HÜZÜNLERİMİZ, SEVİNÇLERİMİZ, ACILARIMIZ ORTAK: ÇIN SABAHTA!

SÖYLEŞİ: KÜBRA YETER

Nezihe Meriç’in 1984 yılında kaleme aldığı bir oyun Çın Sabahta. Sabahın en erken anı, gün atar atmaz gelen vakit demektir. Belki de “sabah olsun hayrolsun”un sesidir, kim bilir… İstanbul Şehir Tiyatroları’nın bu sezon sahnelemeye başladığı Çın Sabahta oyunu, iki farklı kadının bir apartman dairesinde ortaklaşan hüzünlü hikâyelerine, ortak acılarına ve “bir” olup doğurdukları umutlarına konuk ediyor bizleri.

Güneş ve Feriha sosyolojik olarak ayrı zümrelere ait iki kadın. Güneş, zengin ailesinin tüm baskı ve dayatmalarını reddederek özgür yaşamını inşa etmek üzere bir daireye taşınıyor. Hemen yan tarafına dayıllarca verdiği emeklerin karşılığında o çok istediği “akmayan damlı” bir eve kavuşan Feriha yerleşiyor. Mutluluğu bir türlü yakalayamamış bu iki kadın “Yaylasından inmişler üç kız bir ana”[1] türküsüyle acılarını ve anılarını yad ederken bize de onların biraz çekişmeli, yer yer neşeli ama bolca dayanışma kokan öykülerine tanık olmak düşüyor.

Mart ayı bilindiği gibi kadın emeğini daha da görünür kılan mücadele gününü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü barındırıyor içerisinde. Bu vesileylemeslek hayatı boyunca kadın meselelerine ağırlık vermiş bir tiyatro insanı, Çın Sabahta’nın da hem yönetmeni hem oyuncusu Hülya Karakaş’la bir araya geldik ve tiyatroya dair birkaç kelam ettik…

Çın Sabahta’da ilk olarak 20 yıl önce Güneş karakterini sahnede canlandırmıştınız. Şimdi deFeriş… Neler değişti bu süreçte… Sizi yeniden bu oyuna davet eden neydi?

Nezihe Meriç oyunu oynamanın tam zamanı diye hissettim. Zamanlama çok önemliydi. Oyunun içinde oynayan biri olarak söyleyeyim bunu, bence 20 yıl önce bu oyunun kıymeti, kadri çok bilinmedi. Deneyimlerim şunu gösteriyor; bence doğru koku almışım. Ülke masumiyetini kaybetti. Masumiyetini kaybettiği bir dönemde sahnede bu dayanışmayı, bu birlikteliği, bu kadın dostluğunu görmek seyirciye iyi geldi. O zaman 2000’lerin başıydı ve ülke henüz o kadar bozulmamıştı aslında bir tarafıyla baktığımızda. O dönem de bu oyunu ben projelendirmiştim ve çok oynamak istemiştim. Oyunun içinde olduğum halde doğru anlaşıldığını düşünmüyordum. Yeniden bir Nezihe Meriç oyunu yapayım, onun kadınlarından birini oynayayım, o kadınların kederlerini, dertlerini anlatayım, tam da böyle kadınlarla ilgili ülkenin bu kadar saldırganlaştığı bir dönemde bir kadın oyunu yapmanın iyi olacağını düşündüm. Hem nostaljik bir değeri var hem Nezihe Meriç’in oyunu olduğu için çok kıymetli hem de yitip giden gençliğime el sallamak gibi aslında. O zaman Güneş karakterini oynuyordum, şimdi 20 yıl geçti ve ben diğer kadını oynuyorum. Bu şu anlama da geliyor; insanlar ölüyor, yaşlanıyor ama karakterler hep yaşıyor. O yazılı metinler yaşamaya devam ediyor. Bu oyun 30 yıl sonra da oynayacak, umarım 40 yıl sonra da… Nezihe Meriç’in değeri hiç bitmeyecek diye düşünüyorum.

Masumiyetten bahsettiniz… Oyunu dönemsel olarak ele alırsak ilk sahnelediğiniz zamanla şu anki zamanı kıyaslamanızı istesem…

20 sene önce oyunu ben yönetmemiştim, o zaman sadece oyuncusuydum. Bu projeyi yapmak için çaba göstermiştim. Bir başka yönetmeni vardı oyunun. O bambaşka bir şekilde ele almıştı. Hatta biraz milliyetçi duyguları öne çıkartmıştı. Bana o çok acayip gelmişti. Bu metinde bir milliyetçilik duygusu yok. Yani Amerika’dan Türkiye’ye dönme isteği öyle bir şey değil. Bunu bir milli duyguyla açıklamak çok da mümkün değil gibi geliyor bana. Ben bu metindeki kadın dayanışmasını öne çıkartmaya çalıştım. Bütün amacım buydu. Çok yalın bir tasarım içerisinde yapmak istedim. Yani sadece hikâye öne çıksın ve seyirci sanki kapı komşusuyla bu ilişkiyi yaşıyor gibi hissetsin istedim. Çok saf, çok temiz, doğal gelişsin istedim. Bir ölçüde başardık gibi geliyor.

Metni günümüze uyarlarken nelere dikkat ettiniz peki?

Metni aslında yeniden yorumladım. Kendine has bir tadı ve dili olan edebiyatçının kelimelerinin hakkını vererek, o sözcüklerin, o Anadolu terbiyesinin olduğu sözlerin hakkını vererek yapmak istedim. Fakat Çın Sabahta’ya artık 2020 versiyonu diyebiliriz. Oyunun süresiyle oynadım. Normalde 2 saate yakın ve 2 perde olan bir oyun bu. Bense 80 dakika gibi bir sürede ‘hikâyeyi anlatabiliyor muyum’u denedim. Metnin üstünde dramaturg Hatice Yurtduru’yla beraber ciddi bir çalışma yaptık. Dedik ki ille de cümleleri arka arkaya dizip anlatmanın gereği yok. Konu, insanlar “otobüs kaçtı mı, metro seferleri bitti mi” telaşına düşmeden, su gibi aksın ve gitsin dedik. Bunun üzerinde çok ciddi kafa yorduk. Bazı seyircilerimiz “tadı damağımızda kaldı, keşke biraz daha devam etseydi” diyor. Bu benim hoşuma gidiyor ama yok tadı damakta kalsın. Biliyorum ki uzarsa “sıkıldık” denilecek. Zaten hikâye o kadar güzel bir şeyi anlatıyor ki… o lafların hakkını vermemek çok ayıp olacaktı.

Oyunda en göze çarpan durumlardan biri de karakterlerin arasındaki kuşak farkı. Bu fark aşk gibi acı gibi hislerde kapanıp ortaklaşabiliyor. Bu ortaklaşmayı döneme bağlamak mı doğru olur, yoksa kuşak farkı da olsa kadın olarak acılarımız, anılarımız birdir diyebilir miyiz?

Kadın olarak anılarımız, acılarımız ortak. Hiçbir dönem değişmiyor. Yazar o kadar güzel yazmış ki… İki şehirli kadın aslında. Biri göçmen biri İstanbullu. Bu iki kadını da iki Anadolulu erkekle buluşturmuş yazar. Birini Karslı birini Urfalı bir erkekle. Tamamen kendi kültürlerine zıt. Herkes kendi sosyolojisi ve kendi kültürel çevresi içerisinde tanışmış, o ilişkiyi kurmuş… Hep benzerlikler var. Mesela Feriha bir yerde diyor ki; “Öyle güzelliğim de yok benim.” Hayatı boyunca hep ezildiği için kendini buna inandırmış. Bir lokma, bir hırka yaşamak, bir ev satın almak, akmayan bir dam için o kadar çalışmış ki kadın olduğunu fark etmemiş bile. Belki Sadece Urfalı Mahmut’layken kadınlığını hatırlamış. Hiçbir zaman da kendini güzel görmemiş. Kimse de ona “sen güzelsin” dememiş. Güneş de öyle söylüyor, “Ben babama benziyorum. Annem kadar havalı ve güzel değilim.” Yazar bu kadınların hikâyesindeki benzeşmeyi anlatmak istemiş. Ben de bu ortaklığın öne çıkmasına çok çabaladım. Hem yaş olarak hem kültürel hem sosyolojik olarak iki farklı kadın var ortada ama çok da fazla benzerlikleri var. Yaşanmışlık böyle bir şey. Hayat böyle bir şey. Herkes ölüyor mesela, bu bir gerçek. Zengin de ölüyor fakir de… Bunlar hayatın dengesi.

Kendi tiyatrosunu da kurmuş bir isim olarak özel tiyatroyla şehir tiyatrolarının arasında ne gibi farklar bulunuyor? Özellikle oyun tercihleri, prova süreci gibi…

Ben her dönem dışarıda da iş üreten biriyim. Sadece bir kurum tiyatrosunda memur olmayı seçmedim. Tiyatrocuyum ve bunu her yerde yapabilirim. 1995’li yıllardan bu yana hep bir tiyatro kuran, tiyatroyu bir taraftan batıran sonra yeniden tiyatro kuran ve hiç vazgeçmeyen biriyim. 2015 yılında Komşuda Tiyatro adında bir tiyatro kurdum. İlk olarak orada kendi yazdığım oyunda Shakespeare’in Kerimeleri’ni, Gezi’den sonraki Türkiye’yi anlattım. Sonra Maskkara Tiyatro’yla, Aksaray’daki Su Gösteri Sanatları Sahnesi’yle ortak bir prodüksiyon olarak Şenay Tanrıvermiş’in yazdığı Cumartesi Anneleri’ni anlatan Ev Yapımı Eylem oyununu yaptım. Provalar Aksaray’da gerçekleşti. Hiçbir konforumuz yoktu. Bir kere seyirciye ulaşmak başlı başına sorun. Tiyatroyu oluşturmak, zemini hazırlamak vs. Maskkara Tiyatro, tiyatrocu dostlarım çok yardımcı oldu tabii. Ne istediysem ellerinden geleni yaptılar. Ben o oyunun yönetmeni, oyuncusuyum ama oyun bitince aynı zamanda dekorumu da taşıyorum, bavulumu da hazırlıyorum. “Ben Hülya Karakaş’ım ben böyle şeyleri yapmam!” diye bir şey yok. Yok efendim, ben tiyatrocuyum, her şeyi yaparım. Elbette özel tiyatro yapmak zor. Fakat bence o zor koşullarda yapılan tiyatronun çok değeri oluyor. Şehir tiyatrolarında da bu yüzden her şeyi sahiplenirim. Burası kurum tiyatrosu diye bakmam. Aksesuarından dekoruna neresinde ne defo var onu görmek isterim. Bu özel tiyatro tecrübesinden geliyor. Tabii ki şehir tiyatrolarında büyük bir olanak var. Herkes senin iyi bir iş çıkarman için tüm imkânları kullanıyor, yardımcı oluyor. Bu tabii insana sunulan bir nimet, bunun farkındayım ve değerini çok iyi biliyorum. Buradaki o konforu iyi kullanmaya ve kıymetini vermeye çalışıyorum. Dışarıda tiyatro yapan arkadaşlarım ile kurum tiyatrosunda çalışan arkadaşlarımı hem kurumsal hem çalışma koşulları olarak kıyaslamak ayıp olur diye düşünüyorum. Çünkü büyük farklar var.

Biraz da Nezihe Meriç’ten konuşalım istiyorum. Bildiğim kadarıyla bir dostluğunuz da var… Sizi Meriç’in kalemine çeken unsurlar nedir?

Evet, bir dostluğumuz var. Nezihe Meriç, kadın hikâyelerini yazarken çok az oyun yazmış. Şimdi 80’lerin ortasında veya 60’lardan sonra diyelim… Türk edebiyatında tiyatro eseri üreten insanlar bence çok kıymetli insanlar, çok iyi oyunlar yazmışlar. Ben repertuarda yerli yazarların daha fazla tercih edilmesini, sahneye konmasını önemseyen isimlerden biriyim. Mümkün olduğunca yerli yazar ve kadınların oyununu yapmaya çalışıyorum. Bunu bir sorumluluk olarak görüyorum. Aklımın erdiğince, yeteneğim elverdiğince bundan da vazgeçmeye niyetli değilim. Nezihe Meriç’in bendeki farklılığı dilindeki sıcaklık. Seyirciyle çok kolay buluşan bir dili var. Bu ülkenin insanını çok iyi tanıyor. Bu ülkenin kadınlarının şifresini çözmüş bir kadın. Nezihe Meriç bu ülkenin yetiştirdiği en önemli feministlerden biri ama o bunu hiçbir zaman göze sokmadı, böyle bir tavrını hiç görmedik. Bence onu kıymetli kılan da bu. Çok önemli bir edebiyatçı. Hikâyeciliğin en üst noktalarından biri. Benim onunla ilişkim hiçbir zaman bitmedi. 20 yıl önce Çın Sabahta’yı yaptım, ölümünden sonra da onun hikâyelerinden Neşet Ertaş türküleriyle “Aşk Halleri” adında bir oyun uyarladım. O kadar birbiriyle örtüşen bir şeydi ki o türküler ile Meriç’in kalemi. Şimdi ölümünün de 10. yılı. O yüzden çok önemli bir edebiyatçının yeniden seyirciyle buluşmasının vakti gelmiş diye düşündüm hem de dostum Nezim’i 2020 yılında sahnede anmak istedim.

Afife Jale’nin binbir mücadele ve ısrarıyla tiyatroda kadınlara açtığı bir yol hepimizce malum. Siz de tiyatronun her alanındasınız. Bu sanatın sizin için, bir kadın olarak güzel ve zorlayıcı yanları neler?

O kadar zor şeyler yaşandı ki… 50’li yaşlara geldim, hâlâ yaşanıyor. Artık bunların bitmiş olması gerekiyor değil mi? Kabul görmüş olman gerekiyor değil mi? Asla! Bir kadın olduğun için öyle kolay kabul görmüyorsun. Çok eril bir meslek tiyatro mesleği. Hiç dışarıdan göründüğü gibi değil. Sanat ortamı, kültür ortamı gibi gözükse de hiç öyle değil. Şehir tiyatrolarında ilk mobbing davasını açmış bir kadınım ben. Bu kurumun bir erkek genel sanat yönetmenine karşı. Bir kere ben tiyatroda yönetmenlik alanına el attım. Bence bütün düşmanlık buradan kaynaklanıyor. Benim sivri dilimden kaynaklanıyor. Ben erkek meslektaşımla cinsiyet üzerinden kendimi kıyaslamam bile, sadece meslektaş olarak bakarım. O erkeği yüceltmem. Yani bu yönetme mesleği hep onlara mı? Hayatın dengesinde sadece erkekler mi yönetmenlik yapar diye bir kaide var? Hayır! Bu bir yetenek meselesidir. Bilgidir, donanımdır, cinsiyet üstüdür; sanat öyle bir şeydir. Varsa bir beceri yaparsın, yapamazsan da yok olup gidersin. Buna heves eden erkekler de var kadınlar da ama bugün adını bile hatırlamıyoruz kimisinin. Ben hiç öyle bakmadım. Ben yapabilirim dedim ve bunu yapmak için mücadeleye başladım. Neden bir erkek mücadele etmiyor da neden kadınlar ediyor? Yazarlık için de öyle. Diyelim ben yazarken 15 gün kendimi kapatıyorum bir yere. Virginia Woolf misali ya bir odam olmasaydı… Kadın için hep bir sorumluluk hali… Yemek yapılması gerekiyor evde veya başka bir şey… Aslında hiçbir şeyi rahat, pratik bir şekilde çözemiyorsunuz. Hayatın kadına dayattığı birtakım zorluklar var. Çok dramatize etmek istemiyorum ama çok mücadele ettim. Bu yüzden de diyorum ki bu benim tırnaklarımla kazıyarak elde ettiğim bir alan ve size bu alanı öyle kolay teslim etmem. Onun için hayat seni yeteri kadar sert biri haline getiriyor. Güvenli hissetmediğin ortamlarda kendini kapatabiliyorsun. Anca rahat istediğin alanda kendin gibi olabiliyorsun. Böyle olunca da seni herkes tanıyamıyor vs. Ben yine diyorum büyük bir emek verdim, bu emeğime kimsenin göz dikmesine izin vermeyeceğim kusura bakmasınlar. Bir de niye kadına sadece oyunculuk mesleği biçiliyor? Niye, ne yapacağımı onlara mı soracağım? Birinin iznini mi almam gerekiyor? İnsan bir metni okur ve üstüne hayal kurar. Kim bizim hayallerimize sınır koyabilir ki?

Bu ay 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü kapsıyor. Son olarak bu vesileyle neler söylemek istersiniz?

Bence bu ülkenin bir süredir en önemli konusu kadın şiddeti, çocuk istismarı ve kadın çocuk meselesinin ivedilikle çözülmesi. Bu nasıl olur bilmiyorum… Bu bir bilinç meselesi tabii. Erkeklerin, kadınların bilinçlenmesi gerekiyor. Kadınların erkek çocuklarını yetiştirmesi ve erkeklerin de çocuk yetiştirmesi, kız çocuklarına sahip çıkılması, cinsiyet eşitliği bilincini taşıyarak çocuk yetiştirmek vs. Eğitim meselesinin yeniden reform geçirmesi gerekiyor. Bence imam hatiplere değil meslek liselerine ağırlık vermemiz gerekiyor. Çocuklar için güvenli alanlar oluşturmamız gerekiyor. Kadın şiddetinde, güçlünün güçsüzü ezdiği ülke sıralamasında 10 ülke varsa biz onlardan biriyiz ne yazık ki. Nerede saçma şeylerin listesi var, biz oradayız. Güç neden erkeğe ait ve erkek gücünü neden kadın üzerinde kullanır? Niye kadını güçsüz görür? Bu şiddet sarmalının–belki yanlış bir şey söylüyorum ama– sosyal medyada, televizyonlarda görünür olmasıyla psikopat bir ruh mu çıktı ortaya? Bundan cesaret alıp gidip bir kadına saldırıyorlar mı? “Benim bedenim benim kararım” sloganı neredeyse 10 yıla yaklaşıyor. O dönemde de kadın cinayetleriyle ilgili bir performans yapmıştım Anadolu’daki kadınlarla birlikte. 10 yıl geçti hiçbir şey değişmedi, şaka mı şimdi bu? Biz ne yapabiliriz? Biz zaten uğraşıyoruz sanatçılar olarak. Kadın oyunları yapıyoruz, kadın meselelerine eğilen, bu şiddeti daha görünür kılmak için bir şeyler yapıyoruz. Fakat bu sorun ülkedeki siyasetçilerin de sorunu. Siyasi dile baktığınızda son derece eril ve erkek dili. Bunlar değişmeli. Sürekli “bana kadın gibi bilmem ne yapma,” vurgusu, toplumda da “kadın gibi kırıtma,” “ne öyle kız gibi oynuyorsun,” “aaa pembe çorap mı giydin,” gibi sözler… Niye kız çocuklarına pembe giydiriyoruz erkekler giyemiyor? Belki de burada başlıyor mesele. Yeni kuşak bunu değiştirmeli. Umutlanmak istiyorum fakat bazen öyle bir noktaya geliyoruz ki her kadın cinayetinde bir çentik atıyorum. Bu ne kadar acı veren bir şey. O kadınlara ulaşamıyoruz. Çağdaş Yaşam Derneği’yle mümkün olduğunca böyle bir ilişki götürmeye çalışıyorum. Kız çocuklarını önemsiyorum. Belki de yeni Türkan Saylanlar çıkmalı; bilmiyorum. O da kız çocuklarına ulaşıyor, Doğu’ya gidiyor, okutuyordu, bir alan açıyordu… Birtakım STK’ların büyümesi gerek… Daha geniş ağların kurulması gibi şeyler düşünüyorum…

[1] Kars/Sarıkamış yöresine ait bir türkü. Derleyen: Mustafa Sarısözen, Söz-Beste: Kurbani Kılıç (Âşık Kurbani)