmlerin yer aldığı yarışmalı bölümde değilse de, festival tarafından çok önemseniyor belli ki. Festival direktörü Dieter Kosslick, kitapçığın başında yer alan yazısında en çok ondan bahsediyor. “Bir hayalet kol geziyor” diye söze giriveriyor, “sadece Avrupa’da da değil”. Devamında büyük ütopyaların çökmesi, ne komünizmin ne kapitalizmin dertlere deva olması gibi bildik tezler var. Festivaldeki birkaç filmin konularına değinip “başka hayaletler için zaman uygun” yorumunu yapıyor: “İnsanlığa yardım etmeyi amaçlayan hayaletler. Bu yıl Berlin Film Festivali’ndeki birçok film gibi, büyük ütopik hayalleri değil, bizi ileriye çıkan yolları gösteren anlara yaklaştıran küçük hayallerin hayaletleri.” Yazı, sponsorlara teşekkürlerle sürüyor.

‘Duyar’ sineması

Bahsi geçen “birçok film”, benzerlerine hemen her festival programında rastlanan konulara değiniyor. Burada verilen örnekler Hindistan’daki İngiliz sömürgeciliğinden Afrika’nın yağmalanmasına uzanıyor. Tabii göçmenlerin sorunlarından cinsiyet ayrımcılığına, yani ırk ve cinsiyet meseleleri zaten şart. Festivallerin nasıl bir “duyar” sineması[1] ürettiği ve ülke sinemalarını oryantalist kriterlerle şekillendirdiği, takip eden herkesin az çok fark ettiği ama pek üzerine konuşmadığı hakikatlerden[2]. Fark ediliyor, çünkü yakıcı bir meseleyi işleyen zihin açıcı örneklerden çok daha fazlası, birbirinin benzeri “yazık bu insanlara” anafikirli filmler her yerdeler. Pek konuşulmuyor, çünkü makyajsız ırkçılık ve ayrımcılığın iktidara gelmesiyle kendini hakikatin sonrasında bulan siyaseten doğrucu liberal hegemonya hâlâ orada. Bu elbette bir filmin -popüler ifadeyle- “derdi” olmasına bir itiraz değil, sadece bu derdin, her zaman görünürdeki olmadığına dair küçük bir uyarı. Konuyu dağıtmadan, kısaca söylenirse, Avrupa ve dünya sinemasının merkezlerinden Berlin Film Festivali’nin bu yılki programında da çarpıcı güncel ve yakın tarihe ait konulara değinen dünyanın farklı yerlerinden çok sayıda filme rastlamak mümkündü.[3]

Genç Karl Marx’ın yönetmeni Raoul Peck’in bir filmi daha aynı festivaldeydi: Festivalden hemen sonra, sinemanın Yeni Dünya’daki Kabe’si Hollywood’da en iyi belgesel Oscar’ı için yarışan Ben Sizin Zenciniz Değilim (I Am Not Your Negro). Haitili yönetmen, ABD’deki siyahların durumuyla ilgili filminden önce de belgeseller çekmişti, yine yaşananlara dayanan kurmaca filmler, televizyon filmleri de. Haiti’nin yoksullarından Lumumba’ya, Ruanda soykırımından Documenta sergisine çeşitli konularda. Haiti’nin kapitalistleşmesini konu alan Kâr, Sadece Kâr! ya da Sınıf Mücadelesi Üzerine Nezaketsiz Düşünceler (Profit & Nothing But! Or Impolite Thoughts on the Class Struggle, 2001) kadar, Ruanda soykırımına dair etkileyici bir kurmaca film Kara Nisan (Sometimes in April, 2005) da bilgilendiriciydi. Sade mesajlar vermekte usta bir yönetmen olmuştu Peck.

Bu filmlerin çoğunun senaryosunda Pascal Bonitzer’in imzası bulunuyor, Genç Karl Marx’ta da olduğu gibi. Senaristliğinden önce sinema yazarlığıyla bilinen Bonitzer, Fransa sinemasının hocalarından denebilecek biri. Cahiers du Cinema editörlüğü, sinemaya dair yazıları, kalıpları yıkmasıyla bilinir. Senaryosunu yazdığı ve az sayıda da yönettiği film ise aynı etkiyi yapmadı. Genç Karl Marx için söylenebilecekler ne yazık ki fazlası değil.

Genç Karl Marx: Ateşli polemikler

Açılış sahnesinde, bakımsız kıyafetler içinde yoksul insanları ormanda görürüz. Yaşlılar gençler, kadınlar adamlar, yetişkinler çocuklar, dalları toplayıp kucaklamaya çalışmaktadır. At üstünde kırbaç şaklatarak gelen askerlerin sesi duyulduğunda ise nereye kaçacaklarını şaşırırlar. Çünkü yakalananlar dal toplamanın cezasını hayatlarıyla ödeyecektir.

Soyuttan somuta ilerleme ilkesini Marx’tan ödünç alacak olursak, bu girişin dönemin Avrupasının durumunu göstermek için kullanıldığı ortada. Yoksulluk, işsizlik, baskıcı iktidarları anlatan bir soyutlama. Kıtanın içinde olduğu devrimci kaynaşma bu soyutlamada yok, oysa filmin konusu onsuz eksik kalır. Filmin kahramanı arkasından gelen sahnelerde görünür. Coşkulu, kararlı, sabırsız, söyleyecek çok lafı olan bir genç adamdır Marx, ilk bakıştan itibaren. Hırslı görünür, kibirli de denebilir pekala. Karşısına çıkana haddini bildirme konusunda eline su döken olmaz. Ama genç, beş parasız ve galiba pek fazla insan tarafından ciddiye alınmayan biridir. Devrimci bir gazetede çalışarak ailesini geçindirmekte çok zorlanır ve film boyunca bu yoksulluk içinde aileyi geçindirme sorumluluğu sıkça yinelenecektir. Rheinische Zeitung hükümet tarafından kapatılınca, Alman-Fransız Yıllıkları için yazmaya başlar. Bunlar, Marx’ın düşüncesinin belli yolları ve durakları olarak anılmak yerine, hikâyede daha çok Karl adında genç bir hukuk doktorunun işyerleridir.

Film esasen, Marx ile Engels’in tanışmaları ve ardından yaşananlar üzerinde durur. Uzaktan tanışan ikili, önce karşılıklı atışır, hemen üzerine bu kez birbirlerini övmeye başlar. Kavgayla başlayıp kaynaşmayla süren ilişkileri tam filmlerdeki gibi ilerler, filmdeki birçok muhabbet gibi. Kahramanlarımız birbirlerini en iyi anlayan, pek de başkalarını beğenmeyen iki genç olarak, birlikte bir kitap yazmaya karar verirler. Kutsal Aile’nin ortaya çıkışıdır burada anlatılan ya da Eleştirel Eleştiri’nin Eleştirisi. Bu arada Marx ailesiyle oradan oraya sürülür,

Brüksel’den apar topar Paris’e, arada hayatlarının geri kalanını geçirecekleri Londra’ya. Sıkça işçi toplantılarında konuşmalar yapar, Proudhon, Bauer, Ruge, Weitling ile tartışır, fikirlerini yaygınlaştırmaya çalışırlar. Adiller Birliği’ne katılmaları, örgütün dönüşümü ve Komünist Manifesto’nun yazılışı ile Genç Karl Marx’ın sonuna gelinir. “Avrupa’da ne dolaşıyor deseydik?” “Hayalet olsun, hayalet iyidir.”

Peck ile Bonitzer, Marx’ın ve Engels’i ateşli polemikçiler olarak tasvir etmeye odaklanmış, sıkıcı ve bilge bir Marx portresi yerine böyle dinamik bir karakter çıkarmayı özellikle önemsemişler diye anlaşılıyor. Ama tartışmanın cazibesine fazla kapılmış olacaklar ki, çoğu kez lafın gediğine oturtulması, Marx’ın neyi savunduğunun da önüne geçebiliyor. Ya da yarım bırakıyor, çocukları çalıştıran bir patronla tartışmasındaki gibi.

Daha da ‘popüler’ mi olacak?

Diyaloglarda yapılan alıntılar, farklı metinleri birbirine karıştırıyor. Farklı bir bağlamda söylenen sözler, başka bir eserin içinden çekilmiş cümleler, arada ağızlardan dökülebiliyor. Her senaryo ister istemez kendi bağlamını oluşturmak için böyle uyarlamalar yapar. Genç Karl Marx ya bunda fazlaya kaçmış, ya da Marx ve Engels’in eserleri ve mücadeleleri iyi bilindiği için kolay göze çarpıyor. Biraz dikkatli bir incelemeyle, filmin gerçeğe uygunluktan uzaklaştığı sahneler ortaya çıkarılabilir.

Ama Genç Karl Marx’la ilgili asıl mesele, yaptığı soyutlamayla ilgili. Dünyaya meydan okuyan iki genç olarak Marx ve Engels’i, Avrupa’nın devrimle çalkalandığı bir dönemde anlatmak çok çarpıcı bir fikir. Anlatılan kısa bir zaman dilimi gibi duruyor ama 1844-45’ten 48’in başına kadar süren aralıkta çok şey oluyor, hem teorik tartışmalarda, hem eylemde. Böylece bir şeyler öne çıkıyor, bir şeyler haliyle geride kalıyor, bazı sözler, fikirler, tartışmalar özetleniyor vs. Yönetmen, Marx’ın “insani” yanına ağırlık vermek için özellikle mektupları temel aldıklarını söylüyor ama sanki apolitik, magazinsel ne varsa en çok o seçilmiş. Marx’ın fikirlerini olgunlaştırdığı ve yaydığı gazete, oluyor size, ücretini alamadığı işyeri. Ya da Engels işçi sınıfının durumu hakkındaki kitabını nasıl yazmıştı? Utangaç bir bakışla işaret edilen işçi sevgilisi sayesinde.

Filmdekiler, bir diyalog olarak geçen 11. tezin tersine, dünyayı değiştirmek üzere harekete geçen değil, dünyayı yorumlayan insanlar daha çok. Fikirlerini de eylemlerini de üstünkörü geçip sonuna 20. yüzyıldan kimi haber görüntüleri eklemek de, boşluğu hiç doldurmuyor. Hani, Marx’ın düşüncesi aslında ne kadar da etkiliydi demek için, ilgili ilgisiz bir sürü politikacıyı görmek gerekmez, etkinin aranacağı yer saraylar olsaydı bile.

Her fikir basitçe ifade edildiğinde bir takım özelliklerini kaybedecektir. Bu, Marx’ın düşüncesi özelinde çoğunlukla tersine çevirecek kadar işleri karıştırabilir, başından beri aktarıcıların yaptığı gibi. Sonunda, kendisine isnat edildiğini duysa saçını başını yolacağı “ekonomi hayatı belirler” ya da “Herkes zıddını sever” gibi uydurma formüllerin, Marx’ın hakiki fikirlerinden daha yaygın dahi olması karşısında dikkatli olmak gerekiyor. Ya da bu film karşılarına çıksaydı mesela, hiç affederler miydi, yoksa ne burjuva film olduğundan mı bahsederlerdi?

Filmin festivaldeki gösterimlerinde, büyük salonlar tamamen doldu, hem de seyircilerin çoğunluğunu gençlerin oluşturduğu, çıkışında uzun tartışmaların yaşandığı görünüyordu. Marx’la daha fazla kişiyi tanıştıran, aşinalığı artıran örneklere, basit ve yüzeysel dahi olsalar, giderek daha fazla rastlayacağımızı tahmin edebiliriz. Tam herkesin bahsedip ne olduğunu kimsenin bilmediği komünizm için, Manifesto’da kullandıkları ifade gibi; bir hayalet olarak. Marx’ın hayaletinin sinema perdesindeki popülerliği belki henüz başlıyor olabilir. 19. yüzyıl Londrasının göğünü kaplayan kara duman gibi, zaten hiç gitmedi.

[1] Ya da Fatih Özgüven’in Tereddüt hakkındaki yazısında Türkiye sinemasında bir tür için kullandığı ifadeyle “haklılık sineması”. http://www.ekranella.com/haber/haklilik-sinemasi

[2] Konuşanı var ki adının “seksi” olduğunu öğreniyoruz: “Festival camiasında yapımcıların ‘seksi’ diye bir tanımı vardır. İlgi çekici, festivalcilerin seveceği konulara dair kullanılıyor.” (Kıvanç Sezer, http://www.gazeteduvar.com.tr/sinema/2016/12/04/babamin-kanatlari-kurt-iscinin-filmi/)

[3] Genç Karl Marx’ın gala yaptığı günlerde, Çinli yönetmen Quan’an Wang’ın yeni bir Marx filmi çekmeye hazırlandığı haberi düştü. Büyük bütçeli bir Avrupa yapımı olarak çekilecek filmin, muhtemel adıyla Karl Marx: Son Yolculuk’un, 2018’de Marx’ın 200. doğumgününe yetişmesi planlanıyor. Başrolü üstlenen Alman oyuncu Mario Adorf, filmin hikâyesini Marx’ın 1882’de Cezayir ve Fransa’ya yaptığı geziye dayanarak yazmış. Marx da nereden çıktı diye soran olursa diye, yönetmen Wang şöyle diyor: “Hikâye güncel olarak hâlâ geçerli. Ayrıca 19. yüzyıl Londra’sının dumanlı havası bugünün Beijing’ine paralel.” http://variety.com/2017/film/asia/wang-quanan-mario-adorf-karl-marx-last-journey-1201985139/