1806’da Hegel Prusya’nın Jena kentinde “Tinin Fenemolojisi”ni yazarken, diğer Alman romantikleri gibi, iktidara gelişini heyecanla karşıladığı ve “dünya tininin cisimleşmiş ifadesi” olarak gördüğü Napolyon, ordusuyla bu üniversite şehrinde zuhur eder. Ona böylesine paye yükleyen filozof, elyazmalarını toplayarak kenti terk etmek zorunda kalır. Oysa kendisini, kendi yarattığı doğada ve tarihte açan kendinde tin’in yani aklın, kendisini gerçekleştirdiği dünyasal serüvenini tamamlamak suretiyle mutlak bütünlüğe nasıl ulaşacağını analiz etmekteydi. Hegel’in tini Doğudan başlayarak Batıya doğru ilerleyen uygarlık sürecinde özbilincini, tarihin ve felsefenin sonunu da getirmek üzere gerçekleştirecekti. Napolyon’u da, kendi istencini dünya yüzünde, tarihte ve şimdide gerçekleştiren ve nihayet özbilincine ulaşan tinsel eylemin bir karşılığı olarak görüyordu.

“Tinin cisimleşmiş ifadesi” Napolyon, Hegel’in düşünce sistemiyle, yine Alman romantiklerinden Schiller’in sevdiği bir tabirle Hegel’e “oyun” oynamış gibi görünüyordu ama savaşın yıkımı Prusya’nın kendine özgü geç gelişen kapitalizmini şahlandırmanın vesilesi de oldu. O zaman Hegel, Prusya kapitalizminin bu baş döndürücü gelişimi karşısında Tarihin Sonu’nu ilan edebilirdi. Uygarlık ve tarih umulan düzeyine, tinin dünyadaki istencini gerçekleştirmek için tarih içinde ilerlediği yolculuğunun sonuna Prusya’daki kalkınma sırasında, sayesinde gelmişti. Bu, bütün sıkıntıların kaynağı olarak ruhu, kültürü, dini ve maneviyatın altını oyduğunu düşündükleri Aydınlanma rasyonalitesini gören ve Prusya kapitalizminin doğum sancılarını sona erdirecek bir devrimci kesintiden yoksunluk haliyle, kendi çocuklarının başını giyotinle yiyen bir devrimden soğumuş olmanın arasında, iç sıkıntısı ve melankoli ile yaşayan entelektüellerin Alman değerlerinden yola çıkarak şiirsel bir evrensel fikir yaratma mücadelesinin de ödülüydü.

Hegel’in tarih felsefesinde ulaştığı “ussal olanın meşru, meşru olanın ussal” olduğu yargısı Prusya monarşisinin iktidarını onaylamaktan başka bir anlama gelmiyordu ama iç pazarlarını birleştiremediği için bir türlü derlenip toparlanamayan parçalı Alman kapitalizminin sancılı gelişimini geçmişle gelecek arasında sıkışarak yaşayan entelektüelin yaralı ruh hali için de pansuman gibiydi. Alman Ortaçağından öyküler, şarkılar toplayarak, yeni bir mitoloji yaratarak Aydınlanma akılcılığına karşı manadaki gizemi, sıkıcı şimdide gizil sonsuzluğu yücelten ve nihayet aradığını sanatta-şiirde bulacağını düşünen romantizm Hegel’i Hegel de romantizmi beslemişti. Şiiri ve dili bir sığınak haline getirdikten sonra insanı da Tanrı katına yükselten Schiller, Novalis, Fichte, Schlegel kardeşler gibi şahsiyetlerin olduğu Jena’nın entelektüel ahalisi akıl ile duygu arasında zoraki birliği sabırla kurmaya çalışırken bu hazin maceranın sonunda dönüp dolaşıp ‘şimdi’de nefeslenir olmuşlardı.

Aydınlanma hiç ilerlemez gibi görünen tarih hakkındaki geleneksel düşünceyi ve insan eyleminin önceden belirlenmişliğini kanıtlamakla uğraşan dinsel literatürün egemenliğini sarsmış; Fransız Devrimi de tarihte ancak insan eliyle ve eylemiyle gerçekleşebilecek olağanüstü kesintilerin, değişimin ve bu eylemin sonuçlarına ilişkin tasarımların yine insan tarafından yapılabileceğini kanıtlamıştı. Sadece şeylerin değil aynı zamanda şeylerin kendisine ve düzenine ilişkin algının ve anlamın da değişebildiği, değerlerin sabitsizleştiği ve nihayet geleceğe dair fikirlerin ütopya kılığında ortaya çıkıp toplumsallaşabildiği bir zeminin kuruluşuydu bu.

Bu boşlukta, önceden tarihi hiçbir yere gitmeyen yan yana sıralanmış olgular dizisi olarak gören metafizik zihin, Hegel’in de katkısıyla tarihin ancak seçilmiş olguların “hareketinin” anlaşılması sayesinde yazılabileceği bir anlamlandırma düzeyine sıçradı. Öncesi ve sonrası olmayan kavşaklar, devrimler, çöküşler, yükselişlerin sonrasız bir şimdiyi gerekçelendiren referanslar haline gelmesi Fransız Devrimiyle terbiye edilmiş metafiziğin medeni halidir. Bu düzeydeki metafiziğin, tarihsel dönüm noktalarında verdiği son ve başlangıç ilanları, amentüsü ilerleme olan Aydınlanmadan ve 1789 Devriminden, ilerlemenin gelişmeyle yer değiştirdiği teknolojik yorumun miras edinilmesinin sonucu olarak belirir. Hegel aklın tarihsel ereğini tamamlama sürecini Prusya kapitalizminin atağında görürken sonrakiler de her son ilanıyla mevcudu onaylamaya devam etmişlerdi.

Sonradan, aklın “sekülerleşerek” dünyevi ilerlemenin kaynağı ve aracı haline geldiği 20. yüzyılda “maddeciliğin zafer geçidi akılcı itirazlarla doldurulacak gibi değildi, bu maddeciliğe özel bir metafizik, ilerlemeye olan inanç karıştığı için. Bu inancın öğrettiğine göre şeyleri ve yaşamı temel bileşenlerine inerek çözümlersek doğanın işletme sırrını keşfederiz. Her şeyin nasıl yapılmış olduğunu ortaya çıkarırsak, bunun taklidini yapacak durumda oluruz. Platon’un ‘idealar’ına, Descartes’in ‘Cogito’suna, Fichte’nin ‘ben’ine ve Hegel’in tinine ihtiyaç kalmamıştır” alt metnini oluşturan teknolojist gelişme karşısında Nietzsche Tanrı’nın öldüğünü ilan ederek, Us ile dünyevi olanı uzlaştırmaya çalışırken kendi ülkesindeki bir durakta kalan Hegel’in düşüncesinin paradoksal ama mantıksal sonucuna da işaret etmişti.

Hegel’in mevcudu yücelten metafiziği, kendisine hiçbir zaman bir son biçilemeyecek biçimde, zaman içinde çeşitli varyasyonlarla yeniden ortaya çıksa da gidebildiği yere kadar Hegel’in tanrısının ölüm ilanını veren Nietsche ile gitmişti.

Metafiziğin terbiyesi

Hegel’in sisteminden sadece Nietzsche’ci bir hiçlik ve yokluk çıkmadı. İnsana fragmanlara ayrılmış olarak görünen doğa ve tarihi, zihinde anlamlı bir bütünlük halinde yeniden kurmaya çalışırken diyalektikten yardım alan metafiziğin yine de baş aşağı görmekten kurtulamadığı dünyayı Hegel’in düşüncesini ayakları üstüne dikerek açıklayan Marx ve Engels oldu. Toplumun bir yanda üretim araçlarının mülkiyetine sahip diğer yanda emeğini satarak geçinmek zorunda kalan iki sınıfa bölünmüşlüğü sürdüğü sürece bütünleşemeyeceğini, bu süreçte ‘kendisinde insanlığın yitirildiği proletarya devlet cihazını parçalayıp üretim araçlarına el koymadığı sürece bu bütünlük iddiasının kapitalizmde bir hayal olduğunu söylemişlerdi. Evrensel bütünlük ancak sömürücülerin ve sömürülenlerin olmadığı bir dünyada mümkündü ve bunu gerçekleştirecek özne yani proletarya bütün dünyada bu tarihsel görevini yerine getirdiği zaman ancak, kendisiyle birlikte bütün sınıfların, ayrıcalıkların sonunu getirdiği gibi felsefenin de sonu görünecekti. İnsanın özgürlükler çağına geçtiği bu eşik kendisinden önceki bütün tarihin de tarih öncesi olarak adlandırılmasını hak ediyordu. Tarih, kendisini doğada açımlayan tinin hareketinin değil sınıf mücadelelerinin ürünüydü.

Marx ve Engels’te insan bilincinin ulaştığı düzey, kendisinden önceki düşüncenin de Hegel’in kendisinin de sınıfsal bir bakış açısıyla yeniden okunmasını mümkün kılan, tarihin ancak sınıfsal parçalanmışlığın ekseninde analiz edilebileceği ve daha önemlisi geleceğin de ‘evrensel bütünlüğü’ kurmaya aday ‘evrensel’ öznenin, proletaryanın sınıf mücadelesi ile inşa edilebileceğinin altını çizen diyalektik materyalizmin praksisiydi. 1848 devrimleri, 1871 Paris Komünü, 1905-1917 Ekim Devrimi ve 20. yüzyılın diğer devrimleriyle haklı çıkan ve dünya proletaryasının iradesi ve eyleminde sınanan diyalektik ve tarihsel materyalizmin insan düşüncesinde yarattığı muazzam etki, ilerlemeci metafiziğin çaptan düşmesi anlamına gelir ama bu, sona erdiği anlamına gelmez.

Daniel Bell, 50’lerin sonunda, daha dünya burjuvazisinin eylemli ve örgütlü işçi sınıfı ile bir tür “sözleşme” kapsamında hayata geçirdiği, kapitalizmin can acıtıcı sonuçlarını törpüleyerek proletaryanın iktidar mücadelesini gereksizleştirmeye yönelik statü düzenlemeleri biçiminde tezahür eden yeni paradigmasını, yani Sosyal Devleti henüz kurumsallaştırmaya başladığı bir dönemde yazdığı “İdeolojinin Sonu” kitabıyla yine bir son ilanı verir. ABD’de sınıf yapılarındaki değişimlere, teknolojik gelişmenin düzeyine işaret ederek ortaya attığı iddiasıyla sınıf mücadelelerinin çağının bittiğini duyurur.

Sadece ütopyacı bir sistemin reddine odaklanmadığını bugünkü sistemi de eleştirdiğini ileri sürdüğü kitabında Bell, beyaz yakalıların sayısındaki artışın proletaryanın sınırlarını esnettiğini, Refah Toplumu uygulamalarının da sınıf çelişkilerini yatıştırdığını iddia eder. 2. Savaşta yenilgiye uğramış faşizmin yanı sıra sınıf mücadelelerini teşvik eden komünizmin de çöktüğünü söyler. Feuerbach’ın sistemini özetlediği “Dünya tarihinin tamamı ilerici bir aydınlanma tarihidir ve eğer nihayet Hıristiyanlıkta Tanrı dar görüşlü bir ilahtan evrensel bir soyutlamaya dönüştürülebilirse yabancılaşma ve insanın özünden uzaklaşması radikal araçlarını kullanan eleştirinin rolü, teolojinin yerine antropolojiyi, tanrının yerine insanı koymak olacaktır. Felsefe hayata yönlendirilmeli, insan soyutlamaların hayaletinden kurtarılmalı…” cümlesinin yanına, bir soyutlama düzeyinde ideolojiyi de ekleyerek insanın Tanrıyla olduğu gibi, Tanrısal mertebeye yükseltilmiş, zihnin spekülatif bir buluşu olan ideolojilerle de bağını kopardığını iddia eder.

Bell böylece aslında 1950’ler sonrası soğuk savaş dönemi kapitalizminin temennisine tercüman olmuştu. Gerçekte Marx’ın sınıfsal çıkarlara tekabül eden ve davranış, düşünce ve duygu süreçlerini şekillendirerek insan tutumuna yön verdiğini söylediği ideolojinin sonunun geldiği tespiti esasen, sınıflar üstü bir uzlaşma zemini olduğu iddiasını hiçbir zaman yitirmemiş olan liberalizmin, özelde de Amerikan liberalizminin zaferinin erken ilanıdır. Bell’in 1950’lerde dondurduğu resimde yer alan, sınıf mücadelesinin yatıştığına dair spekülatif tespit sayesinde odağa yerleşen kapitalizmin teknolojik hareketidir.

19. yüzyıl liberallerinin fragmanlı bir dünyada “evrensel bütün”ü kurmaya çalışan düşünürlerinin yolun sonunda kapitalizmin o zamanki halini ilerlemenin son düzeyi olarak tespit etmesiyle Bell’in fikri arasında ancak aktüel gerekçelerin sırlanışı kadar bir farkla ortaya çıkan tutku; Hegel’in doğudan yükseldiğini söylediği ışığın, artık, Fukuyama’nın bağımlı, sömürge ülkelerin Amerikan kapitalizmine yetişebilmek için verdiği kalkınma mücadelelerine esin kaynağı olan Batı’nın semasından ışınlarını saçmaya başladığını ima ettiği zaman tatmin olacaktır. Bu, bütün dünyanın artık liberal bir “evrensel” ilkede birleştiği iddiasıdır. Nietsche’nin öldüğünü iddia ettiği Tanrı liberalizm kılığında, el yapımı bir malzeme olarak reenkarnasyona maruz kalmıştır; “Mutlu gelecekçi düşlerin yitimi” içindeki, apokaliptik tezlerin etkisinden azade, ihtirazsız refah toplumu kalıntısı insanı, imtiyazlı bir birey olarak dünyanın geri kalmış bölgelerindeki nüfusun ideası olarak Bell’in, bu kadar uyuştuktan sonra işçi sınıfına sahip olduklarının artık fazla olduğunu söyleyen Fukuyama’nın ülkesinde hazırdır.

Sürünün çığlığı

ABD’nin Ortadoğu uzmanı Francis Fukuyama 1990’larda tarihin sonunu ilan ettiğinde şöyle yazar: “Monarşi ve aristokrasiden teokrasiye yüzyılımızın faşist ve komünist diktatörlüklerine kadar insan tarihinde var olmuş bir yığın hükümet biçimi arasında 20. yüzyılın sonunda ayakta kalmayı başaran yalnızca liberal demokrasi olmuştur. Ama zafer kazanan liberal uygulamadan çok, liberal fikir olmuştur. Başka bir deyişle bugün dünyanın çok büyük bir bölümünde liberal demokrasiye gerçek bir alternatif oluşturabilecek evrensel geçerlilik iddiasında bir ideoloji ve halk egemenliğinden başka bir evrensel meşruiyet ilkesi yoktur. Çeşitli biçimleriyle monarşi yirminci yüzyılın başında ortadan kalktı, bugüne kadar liberal demokrasinin en önemli rakipleri olan faşizm ve komünizm kendi kendilerini itibarsızlaştırdılar. Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir”

90’lı yılların başında Fukuyama “Tarihin Sonu ve Son İnsan” kitabında liberal demokrasinin erdemlerini sıralamaya başladığında memurluğunu yaptığı, kapitalizmin amiral gemilerinde (ABD ve AB) tıpkı onun vurguladığı gibi refah toplumunda insan haklarına dahil edilmiş olan ve bu dahilde işçi sınıfının, kadınların ve diğer ezilenlerin büyük payının olduğu temel haklar ve özgürlüklerin nasıl tasfiye edileceği ve 1789’dan hemen sonraki sınıf mücadelelerinin tashihinden geçmemiş bildirgenin içeriğine nasıl dönülebileceği planlanmaktaydı. İkinci, üçüncü kuşak insan haklarını özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganının kapsama alanına zorla sokan emekçiler, daha yaşanabilir ve kurallı kıldıkları kapitalizmin giderek kuralsızlaştığına tanık olmaktaydılar. 1984’te “toplum yoktur birey vardır” gibi tarihe geçen bir sözün mucidi Theatcher’in kelle vergisi uygulamasıyla başlayan, 1995’te Fransız işçilerini aylarca meydanlara döken Juppe Planıyla devam eden neoliberal saldırı, -ki içeriğinde; güvenli ve güvenceli bir hayat vaadini hiçe sayıyor, yaşam standardını düşürüyor ve kazanılmış bütün hakları tasfiyeye yöneliyordu- refah toplumu sözleşmesini rafa kaldırırken aynı zamanda artık hiçbir şeyin talep edilemez olduğu bir dünyanın inşası için yeni düzenlemeler de yapmaya başlamıştı. İşin, iş zamanının esnekleştirilmesi, emek örgütlerinin dağıtılması ve toplumun yeniden, yalnız bireyler toplamına indirgenmesi eşliğinde gelişen süreç, Fukuyama’nın iddia ettiği gibi liberalizmin evrensel ilkesinde birleşmiş bir dünyanın kuruluşuna doğru değil, aslında giderek, dikiş tutmayacak kadar geniş söküklerle parçalanmanın hız kazandığı bir noktaya ilerliyordu.

Evrensel bütünün kurulması bir fikri soyutlamadan her zaman daha fazlası olmuştu ama artık açıkça kapitalizmin yeryüzünün her karışını fethetmesi anlamına geldiğinin, sermayenin tam hâkimiyeti ve nüfuzun paylaşılması demek olduğunun açıkça belirginleştiği zaman, Tarihin Sonuna not düşen Fukuyama’nın liberalizmin merkezinden yaydığı ışıkla aydınlanan doğusunda, önce Afganistan sonra da Irak işgal edildi. Bu tabii ki onun “liberal demokrasi”sine gerçek bir alternatif oluşturabilecek itirazların sesinin çok fazla yükselemediği bir zamanda ortaya çıkmıştı. Boş bulunan meydanda, kendisini terbiye edecek bir sınıf mücadelesinin yokluğunda faşizmle arasındaki utaç duvarını rahatlıkla yerle bir eden liberal tahayyülün kendisine üretebildiği yegane alternatif IŞİD vb. karanlık öznelerdi. 2011 Arap ayaklanmaları da “alternatifsiz” bir liberalizm tarafından yerinde ezildikten sonra Liberalizmin ışığı Suriye’de dehşeti yöneten IŞİD ve El kaide benzerleriyle Ortadoğu’yu “aydınlatmaya devam etti!

Faşizm geçmişte de liberal ülkelerin bağrından çıkmıştı aslında. Liberal demokrasinin varlık koşulu olarak, kitlelerin apolitikleştirilmesi pahasına tıkır tıkır işletmeye çalıştığı genel oy esaslı sistemin cilvesi olarak, iktidara sokaktan terörden olduğu kadar sandıktan da yükselen Hitler’in eski liberal burjuvalardan aldığı destek ile, 2. Savaş sonrasında eski faşist kadroların ABD’nin siyasal inşasında elverişli birer ganimet olarak kullanılması bir tesadüf değildir. Liberalizmi ehlileştiren halk mücadelelerinin eksikliği koşulunda liberalizmin öteki aslına rücu ettiğinin sayısız örnekleri vardır. Bugün yaşanan süreç de Fukuyama’nın müjdesine rağmen, siyasal liberalizme teveccüh etmek zorunda kalmayan kapitalizmin giderek dünya emekçilerinde biriken tepkiyi kanalize edebilecek neofaşist oluşumlara zemin açmasıyla gelişiyor. Burjuva memur-ideolog bir kürsüden “Şimdiki dünyamızdan hem esastan farklı hem de daha iyi bir dünya tahayyül edebilmek mümkün değildir” diye vaaz etmişken oluyor bunlar.

Fukuyama ile birlikte sanatın, felsefenin, kültürün, avangardın, ulus devletin, sınıfın sonunun geldiğini ilan eden, iyimser bir sözcük kullanmak gerekirse naif entelektüeller, Aydınlanma, Fransız Devrimi ve sosyalizmin toplam ve diyalektik kazanımlarını, postmodern spekülatif teorilerinin dişlilerinde öğütmeye başlayarak az çok rasyonel esaslarla dönen, kurallı ve talebin etkili bir düzenleyici olduğu dünyanın irrasyonel bir zemine gerilemesine çanak da tuttular. Tarihin Fukuyama tarafından dondurulduğu nokta, insanın kötülüğe karşı savunmasız kalışına eşlik eden kapitalist bir saldırganlıktır. Liberal esrikleşme bunun üstünü örter.

Ranciere “Siyasal’ın Kıyısı”nda kitabında parçalı bir toplumu bütünleştirme iddiasındaki demokrasinin karşıtına nasıl dönüşebileceğini Aristo ve Platon’dan başlamak üzere spekülatif kanıtlarını toplar. “Siyaset sanatı siyasal olanı ortadan kaldırma sanatı, bir şeyi kendisinden çıkarma işlemidir bu” diye yazar Ranciere. İlkçağ felsefesi zenginlerle fakirler arasındaki çatışmaları çözmek için bir “orta yer” üzerine kafa yormuştu. Önemli olan bu çatışmalı Demos’un çelişkisiz bir biçimde “Bir”in yasasının altına alınmasıydı.

Aristo metafiziğinin orta yer diye tarif ettiği siyasal buluşma alanı “demosun gücünü demosun çalkantılarından ve bizzat demostan ayrı bir yere koymayı görev edinir. Bunu da “çokluğun huzur bozucu duygularını alanda polimerleştirerek yapar. “Siyaset sanatının yani kendi gerçekleşimini kendi sonunun yanı başında, mükemmelliğe erişini de kendi uçurumunun kıyısında tutan en eski işi de depolizasyondur” diye yazar Ranciere. Siyasal merkezi ele geçirmeyi hedefleyen ihtirasların birleşmesinin engellenmesidir bu. Aynı zamanda demokrasinin temsil ve tarafsızlık miti eşliğinde dışlamanın gerçekleştiği andır. Burası arkaik olanın, her türlü yargıdan önce gelen açık nefretin; ırkçılığın, sürünün çığlığının duyulmaya başlandığı yerdir. Siyaset alanında yönetici elit ile halk arasında, genel oy demokrasisinde ortaya çıkan talep-vaat diyalektiğinin asimetrisi kurulurken “Bölünmenin toplumsal kaynağını, zenginler ile fakirlerin savaşını toprağa gömdük, denilen yerde, dışlayıcı Bir’in ihtirasının tırmandığı görülmektedir. Bu durumda siyaset sanatı bir başka parçalanmayla karşı karşıya kalmaktadır: bu sefer zenginlik farkı ya da mevki için çatışmadan değil nefretin birleştirici gücüne dayanan belli bir birlik tutkusundan doğan kökten bir parçalanma…” der Ranciere.

“Metafizik denen kadim ve genç ihanet”in şimdiyi yüceltmesi, demek ki hep bir egemen sınıf siyasetine tekabül etmektedir. Halk sınıflarından gelen talep zorlamasından, gelecek tahayyülünü gerçekleştirme adına süren “fakirler”in kavgasından, sınıf mücadelesinin tehdidinden her sağlam çıkışında zaferini şenlikle kutlamanın bildik ideolojik yolu olarak son durak saptaması, kurulu düzenin bekası için kitlelere bir apolitikleşme çağrısıdır. kendisini restore ederken insan topluluğundan koro halinde çıkacak sürü çığlığına alan açmak için kullanılan tarihsel bir anahtar.

Fredric Jameson sığlık olarak adlandırdığı “son” ilanları için: “Bu tür teorilerin endüstriyel üretimin önceliğine ve sınıf mücadelesinin her yerde mevcut olmasına göre işlemediğini ortaya koymak gibi bariz bir ideolojik görevleri var” diyor.

Oysa tarihsel ve aktüel olayların diyalektiği, sınıflar arasındaki güç ilişkilerinin dönemlere göre değişen, özel ideolojik formasyonlara açık olduğunu gösterir. Bugün dışlayıcı kapitalizmin bir ürünü olarak yükselen sağ popülizm ve faşist hareketlerin halk tepkilerini absorbe edebilmesi ve sistemin geleceğinin kitlesel manivelası olması için güçlendirildiği, bu genişleyen paranteze dahil olmayan, geçmiş kazanımların kaybolmasına direnen kesimlerin bir nefretin nesnesi olarak yeniden konumlandırıldığı halk oyu düzeninin, şanını halkın rötuşlarına borçlu geçmiş ve eski liberalizmin zaferi olduğundan söz etmek mümkün değildir. Fransız Devrimi sonrası liberalizm ve Refah Toplumu liberalizmi ile Fukuyama’nın Batıdan ışıldayan liberalizmi arasında sınıf mücadelelerinin düzeyi ile ölçülen bir fark vardır.

Immanuel Wallerstein’ın Berlin Duvarının altında kalanın sadece Sovyet sistemi değil aynı zamanda liberalizm olduğu tespiti çoktan doğrulanmış sayılır. Talep kitlelerinin bölündüğü, önemli bir kesiminde gelecek tahayyülünün kaybedilmiş bir geçmiş nostaljisine dönüştürüldüğü böyle bir zamanda, organik entelektüellerinin yardımıyla kendi geçmiş bütünlük iddiasına postmodern parçalama eylemiyle son vermeye yeltenen şimdi adına hâlâ liberal demokrasi denen kurumun, bir vakitler arasına sınır koymak veya antitezi olduğunu iddia etmek için uğraştığı faşizmin kapısını yeniden çalıyor olması tarihsel bir ironidir kuşkusuz. Ama diyalektik materyalist bir tanımlama yapmak gerekirse eşyanın tabiatına da uygundur. Çünkü Fukuyama’nın “insan evriminin son noktası” dediği kapitalist demokrasi Aristo ve Platon’un kafa yorduğu, parçaların “Bir”e nasıl tabi kılınacağı meselesini tartışma düzeyine, itaatin arkaik referanslarına; sürünün çığlığından gönenme hırsına geri dönmüştür.

Proletaryanın kendisinde yitirilmiş insanlığı geri kazanarak tarih öncesine ve kapitalizmin serbest rekabetçi dönemindeki temel paradigması kapsamında ilerleme iddiasını, aydınlanma fikrini ve insanlık için imkânsız ortak ütopyasını bile yitirmiş liberalizmin gerçekten “son”unu ilan edecek yeni bir devrime kadar böyledir bu.