HÜSEYİN KÖSE: İNTİKAMCI YIKIMIN MARAZİ ESTETİĞİ: ‘SOĞUK SAVAŞ’

Yaşadığımız bu gezegen nereden geliyordu,
her dakika otuz çocuğun açlıktan ya da hastalıktan
ölmesi için her dakika silahlara bir milyon dolar harcayıp
hiçbir ceza görmeyen bu dünya nereden geliyordu?
                                                           Eduardo Galeano

İster bireysel, ister kolektif olsun, uğursuz zanların beklenmedik yıldırımlarıyla sersemletilmiş ‘öteki’ler, en yalın ifadeyle ‘asgari’ insanlar, hasmane bilincimizin dışlayıcı pratiğinin bitli pireli tarafıdır. Bu anlamda tutarlı, bütünlüklü ve sağlam bir ben ve/veya ‘biz’in koşulsuz buyruğu bu öteki yarının şeytanlaştırılmasına bağlıdır hep. ‘İç’i ‘dış’tan ayırmadan, kapısının dışına ‘medeni’ şiddet tuzakları döşemeden, dış bir tehditle güdülenmeden kendi iç tutarlılığını ve bütünlüğünü, dahası varoluş vehmini tesis edemeyen toplumlar kötülüğün kaynağı sorununa “oskarlık” katkılarda bulunmuşlardır bu yüzden. Bu öylesine taammüden ve iblisane bir gayrettir ki, gayrısı olmadan aynısına güç yetiremediği gibi, marazi düşüncesinin vahametinden mütevellit vahalar, türlü vahabilikler peydahlamıştır. 50’lerde Küba’dır bu vahanın dip çukuru, 70’lerde Ho Chi Minh ve Vietnam. 90’larda Kuveyt’e karşı sonu gelmez şeytani numaralarıyla Saddam’ı çıkarır karşımıza, sonraki yıllar Saddam’a karşı İran’ı. Bir zamanlar ABD’ye karşı tüm Latin Amerika’dır düşman, günümüzde cümle Araplar ve Afganistan… Yeni milenyumla birlikte ise esmer ve koyu tenli, sarı ve soluk benizli, sıska ve çekik gözlü ne kadar insan varsa hepsi… Küresel tiyatronun baş efendisinin işaret parmağıyla homurdanarak işaret ettiği herkes cenderenin içindedir vesselam! Kendisi de ulu ve engin bir vicdan olan Eduardo Galeano, en dokunaklı ve hüzünlü anlatılarıyla mükemmelen ifşa etmiştir bu tiyatroda tezgâhlanan tüm kirli senaryoları. Kötülüğün marazi estetiğinin inşasına seferber edilmiş hafriyatı o denli aleni ve her yerdeliğiyle maruftur ki, zahmet edilip planlanmasına, türlü hamlelerle yaratılmasına, hatta düşünülmesine bile lüzum yoktur. Ufacık bir ima bile yeterlidir bu habis niyeti açık etmeye; nitekim şerri ihbar eden kodlar, birtakım kalıp yargılar, yerleşik zanlar, zaten ezbere edinildiği için ezbere terennüm edilmeye devam eden fikirler ve hazır terkiplerin içinden üretilir. Bu nedenle, normalliğe karşı anormal, ahlakça yüksek olana karşı edepsiz, faşiste karşı komünist, heteroseksüel karşısında homoseksüel, yerleşik karşısında yabancı, inançlı karşısında ateist, vb. olunur ve liste böylece uzayıp gider. Hal böyle olunca, diğerleriyle aramızdaki uyum ve insanca yakınlık fikri de hoşgörü eşiğinin türlü suiistimaller, zan ve suizanlarla aşındırılmış zemininde Levinas’ın formüle ettiği biçimiyle “benim ötekine tutsaklığım” olmaktan çıkar artık, daha çok menfur bir uzaklığın husumetine dönüşür. Temelde olup biten şey de budur; indirgenemez bir mesafenin biricik acı mahsulü olarak, yan yana gelememe, empati kuramama, birbirini anlayamama, başka bir deyişle, “karşılaşma yetilerindeki körelme”, Debord’un dediği gibi. Kim bilir belki de belli bir uzaklığın dolaysız ürünü olan bir kördüğümle mesafelenmiştir insanlar birbirine. İşte Hollywood sinema endüstrisi de ezelden beri farklı ırklar, hayatlar, ideolojiler, fikirler, etnik ve sosyal kökenler arasında bu tür bir mesafe yaratmanın kültürel silahlarından birisidir.

Gerçekten de öyledir; Hollywood adlı kültürel metalar endüstrisi, bir tür arzular, tutkular, masallar, rüyalar, Schmid’çi açıdan söylersek, “hasar görmez hayat fikri” imalatçısı olarak, uluslararası jeopolitik düzenin intikamcı yıkım estetiğinin kıdemli aktörlerinden olagelmiştir hep. Merkez üssü küresel kapitalist dünya tasavvurunun ödün vermez ve sarsılmaz doruklarıdır; bu küresel ölçekli rıza üretimi aygıtının zihinlerde tuttuğu ulu irtifa yalnızca hatırı sayılır bir üretim ve tüketim döngüsüne değil, kadiri mutlak bir inzibati denetime de her dilde kusursuzca yataklık eder. Dahası, şu ana kadar icat edilmiş en etkin zihin denetim araçlarındandır. Gerektiğinde “insanlardan eşya yapmanın” da, siyasi ve beşeri coğrafyanın her köşesine ölümcül nifak tohumları serpmenin de, farklı ülke halklarını birbirine düşman ederek ortalığı birbirine katmanın da, güçsüz toplum kesimlerine ve sosyal sınıflara karşı hunharca pusuya yatmanın da sağlamlığı yüzlerce kez denenmiş karanlığıdır. Ezcümle, olanca şişkin sermayesine, onca pahalı stüdyo ve platolarına, dünyaca ünlü yıldızlarına ve Mattelart’ın veciz adlandırmasıyla “beyin iğfal şebekesi” gibi işleyen reklamlarına rağmen, bir türlü “kendi karanlığından yıldız doğuramamış” bir sınırsız yüzeysellikler, yüzeyi alımlı mozaikler çağının cilalı retoriği…

Elbette bu göz alıcı uygarlığın kurguladığı entrikaların bir bölüğünün uğursuz geri dönüşü ihtimali için de arada sırada ödediği kusursuz bir diyet vardır; adına bağımsız, yeraltı, deneysel, vb. denilen ve özünde muhalif kesimleri ve ana akım sinemasal fikriyata karşı öfkelenmişleri yumuşatma amacıyla tertiplenmiş, Adorno ve Horkheimer’ın veciz bir biçimde “hesaplanmış aykırılıklar” diye adlandırdıkları incelikli bir tezgâhtan müteşekkil, müstesna bir tertibat… Dahası, Hollywood ve onun reflekslerinin hızına yetişmeye çalışan muadillerinin -Avrupa sineması ve benzerleri örneğin- el attığı ne varsa daha buharlaşamadan katılaşmakta hemen. Son günlerin küresel yayılımlı, AVM ambiyanslı konforlu sinema salonlarında dolaşıma sokulan film hararetinin her yerde ansızın ‘soğuk savaş’a evrilmesi de bu yüzden olsa gerektir.

Şu bir vakıadır ki, dünyanın her yerinde madun ve mazlum kitlelerin, güçlü sınıf ve grupların liberal politikalarının kaybedeni olmamak için ödedikleri bedel, kültürel ve simgesel alanı zapturapt altında tutmak suretiyle toplumsal dünyayı çoğunlukçu değerler lehine yeniden biçimlendirmelerine yardım etmek olmuştur hep. Adorno ve Horkheimer’ın ünlü Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserlerinde mükemmelen betimledikleri gibi, mevzuu “yönetilenlerin, yönetenlerce kendilerine dayatılan ahlakı onlardan daha fazla ciddiye almalarıyla” ilgilidir.  Söz konusu ‘minima moralia’nın muhtevası ise hikmetinden sual olunmaz değerlerle yüklüdür. Militarist ve seksist milliyetçilik, hırslı ve saldırgan bireycilik, savaş çığırtkanlığından beslenen küresel ekonomi, her geçen gün etki alanı daha da genişleyen muhafazakârlık, iş dünyası normlarının öz sorumluluk ilkesinin –dolayısıyla öz sömürünün- ardına ustaca gizleyerek pazarladığı vahşi ve acımasız rekabet, bastırılmış insanlığı tüketimle rahatlatmaya çalışan namlı yaşam standardı aldatmacası, vb.

Ortalama insandan beklenen de, bu değerlere sorgulamaksızın itaattir. Küresel sinema endüstrisinin klasik westernlerden suç ve gangster filmlerine, korku türünden bilim kurgu ve fantastik maceraya kadar, sistemin “biz” ve “onlar” biçimindeki yarılmasında gözettiği şey de bu tür bir itaatkârlıkta süreklilik olmuştur hep. Uygar ve medeni olan karşısında, her zaman vahşi ve primitif olan vardır; ayrımcı dilinden kaynaklanan cürümlerinin sicil dosyası bir hayli kabarık olan beyaz adam mitinin karşısında muazzam geriliği ve cehaletiyle böylesi bir heyula mevcuttur daima. Simetrik akıldan yoksun, bu sakıncalı ve uygarlık güçleri için son derece iptidai haşere sürüleri, düzen ve kaos arasındaki tayin edici sınır için adeta bir mihenk taşı işlevi görürler. Vahşi Kızılderili savaşçı mitinin uygar bir zihinde yarattığı karmaşa, akabinde komünist ya da doğulu fundamentalist ve tekinsiz Asyatik imajlarla yoluna devam etmiştir. Beyaz bir yelkenliyle “göğü delerek” uzaklardan gelip tüm Kuzey Amerika kıtasını çok kısa bir sürede hallaç pamuğu gibi atan “Papalagi” kendi araçsal aklına müptela bir haletiruhiye ile yolu üzerindeki her metrekarelik alanda derin bataklıklar oluşturmayı bilmiştir! Sinemanın 70’li ve 80’li yıllarda casuslarla birlikte harmanlandığı soğuk savaş izleğinin gerisinde yatan ruhsal anormaliteyi de piyasaya farklı türden bir derinlik ve kaderci bir biçim veren bu şedit zihniyet ikliminin küresel popüler kültüre yansıdığı biçimiyle değerlendirmek gerekir. Küresel ölçekli bu siyasal ve kültürel şiddetin sağ siyasetin popülist söylem dağarcığının ortalama kafalara yaptığı duygusal yatırımın acı meyvelerinden biri, hiç kuşkusuz önyargı ve nefret temalı film içeriklerinin pazarlama stratejilerinde gözlenen hızdır. Endüstri, ne vakit kendi bekası konusunda endişeye kapılsa, derhal şeytanlaştırılmış, günah keçileştirilmiş, her dönem iş görür tehlikeli yabancı motifiyle mevziini sağlamlaştırma yoluna gitmekten çekinmemiştir. Nitekim politik hâkimiyet, bu etkili kültürel retorik olmadan uzun süre ayakta kalamaz. Film ideolojisi de bu anlamda kafalarda üretmeyi amaçladığı bütüncül özdeşliğin kefaretini metruk ve harap dekorlar üzerinden tesis eder. Bu yüzdendir ki, makul ve meşru toplumsal kimliğin karşısında hep hortlaklar, dünya dışı seedpotlar, alien’ler, hayaletler, vampirler, Karayip halk hikâyelerinden devşirilme zombiler vardır. Korkunun bu en kıdemli figürlerinin en kaba tasvirleri bile (Jaws, King Kong, Dracula, Alien, Frankenstein, vb.), reel dünyanın politik gerçekliğinde kendine derhal somut bir karşılık bulur. Gerçeklikten ziyade yorumlanmış ve yeniden şekillendirilmiş gerçekliğin kötücül kültürel coğrafya tasarımlarındaki mühim rolü yadsınamaz bir gerçektir; zira her yere sinmiş düşmanın soğukluk hissinden türetilmiş dehşetengiz duygulara cuk oturan bir yanı vardır.

Temel yüklemleri hiddet, haset ve nefret olan soğuk savaş dogması da köklü bir tarihsel yıkım arzusunun estetize edilmesidir nereden bakarsanız. Üstelik sadece film şeritlerine değil, aynı zamanda taşa kazınmış lanetli bir zan olarak da… Söz konusu zan, siyasal coğrafyanın her köşesinde hınçla peydahlanmış demagoglarla daha bir su yüzüne çıkan felç edici belirsizliklerin, ekonomik tıkanıklıkların, sınıfsal ve uzlaşmaz çelişkilerin sömürü ve eşitsizliklerden beslenen ekonomik ve kültürel sistemin yaşadığı sismik şokların öfke nöbetleridir adeta. Kendi iç çelişkilerinin üstesinden –kuşatamadığı kesimlerin çokluğu yüzünden- bir türlü gelemeyen sömürgeci retoriğin gerçek demokratik talepler karşısında ürettiği bir şiddettir bu. İrşada şiddetle karşılık vermenin yaralayıcı etiğinin yol açtığı kötülüklerin listesi hayli uzundur. Savaş ekonomisinin çarklarının her zamankinden daha hızlı işletildiği, nefret söyleminin en yetkili ağızlardan ortalığa saçıldığı, daha önce eşine rastlanmayan vekâlet savaşlarının görünmez mihraklar eliyle devam ettirildiği, eskinin iki kutuplu dünyasının alametifarikası olan denetim diyalektiğinin denetimsiz bir siyasal reflekse evrildiği, metafiziğini kaybetmiş yeni bir ufuktur karşımızdaki. Dahası, dünyanın yaşam ve ölüm bölgelerine ayrılarak sakinlerinin esmer ve açık tenli insanlar diye çağrıldığı, umarsızlığı ölçüsünde tekinsiz mülteci ve sığınmacıların müreffeh ülkelerin aşılmaz sınırlarına akın ettiği, güvensiz bölgelerin aşırı güvenlik önlemleriyle daha da güvenliksizleştirildiği, Spivak’ın deyişiyle, “beyaz adamların esmer kadınları esmer adamlardan kurtardığı” bir karanlık tasavvur… Doğanın büyük bir iştahla tahrip edildiği, doğal kaynakların çokuluslu şirketler marifetiyle paketlenerek satışa sunulduğu, post-truth lakırdılarıyla yalancılığın kabul edilebilir bir strateji haline getirildiği, ezcümle, nerede ne tür bir dinginlik alanı varsa derhal saniyede yirmi dört karelik bir hızla dinamitlendiği bir yeni dünya tasavvuru…

Dolayısıyla bu tahripkâr, sömürgen, ayrımcı ve felç edici trafiğin halen fena halde izaha muhtaç bir tarafı var. Salt ‘Soğuk Savaş’ motifi üzerinden gidilerek de pek anlaşılacağa benzemiyor üstelik. Ne ki, tartışmamızı sadece bu konuyla sınırlayarak sürdürecek olursak, 50”ler, 60”lar, 70’ler ve 80’lerde söz konusu kötülük estetiği hangi nedenlerle sahne almış idiyse, bugün de yine aynı nedenlerle sahnede olduğunu teyit etmeliyiz önce. Ortadoğu bunca zulümle kaynamış ve ısınmışken; Çin ve Kuzey Kore başta olmak üzere yıllardır yakın ve uzak doğudan esen sert rüzgârlar dünyanın bir bölümü için onca dondurucu siyasal bir iklime yol açmışken; hemen hemen tüm dünyada otoriter demagoglar, azgın milliyetçi-faşist reflekslerin tetiklediği büyük bir hınçla iş başına gelmeye başlamışken; yoksulluk, şiddet, emeğin küresel sömürüsü, toplumsal tatminsizlikler, türlü insan hakkı ihlalleri ve dahi ayrımcılık içeren nefret dili ortalığı bunca kaplamışken, mantıken sormamızın imkânsız olduğu tek soru belki de şu: Neden durduk yerde bu ‘soğuk savaş’?

Daha önce de zikrettiğimiz gibi, iki kutuplu dünyanın denetim diyalektiğinin kaçınılmaz kıldığı bir gerçeklikti bu bir zamanlar, ama ya şimdi? İdeolojik ve siyasal mücadelenin taraflarının mağdurlar ve güçlüler olarak konumları aynı kalsa da, bugün çatışmanın ekseni büyük ölçüde etnisite, kimlik, din, dil, ırk, kültür, temsil, cinsiyet, sosyal köken, vb. sınıf altı kategoriler içeren daha minör yapılara, ülkeler bağlamında ise enerji konusunda kıran kırana verilen jeopolitik bir kavgaya dönüşmüş görünüyor. Hal böyle olunca, eskinin siyasal/ideolojik rejim farklılıkları üzerinden kurgulanan denetim diyalektiğinin yerini sürekli gerilime dayalı intikamcı bir retorik alıyor. Küresel kültür ve bilinç endüstrisinin tüm üretim alanları da bu retorik için seferber ediliyor. Her yerde alttan alta varlığı hissedilen isyana –küresel karşıtı, sermaye karşıtı, savaş karşıtı, tüketim karşıtı, vb. toplumsal hareketler- karşılık, otoriter ve baskıcı nefret yeniden peydahlanıyor, vs. Çok somut olarak ise ABD’nin Çin’e karşı yürüttüğü amansız ticaret savaşı, ABD’nin büyük ağabeyliğini üstlendiği NAFTA ile AB’ye karşı ekonomik bir alternatif oluşturma iddiasındaki Şangay Beşlisi’nin yarattığı ürkütücü etki de söz konusu gerilimin başlıca belirleyenleri olarak çıkıyor karşımıza. Özetle, sorunun temelinde ekonomik nedenler, yüzeyinde ise kültürel politik bir retoriğin saçtığı tehdit var. Sinema alanındaki dikkat celp edici tezahürü de bu bağlamda okumak gerekli. Hemen hemen tüm dünya ülkelerinin sinema salonlarında soluksuzca ve peş peşe gösterime giren sinema filmlerinin isimleri bile – “Kızıl Serçe”, “Sarışın Bomba”, “Stalin’in Ölümü”, “Soğuk Savaş”, vb.- bu kültürel ve siyasal hegemonyanın kimi zaman tehditkâr, kimi zaman jeopolitik vaazlar veren azarlayıcı diline yaslanıyor. Söz konusu dil, bazılarını temkinli ve hazırlıklı olmaya davet ederken, bazı kesimlere korku ve dehşet dolu bir dünya tasviriyle gözdağı veriyor! Bir zamanlar, ideolojik kamplaşmanın dolaysız dışavurumuyla köreltilmiş zihinlerin evhamlı gösterisi tekraren ve bu kez sarsıcı bir teknoloji şovuyla birlikte sunuluyor. Tıpkı geçmişte olduğu gibi, bugün de bedbaht dünyamız “kızıl” ajanların, “sarışın” bombaların her köşede cirit atan koyu karanlık gölgelerinden çekiyor! Bir zamanlar cümle kötülükler, fenalıklar “dışarı”dan gelirdi, yine oradan gelmekteler. Eskiden her boy, her milletten ajan “soğuktan” gelmekteydi, yine o dondurucu iklimden geliyorlar. Sarışın ve beyaz tenli melaikelerin casusluğa tevessül eden gizli eğilimleri öteden beri kafa karıştırıcı bulunurdu -bu kez bir öncekinden daha cinsiyetçi ve ırkçı bir aşağılamanın da yeni nesil kurbanları olarak-, film şeritlerinin akışkan yüzeyinde yine aynı kıvrak beden ve zekâyla arzı endam etmekteler, vs.

O halde bunda bu kadar şaşıracak ne var ki, hâlâ bildiğimiz dünyadayız işte, değişen pek bir şey yok denilebilir. Ancak bir farkla: sorun, hiç kuşkusuz tüm bu kötülük çiçeklerinin sözüm ona “çok merkezli” bir dünyanın topraklarında yeşermesi. Mevzuu, her zamanki gibi küresel ekonomi-politik sistemin yol açtığı musibetlerle ilgili ve çözümü de yine politik. Ne ki, ekonomi-politik saiklerin gözle seçilemeyecek denli belirsizleştiği veya rahatça telaffuz edilemediği zamanlarda yakınmalı dilin eleştirel çerçevesi genellikle kültürel manzaranın içinden kurulur ve dava da kültürel alanda verilecek mücadelenin meşruluğu fikri üzerinden hükme bağlanır. Görünen odur ki, bu kez de öyle olmaktadır, ancak şu soruyu da soralım: Bu yanlış illiyet bağı, bu çarpık tercüme neyin kasıtlı ikâmesidir? Biraz düşününce bu sorunun yanıtı şöyle verilebilir herhalde: bilindiği üzere, özellikle de uluslararası ekonomik sistemin gözlerden gizlediği derin çatlağın müstakbel bir çözülmeyi haber verdiği dönemlerde kültürel egemenlik vurgusunun güçlendiği görülür. Arzu edilen, çapulun paylaşılmasına elverecek bir savaştır aslında ve yok edici ve tahripkâr silahların bunca çeşitlendiği bir tarihsel evrede bu pek akıllıca bir çözüm yolu gibi görünmemektedir. O halde kaçınılmaz biçimde o her derde deva yumuşak gücü yardıma çağırmak, sokaklarda esen sert savaş rüzgârlarının balkona asılı birkaç çamaşırı kurutmasını beklemek gerekir. Çözüm bekleyen sorunların gerçek nedenleri de böylece kültürel yapı denen o çok kirli çok yıpranmış halının altına süpürülmüş olur. Bu kez de olan budur aslında; ancak hali hazırda görüngülerin muğlaklığına, tutarsız söylemlere sahip otoriter liderlerin çelişkilerle dolu ve belirsiz karakter yapılarının kestirilemezliğine ek olarak, savaşın soğuk bir intikamı andıran yürek dondurucu iması için nesnel nedenler de yok değildir; dünyanın hemen hemen her yerinde son beş-on yıl içinde savaş ve şiddet takıntılı otoriter demagoglar birbiri ardına iş başına geldiler. Adeta eril enerji stoklarını birbirleriyle yarıştırırcasına, psikoseksüel gelişimleri sırasında arkalarında büyük ve açıklanamaz boşluklar bırakmışçasına, gemlenemez hırslarından ötürü her fırsatta her şeye kükreyen bu “sert adamlar”, yeryüzü medeniyetinin savunmasız ve yumuşak dokuları için açık birer tehdittirler. Soğuk savaş motifli filmler de adeta sinema alanında yapılan bilinçaltı kurgusudur bu menfur durumun. Nitekim sicili bu kadar bozuk bir görsel retoriğin daha evvel kurgusunu yaptığı ne tür olay varsa yakın geçmişte harfiyen gerçek olmuştur (11 Eylül saldırısı, Boston bombalaması, Moskova ve Oklahoma okul baskınları, Irak işgali, Kuzey Kore tehdidi ve bir dizi sonu gelmez Latin Amerika askeri ve siyasal komploları, vs.). Bunu da tür kavramı üzerinden yapmıştır. Bilindiği üzere, izleyici bakışını cinsel dürtüler, hazlar, gerilimler, sansasyon, aksiyon ve hız duygusunun kışkırtıcı tazyikiyle avlamaya çalışan popüler sinema endüstrisinde tür olgusunun her zaman müstesna bir yeri olagelmiştir. Suç ve gerilim filmleri ile savaş filmlerinin türsel etkileşiminin melez bir çocuğu olan soğuk savaş/casusluk anlatılarının da, aynı şekilde şanına yaraşır uzun bir resmigeçidinden söz edilebilir. İşte ilk anda akla gelen filmlerin bir listesi: Moskova tarafından tehdit edilen Amerikan ekonomisini kurtarma görevinin yüksek resmi makamlarca ‘cool’, maharetli ve zeki bir ajana tevdi edildiği Kenneth Branagh imzalı Gölge Ajan (2014); Doğu Alman toplumunun ‘kasvetli’ politik atmosferini ve baskıcı siyasal rejimini gözetim kültürü distopyasıyla birlikte harmanlayarak hicveden 2006 yılı yapımı Başkalarının Hayatı; 2011 yılı İngiliz-Fransız-Alman ortak yapımı olan ve İngiliz istihbarat örgütü içine sızan bir köstebeğin hikâyesini konu alan Köstebek; daha eskilerde, Rus denizaltı kaptanı Marko Ramius’un Amerika’ya iltica etme girişimini oldukça yanlı bir bakış açısıyla sunan Kızıl Ekim (1990); birçok prestijli film festivalinden sayısız ödülle dönen, becerikli bir doktorun görev yaptığı Doğu Berlin’den bir daha dönmemek üzere kaçış planını odağa alan Barbara (2012); üç yıl önce vizyona giren ve Amerikalı bir avukatın CIA’da işe alınmasını konu edinen Spielberg imzalı Casuslar Köprüsü; 1960’lı yılların Fantastik Yolculuk, Savaş Oyunu, Berlin’de Cenaze; 70’lerin Çakalın Günü, Özgürlük Tuzağı, Colossus: Forbin Projesi, Sıkıyönetim, Kremlin Mektubu; 80’lerin Casus Aile, Boşluktaki Kahramanlar, Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, 4. Protokol, vb. Tüm bu filmlerde ve daha adlarını anamadığımız birçok benzerlerinde soğuk savaş motifinin yaygınlaşması, öteki’ne yönelik önyargı ve nefret eşiğinin aşılarak “hoşgörü ilkesi”nin duyumsal daralmasıyla ilgilidir. Durum, tam da Galeano’nun “sistem bilmezden geldiğini hor görüyor, çünkü tanımaktan korktuğunu bilmezden geliyor” şeklinde ifade ettiği şeydir. Üstelik hor gören, daha da fazlasını yaparak, hor görünün bütün meşru dayanaklarını da yine kendisi üretir. Hor görüyle dışlanmış olanı belli bir anlam ve algılama çerçevesi içinden yeniden tarif eden dil, dışlayanın dilidir. Girard’ın da deyişiyle; “ihlal eden, yeniden inşa eden olur; hatta bir anlamda öngörüyle ihlal etmiş olduğu düzenin kurucusu olur.” Sistem, ihlal edildiği yerden onarılır, ancak ihlal eden tarafından… Böylece, “en büyük suçlu, toplumsal düzenin temel dayanağı haline gelir.” Girard’ın ifade ettiği şey, ideolojik bakımdan aynılaşmanın şiddetidir bir anlamda; bu şiddet en somutlaşmış biçimini felaket ve bunalımların gerisinde bir suçlu veya müsebbip arayan eğilimde bulur. Başa gelen her felaketin asli müsebbibi olan günah keçisi de böylece farklılıkları aynılaştırmanın aracı olarak çıkar karşımıza. Başka olanın farkı mutlaklaştıran başkalığı, benzer olan tarafından içerilerek nötralize edilir. Söz konusu olan imha değildir kesinlikle, incelikli bir örtmeceye başvurarak söylersek, farklı olan “etkisiz kılınarak” bertaraf edilir. Bu nedenledir ki, Moskova’ya ilk McDonald’s fast food restoranının açıldığı gün simgesel olarak soğuk savaşın da sona erdiği söylenmiştir. Bu sözün haklılık payı vardır gerçekten de. Zira üniform yapılar, indirgenemez farklılıkların yarattığı gürültüyü telafi eder. Nasıl ki Galeano’nun sözünü ettiği “siyah ten, telafisi imkânsız fabrika hatalarını ihbar ediyor”sa, Soğuk Savaş temalı filmler de hem açıkça yanlı ideolojik içeriklerinin rahatsız edici nitelikleri, hem de dünya siyasal tarihini bir dekor gibi kullanan formellikleriyle güçlü kapitalist devletlerin vahşi arzularının lanetli yatırımlarını ifşa etmektedir. ABD başta olmak üzere, yeni kolonyal çağın efendileri bizatihi içeriden ve doğrudan tanıklıkların da teyit ettiği gibi, “tarihi şiddet vardiyası”nda hep en ön sıradadırlar. Onlar ki, sadece çatışma dönemlerinde değil, barış zamanlarında da en ürkütücü paranoyaların dilini konuşmaktadırlar. Butler’ın dediği gibi, ne de olsa “paranoyalar da kadiri mutlaklık fantezisiyle beslenirler.” Paranoyanın gücü ve şiddeti, bir başka şey daha yapar: Sorgulanamaz olanın otoriter içerikli algılanışının sarsıcı disiplinini kazır kafalara… Bu ezeli paranoyaya göre, “peşkir kafalı” “deve binicisi” adamların yaşadığı baştan sona harap olmuş coğrafyalarda hiçbir zaman hiçbir şey yolunda değildir, “medeni şiddetin” azameti adına, insanlığın tümünün alacaklı kılındığı, henüz ödenmemiş ve hiçbir zaman da ödenmeyecek bir borç adına, güçlü beyaz adamlar tarafından duruma mutlaka el konulması gerekir. İnce ruhlu sermayenin ödün vermez katılığı bunu gerektirir, kültür endüstrisinin sayısı milyonları bulan iflah olmaz kurbanları da zevkle çalıp söylerler onu her yerde…

Kaynaklar

ADORNO, Theodor W. ve Max Horkheimer (2010). Aydınlanmanın Diyalektiği, İstanbul: Kabalcı Yayınevi.
GALEANO, Eduardo (2006). Biz Hayır Diyoruz, çev. Bülent Kale, İstanbul: Metis Yayınları.
BUTLER, Judith (2016). Kırılgan Hayat: Yasın ve Şiddetin Gücü, çev. Başak Ertür, İstanbul: Metis Yayınları.
GEISELBERGER, Heinrich (2016). Büyük Gerileme: Zamanımızın Ruhu Üzerine Uluslararası Bir Tartışma, İstanbul: Metis Yayınları.
GIRARD, René (2005). Günah Keçisi, çev. Işık Ergüden, İstanbul: Kanat Kitap.
Scheurmann, Erich (2018). Göğü Delen Adam, çev. Levent Tayla, İstanbul: Ayrıntı Yayınları.
SCHMID, Wilhelm (2018). Mutsuz Olmak, çev. Tanıl Bora, İstanbul: İletişim Yayınları.
SPIVAK, Gayatri (2016). Madun Konuşabilir mi?, çev. Gökçen Ertuğrul, Ankara: Dipnot Yayınları.