HÜSEYİN KÖSE: KARANTİNADA BİR HAYAT VE KÜÇÜK, BEYAZ BİR ÖLÜM

“Bana bir sonbahar fısılda

Senden başka masumiyetim yok

Çocukluğum tek tabanca…”

küçük İskender

Lekeli beyaz avazıyla zihinlere masum bir çelimsizlikle yazılmıştı ilk günden… Gidişi de tıpkı gelişi gibi, bir büyük firarın herkesçe bilinen şafağında oldu; müşkülpesent bir lisanla akıllara kazıdığı kanamalı metinler, insanı boyuna kendi içine doğru süpüren zamanların yarı kırık politik mavrasına ayarlıydı adeta, Türkçe bir “Uluma”ya… Ki, mor hüznünün perdelerini biraz aralasa, tabir yoktu hayallerinin sınırına… Öyle yoğundu ki karmaşası, dikenli kancalı lügatiyle durmadan bir yorgunluktan diğerine göçüp gitti; ince uzun sataşmalı uyumsuzluğuyla yerleşik arzuların yekten boynunu vuran, “kökleri havada” bir serseri tırpan, asırlar öncesinin Kalenderi kuşluğundan bugüne tevarüs etmiş profan bir derviş olarak. Devasa bir mezbeleden kurtarılmış bir tutam kokulu ota inci muamelesi yapan, kanı bile kanatan, yanlış muvazene! Tam da böylesi bir kayracılığın hizasına yazılacak onun adı.

Muvezene demişken, Periler Ölürken Özür Diler geyiğinden Papağana Silah Çekme! zılgıtına, Bir Delinin Ot Defteri sabuklamasından İt Cazı’na, aslında tepeden tırnağa izandı. “Başkalarının dünyasında kendisi olarak yaşamayı öğrenmiş” insanların sahih ve güçlü yalnızlığını mezhebi bilip aralamıştı kapısını dünya karmaşasına. Ama işte, asıl gücü de bu kalabalık çıplaklığıydı belki onun, cümbüşlü bir olmaza, “zatülcenp” açmazlara meftundu; durmadan bir dizi koyu gölge olarak biriken bir yaşamın olağan mecburiyetine mahkûm oluşumuzun mağlup güzelliğine… Çünkü eğer aksini düşünüyor olsaydı, kimi keyif ehli adamlarla tam cepheden kaderine bunca afili küfretmez, kara büyülü sözleri içine akardı; nihayetsiz iç tekrarları olurdu, içlerinde barındıramadıkları uğultuları dışlarına taşırarak katıksız birer kötülük abidesi gibi duran kimselere karşı… Şayet sertleşmiş topraktan beklenen şey hoyrat bir makinenin homurtusuna horozuna diklenmekse, bana kalırsa, o kendi pulluğuna yatkın bir toprak olmayı seçti hep; ikrarını içte bulan, dilini ve sözünü “hikâyesi yer seviyesinde” başlayan insanlara olan mesafesizliğiyle, aşağılardan kuran bir farka ayarladı.

İstiklal içre imbatta yaylanan bir çarpık gövdeyi hatırlıyorum en son; bol kokteylli dergisi gecesi kutlaması bir yerde, itişmeli-kakışmalı bir hengâmede. Karantinasını zarafetiyle harmanlamış biriydi, öfkesini kırılganlığıyla; bir dal buruşuk sigarayla hıncını almaya çalışırken tüm hayattan… Birkaç kelam yetmişti o gün, hafızanın meramını teyit etmeye. Bir sonraki seferi olmayan karşılaşmalardandı, sonraki yılları belirgin biçimde tevil edecek nice yaşanmadan kalmış muhayyel zamanı geride bıraktığı boşlukla tahrik eden bir tanışıklıkla damgalı. İlk zamanlar şiirinin seğirmesi, göz kanlanması bir inançsızlığın zahitliği gibi gelmişti, sonra sonra demini alıp verdi, daha bir cisimleşti sanki durmadan bir isyana doğru uzayan saçları beatnik sözlerinin. Zaman zaman “aynı ahır adına koşan acılar” kaplayıp durdu göğünü, kimileyin cümle evcil sorulara “yanıtsız kalmış bir ten” yanıtladı çok tanrılı kimsesizliğini, “kim bilir çocukken öptüğü kızın yüzü şimdi ne halde” derinliği…

Hiç olmak, bir fanusu andıran odalarda birbirinin soluğunda asılsızca birikmek mi? Dar sokaklara geniş geniş taşmak mı ya da? Titreyen zamanın ipini çekmek mi buğulu soluğundan? küçük İskender denilince, kafamda canlanan ilk serseri izlenimler bunlar oluyor nedense. Aitsiz bir varoluşa bunca yatkınlığından yahut kimsesiz kimliğindendir belki. Ona ve şiirine ne vakit biraz yakından baksam, “mana nöbetini” bir yana bırakıp da sivri sarkazmik vaazını azıcık kıyısından temaşa etsem, matlaşmış maun bir levha gibi duran gözlerinde bir çift gayya kuyusu derinliği karşılıyor beni. Bir garip geçimsizlik hali hep dünya ile arasında; dışarı çık, sulara taş at, şarkı söyle, ıslık çal, ahvaline manalı manasız gayeler bul, boş hepsi. Bir nebze kıpırdamıyor dilindeki durgun hücrenin zarı…

Burada, dönemsel ve tarihsel bir konumlandırma denemesine de girişilebilir elbette, o ve hem nicel hem de nitel bakımdan yüksek kalibreli şiiri hakkında. Kısa ve özet bir değerlendirme bağlamında, ilk elden söylenebilecekler sanıyorum şunlar olurdu: İlkin aykırı kimliğinden, başkalığından başlayalım. Herkesin az çok köklerinden yaralı olduğuna vehmettiği bir dönemde ve tadilat henüz başlamışken, o ruhunda bilenmiş falçatasıyla çıkageldi. Nitekim kültürel/siyasal bir değişim için de oldukça uygundu zemin; farklı kültürel eğilimler, deyim yerindeyse irticalen uç vermeye, belirmeye başlamış; cebren bastırılmış toplumsal güdüler dili isyana sürükleyen kimi ezgilerle tedricen tazelenip az buçuk uyarılmış; 90’larla birlikte yavaş yavaş görünürlük kazanmaya başlayan farklı yaşam tarzları ve marjinal kimliklerin uyuklayan orijin hattı birdenbire hareketlenmişti. Kim ne derse desin, kaçınılmaz biçimde politik isyankâr olan 80 kuşağı şairlerine karşılık, 90’larla birlikte boy vermeye başlayan görece özgürlükçü medyatik popüler kültürün rağbette olan damarı sonraki kuşak için yeni bir imkân ve hevesti. Bu damara biraz da birikimsiz kafalarda yarattığı problemsiz bir yaşama algısından ötürü tepki duyan, romantik biçimde karşıt anarşist hissiyatlar da peydahlandı sonradan. Bir önceki kuşağın optimist bir devrimci gururla ret ve ihmal ettiği ne varsa, sonrakinde büyük ölçüde ana-akım medya aracılığıyla anlam kaymasına uğratılmış olarak yuvasına dönmüş gibiydi tekrardan. Aşk, ihtiras, çıkar duygusu gibi daha şahsi cezbe ve heyecanlar, ancak etkili müsekkinlerle yatıştırılabilecek psychedelic ve dürtüsel uyarılmalar, kapsamı daha da genişlemiş haz ve keyif orjileri ve daha başka moda olmuş yeni eğilimler, zevkler, pratikler sözgelimi… Tümü de, öncekilerin kamucu-dayanışmacı eğilimlerinin hilafına her yerde zihinlerde bireyselliğin tartışmasız zaferini ilan ediyor gibiydi. Yaşanan şey özgürlük değildi kesinlikle, muhaliflikse hiç değildi; daha ziyade, bir başıboşluk ve yeni yeni tadına varılan bir avarelik düzeninin ipleri daha da çok gevşetilip göklere salınmış uçurtmasıydı vuku bulan. İskender, işte bu birbirinden çok da uzağa düşmeyecek iki eğilimin ibresi belirgin biçimde ilkinden yana ağır basan birisiydi bir bakıma. Hatta yer yer bir kimya bile denebilirdi edebi mesaisinin ihtiva ettiği deliller bakımından, dolayısıyla yersiz-yurtsuz serseriliğinin şiirini ve öyküsünü, biraz da gücünü öncesiz ve sonrasız köksüzlüğünden alan geniş bir özgürlük hattı üzerine kurdu. Zira kendisinden önce konturları kolayca seçilebilir belirginlikte punkçu ve apaçık aykırı bir şiir damarı -belki bir iki örnek istisna- hemen hemen yok gibiydi. İflah olmaz biçimde anarşist ve pratiğiyle göz önünde olan bir muhalifti; kültür denilen mezbelenin aurasını kaybetmiş ışıltısına yeni bir ruh ve alt kültürel protest bir tavır ekledi yazıp söyledikleriyle, eyledikleriyle. Aynı şekilde, yasak ve tabu sayılan değer ve normlara (ataerkil ve heteroseksist cinsiyetçi tahakküme sözgelimi) dilsel/edebi bir anormaliteyle karşı çıkmakla kalmadı, aynı zamanda ve her fırsatta müesses nizamın oldukça kırılgan ve riyakârlıkla malul fay hatlarına ortalamanın üstü bir cüretle hücum etmekten de geri durmadı. Terennüm ettiği sözcük ve mecazlar, meşhur yeraltı adamının damgalı repertuvarından ödünç alınmış gibiydi. O yüzden de nezih ve nefaset dolu ‘edepsizliği’ 1988’de yayımladığı Gözlerim Sığmıyor Yüzüme adlı ilk kitabıyla derhal fark edilmişti zaten. Zira daha ilk yazdığı şiirlerden başlayarak oldukça samimi ve sahici bir üsluba sahipti; yazarken kendinden, kendi gerçeğinden yola çıkan her muhterem ve muteber şair ve muharrir gibi, daha yolun başında kendisi için oldukça zorlu bir biyografi kurguladı. Söylemini de daha başından statükonun ve yerleşik bakış açılarının güvenlikli hormonlarıyla cinsiyetçi ideolojisinin karşısına konumladı. Yer yer heretik bir ikonoklast olarak belirse de gerçekte birçok şiirsel damarın sürdürücüsüydü; bu nedenle de şiirsel ve yazınsal akıbeti için ne gelenekten ne de gelecekten yana tarafını pay etmeyi seçti… Buna mukabil, konuşkan ve iki kişilik bir yalnızlık gibi, toplumsal akordun en gizli kalmış ve tökezleten sapaklarında, sınırın tam ortasından ses verdi, sıklıkla marjda olana el etti kararlı ve meydan okuyan bir tavırla. Edward Said’in ünlü risalesi Entelektüel’e iliştirdiği alt başlıkta müjdelendiği gibi, o da büyük ölçüde “sürgün, marjinal ve yabancı” idi içine tevafuk ettirildiği topluma. Dahası, kendini bu toplamdan oyarak ayrıştırdığı bir suretle alnının tam ortasıyla deneyimledi dirlikli ve kılçıksız yalnızlığını…

İskender, etrafını saran şiddet ve karanlığı neden mi bunca “şizo/erotik” bir avazla harmanlama gereği duymuştu? “Rengâme” adlı şiirinde kurduğu renk cümbüşünde belirttiği üzere; belki “tenin ‘slow motion’ gerilişi/sorularda, ünlemde” gizliydi büyük ölçüde de ondan. Yine aynı yerde -ki ilk kitabındaki bu şiiri İskender poetikasının “anahtar sözcüklerinin” yuvalandığı yer, şairin tüm şiirsel külliyatının bir tür initium ingressumu olarak görürüm-, bütün renklerin siyaha içini döktüğü o sonul evrede, işaret ettiği kötücül dünyanın esaslı bir betimlemesi vardır. Şöyle der “siyah” renklere tebelleş etmiş olan uğursuzlukları açımlarken: “orda rakı ve yatak odaları yanar/ çöp kamyonu şoförü hüznüyle/ model bir yağmura yağar kan/ ‘ben artık ayıp ettim’ der hile…” Turuncu desen, zaten bir yığın üstü örtülü necis şeyle birlikte, “bekâr evlerinde gizli saklı/ tecavüze uğramış güzel oğlanların/ sabaha uyanışları(dır) pis sersem!” Renklerin behemehâl hedef aldığı şey de, her fırsatta normatif ahlaksal düzenin fay hatlarının zahmetli bir dizi çabayla yoklanarak ihbar edilişidir. Nitekim derme çatma, “lalettayin” bir düzendir bu; aitsiz ve marjdaki kimliklerin her yerde çoğunlukçu değerleri teşkil eden mazbatalı mazbuta galebe çaldığı süreğen bir riyalar âlemi. Dahası, İskender şiiri, eleştirdiği yapıların bir kıyısında durup yönelttiği eleştirel çerçeve içinde kendisi için belli bir muafiyet de talep etmez; bilakis, en başta kendi söyleminin tam yüreğine nişan alarak işe koyulur. Zaten özgünlüğüne, başkalığına dil veren gözü kara cesaret de buradan gelir tastamam. Otokritik, asıl kritiğin toprağını sahici bir zemine yükler. Bu noktada artık şairin ruhsal ve bedensel aykırılığı da şakaya gelmez şizofrenisiyle gölgelenmiştir, vs. Hem “altına imzasını atacak kadar/ kim bilinçli ve doğru yaşamıştır ki?”

Parabolün bir diğer dikkat çekici kitabı Yirmi5April’de de büyük ölçüde yine aynı eleştirel yapı sürdürülmeye çalışılır. Türler arası bir alaşımdan doğma bu kitabın tüm esprisi, şayet tek bir cümleyle özetlersek, herkesin kabullendiği gerçeklikleri septimist bir akla sığdırmanın zorluğudur. Şair, tüm imgesel çabasını “bilinmezliği önünde diz çökülmüş bir tanrıya” isyan etme üzerine kurmuş gibidir. Kitapta bir dizi otobiyografik prelüde tasnif edilmiş cinnet hali, kendi kanından olan şeylerin taklidiyle bölünüp çoğaldıkça, öz sevici ve aynı anda öz cezalandırıcı çifte bir tutumla, yeni ve tekinsiz bir evreye doğru kanatlanmıştır adeta. Gölgeler ve bataklı hüzünler şairinin politik ve poetik mavrası burada da layık olduğu ıstıraba mükemmelen denk gelmeyi bilmiştir! Sözcükler hezeyan saatlerinin göğsünü neşter olup boydan boya yararken alkol, kafein, halüsinasyon, deliryum ve türlü amnestik bozukluk ataklarıyla harmanlanmış sepya bir iç zamana buyur eder okuru Yirmi5April… Kitabın şiir kişisinin adının çok manidar biçimde Damien olarak seçilmesine gelince; son birkaç yüzyılın baba/kral katilliğinin “tek cürme bin ölüm”lü azabının bir insan bedenine gül ve haç eşliğinde nakşedilmiş en dayanılmaz kertesidir. Ölüm, kendinde “bir İsrafil borusu sesi”dir artık, cümle âlem “kendi gerçeğini ararken…” Ölüm demişken, yaralardan, hele de toplumsal ve toplu kıyımlardan söz edilince, nedense “anlamak” ve “bağışlamak” fiilleri gelmiyor akla artık. Bunun nedeni, belki de gündelik histerisine ve kanserine bunca âşık bir çağın ukdeyi sıfırlamış mutat gaddarlığıdır, bilhassa da hoyratlık ve vahşet zamanlarında en fazla hatırlanıp en çok akla gelebilecekken, nedense telaffuz imkânları en az olan iki fiil oluşlarından. Şiir, hem ethos hem de bir pathos işiyse eğer, toplu vahşet ve ölüm dönemlerinin ruh hırpalayıcı gamına da ışık tutmak zorundadır. Gel gör ki, basitçe el yordamıyla düzeltilemeyecek kimi büyük şeyler, nasıl ve hangi güçlü haletiruhiyeyle göğüslenecektir? Ruhunu salt kargışlı ve kuru bir isyanla peydahlayarak, sanal âlemden gerçek zamanlı dünya istatistikleri hizmeti sunan worldometers’in ürkütücü “real time” tablosuna bağlanarak, her salisede bir dünyanın belirsiz bir köşesinde onlarca insanın öldüğünü bilip de her şeye rağmen hayatta kalışımıza şükrederek ne türden bir insan kalabiliriz? Tüm bunlardan geriye hâlâ nasıl insan kalabildiğimize şaşıp, ne kadar insan kalabildiğimizi aklımıza getirmeyerek hâlâ ne yazabiliriz ki gerçekten? Gelgelelim, İskender şiirlerinde izi sürülmeye çalışıldığı kadarıyla, kim ne derse desin, sanki ölümün her an göz önündeki perişan edici varlığına rağmen, yine de onunla en yüksek zaviyeden bahis tutulabilirmiş gibi dindışı bir karanlık tünele açılıyor okuyucu. Ölümün mahremiyet eşiğinin bile aşıldığının iddia edildiği modern sonrası bir tarihsel evrede, böylesi bir düşünüş tarzı kimilerine hiç de şaşırtıcı gelmeyebilir ayrıca; zira ölündüğünde bile ölüm beklenen etkiyi uyandırmıyorsa, artık kendi gerçeğini ölüm dışı bir evrede aramalıdır kişi… Sanki böylesi ürkütücü bir itiraf gizliydi İsrafil ve Sûr’unun işsiz ve işlevsiz kalmış donukluğunda.

Yakınlarda, Semih Gümüş’ün kendisiyle oggito.com sitesinde yaptığı bir söyleşide şöyle diyordu, taltif edildiği inceliğe ilişkin: “Güvencemiz aklımız. Neyse ki o kontrolümüz altında.” Ve ekliyordu: “Her şaire saygıyla yaklaşıyor, kimilerinde severek kalıyor, kimilerinden zarifçe ayrılıyorum şimdilerde.” Her şeye karşın, “Güvenceyi akılda bulmak”, “Severek kalmak” ve “zarifçe ayrılmak…” Az şey değildir tüm bu temkinlilik harikası terkipler. Üstelik onca üretken yaratıcılığın deminde bile tevazuu elden bırakmayan, post-truth lakırdılarının gölgesinde akıl ve akılcı olan adına ne varsa hepsinin gömüldüğü şu günlerde, berrak ve uyanık bir bilinçle, güvenilir bir aklın ölçülü zarafetiyle hareket etmekten söz eden biriydi İskender, bu beyanlardan çıkarılacak aleni sonuca göre…

Lafı fazlaca uzatmayalım: Hem “kadere” hem de “kedere” inanan şairlerden geriye kaç kişi kaldı ki şunun şurasında… Kendimizi bağışlamak için sildiğimiz satırlardan geriye kaç çırak düşü… Ki onun da çocukluğundan yaşatmayı başarabildiği şeylerle birlikte ilk gençliğinden orta yaşına doğru uzanan upuzun bir çıraklığı oldu ve unutturmadı alnını dayadığı silgiler hiçbir şeyi. Yeri geldi, “‘Sen sus çocuk’ gag’leriyle süslü tiratlar” attı; gün oldu, yetmedi “şakaklarda mor damarlar” “köreltilmiş gözleri sahiplenmeye…” Her sevişmeyle düğün dernek ölümüne uğurlanan bir sarsak diskurun çocuğuydu. “Yürek kemiği”nden başka zabıt yoktu defterinde –ki, onca çabaya rağmen, “kara kutusu” bulunamadı…