İKİ ARKEOLOĞUN HİKAYESİ: HALET ÇAMBEL VE MERVE KAÇMIŞ

MELİSHAN DEVRİM

Berlin’de Pergamon Müzesi’nde bulunan Esarhaddon Zafer Steli’nin üzerindeki yazıda geleceğe dair bir öngörü ve komik bir lanet bulunur:

“Her kim bu steli yok ederse ya da benim ismimi silip üstüne kendi ismini yazarsa veya bunu toprak altında ya da su altında bırakırsa veya ateşe verip yakarsa ya da stelimi göze görünmeyecek bir yere koyarsa… Mücadele ve savaş tanrıçası İştar onun erkekliğini yok etsin (o bir kadına dönüşsün); İştar onu düşmanlarının önünde eli kolu bağlı bıraksın.”[1]

1888’de Gaziantep’teki Zincirli Höyük’te bulunan bu stel, Firavun Taharqa’yı ikinci defa yenen Esarhaddon’un kazandığı zafer anısına, milattan önce yedinci yüzyılda dikilmişti. Kendini, “Asur Kralı, Babil Kralı, Sümer ve Akad Kralı, Mısır ve Kush Kralı, Dünyanın Dört bir Köşesinin Kralı, Evrenin Kralı” olarak tanımlıyordu. Ele geçirdiği yerlerdeki köylüleri bile öldürtüp kesilen kafaları üst üste dizdirecek kadar acımasız bir kraldı. Stelde Esarhaddon’un karşısında diz çökmüş haldeki iki küçük figür, onun yendiği ve vasalı haline getirdiği iki hükümdarı temsil eder.

Babası Sennacherib’in ölümünden sonra tahta geçen Yeni Asur devletinin kralı Esarhaddon, milattan önce 671’de Mısır’ı fethetmesiyle o döneme kadarki en büyük imparatorluğu kurdu ve babasının yıktığı Babil kentini yeniden inşa etti. Milattan önce 681 ile 669 arasında devam eden iktidarı boyunca sürekli isyanlar ve darbe girişimleriyle uğraşmak zorunda kalıp imparatorluğunu daha da büyüttü ancak bu esnada en yakınlarından bile şüphe duyacak kadar paranoyak hale geldi. Kudretinin son derece farkında olmasınarağmen Esarhaddon’un, diktirdiği zafer steline böyle bir lanet yazdırmış olması onun paranoyasının kanıtı kabul edilir.

Esarhaddon, yaşadığı dönemde kazandığı tüm zaferlere rağmen gelecekte bir gün isminin kaybolup gidebileceğini, zaferlerinin unutulacağını, steline zarar verilebileceğini öngörebilmiş, kısacası ölümlü olduğunun ve gelecekte bir gün tarihin tozlu sayfalarında kaybolup gidebileceğinin bilincinde gibidir. Onun steline zarar verecek kişiyi erkekliğini kaybetmekle lanetlemesi ise o dönemde ‘cihan hakimi’ olmuş bir erkek için bile en korkunç şeyin ‘kadına dönüşmek’ olduğunu gösterir. Esarhaddon’un, anısına mezar anıtı diktirdiği bir kraliçesi olmasının yanı sıra geniş bir haremi vardır ve farklı kadınlardan doğan çocuklarıyla onların torunları, aynı topraklarda hüküm sürmeye devam ederler. Esarhaddon’un düşmanlarını erkekliklerini kaybetmekle lanetlemiş olması, dönemin kadına bakış açısını anlamamızı da sağlar.

Esarhaddon’un 3,5 metrelik zafer steli, bugün Pergamon Müzesi’nde kırık şekilde sergilenmektedir. Sadece parçalanarak götürülen bu stel değil, İştar Kapısı, Milet antik kentinin çarşı kapısı, Pergamon Zeus Sunağı gibi devasa eserlerin nasıl olup da Berlin’deki bir müzeye taşındığı ayrı bir konudur. Efes antik kentinin en kıymetli eserlerinin 2.Abdülhamit tarafından hediye edildiği düşünülürse aslında Pergamon Müzesi’nde bulunan eserlerin ‘kurtarılmış’ olduğu bile söylenebilir.

1860’larda Schliemann’ın Truva’yı kazmaya başladığı dönemde Osmanlı topraklarında bulunan antik eserlerin yurt dışına götürülmesi yasak değildi. Bu eserlerin insanlığın ortak kültür mirası olduğu ve bulundukları yerde korunmaları gerektiğine dair bilince ancak 1870’lerden sonra Osman Hamdi Bey sayesinde ulaşıldı. Ancak o zamana kadar, Anadolu’nun göbeğinde daha birkaç yüzyıl önce Anadolu Selçuklular tarafından yapılmış kervansaraylar bile harabeye dönmüştü. Anadolu halkı, ev ya da cami yapması gerektiğinde, kullanılmayan yapıların taşlarını ve tuğlalarını söküp kullanmakta hiçbir sakınca görmezdi. Kısacası Anadolu topraklarında eski eserlerin korunmasına dair sorumluluk bilinci hiç olmamıştı çünkü fakirlik içinde hayatta kalma mücadelesi verirken hiç kimsenin bir kervansarayın ‘kıymetli’ olduğunu düşünmeye takati olamazdı.

Anadolu’nun en değerli eserlerinin Avrupa’daki müzelere götürülmesinden yaklaşık 100 yıl sonra, 1916’da Berlin’de doğan arkeolog Halet Çambel, 1960’ta İstanbul Üniversitesi’nde Prehistorya Anabilim Dalı’nı kurdu. Daha öncesinde Fransa hükümetinden aldığı bursla Sorbonne Üniversitesi’nde arkeoloji eğitimi almış olan Çambel, Yazılıkaya – Midas’tan Karatepe Aslantaş kazılarına kadar, Anadolu’nun en önemli antik kentlerinin sırlarının çözülmesinde rol oynadı. 2.Dünya Savaşı yıllarını yaşadığı gibi Türkiye’nin 1960 Darbesi dönemini de gördü. 1960 Darbesi’nden sonra Almanya’ya gidip ders veren Çambel, 1963’te Türkiye’ye dönüp yeniden Prehistorya Kürsüsü Başkanlığı’nı üstlendi.

Çambel’in mesleki kariyeri haricinde, ‘müseccel’ komünist mimar eşi Nail Çakırhan ile başardıkları da ayrıca söz etmeye değer. Prehistorya kavramının daha yeni ülkeye geldiği bir dönemde Çambel, Karatepe – Aslantaş kentinin kalıntılarını, bulundukları yerde koruma altına almayı, eşinin desteğiyle başardı. Buradaki eserler hem çivi yazısı hem de hiyeroglifle iki dilli olarak yazıldığından, bu dillerin çözülmesi için eserlerin korunması büyük önem taşıyordu. Çambel, bu eserlerin yerlerinden sökülüp uzaktaki bir müzeye taşınmasını savunmak yerine, eşiyle birlikte kentin üzerine bir koruma çatısı inşa etti. Ceyhan Nehri’nin çevresine dağılmış durumdaki yazıt parçalarını toplayıp birleştirerek eser sayısını çoğalttı ve Karatepe’yi Türkiye’nin ilk açık hava müzesine dönüştürdü. 1960 Darbesi’nden sonra kurulan Devlet Planlama Teşkilatı, Çukurova’nın sanayi, tarım ve turizme açılmasına karar verdiğinde bölgedeki kültür varlıklarının belgelenmesi için çalıştı. Seyhan, İrfanlı gibi dönemin büyük barajları antik kentleri sular altında bırakırken Fırat Nehri üzerine planlanan Keban Barajı yapılacağı zaman, Çambel öngörülü davranarak bu bölgedeki eserlerin korunması ve belgelenmesi gerektiği konusunda devleti ikna etmeyi başardı.

Yaptırdığı zafer stelini sular altında bırakmaya kalkacakdüşmanlarını kadına dönüşmekle lanetleyen Esarhaddon gibi kadim kralların kentlerini kurtarmaya çalışan kişinin, bir ‘kadın’ olması ironik değil mi?

Aslına bakılırsa Halet Çambel, geç Osmanlı ve Erken Cumhuriyet dönemi açısından ‘aristokrat’ sayılabilecek bir aileden geliyordu. Para kazanma kaygısı olmadan sevdiği meslekle ilgili yurt dışında eğitim alabilmişti. Aynı dönemdeki Erken Cumhuriyet döneminin kadınları arasında onunkine benzeyen pek çok başarı hikâyesi bulabiliriz. Kadın hareketi açısından bakıldığında, kadınların güçlenmesini sağlamak için yapılması gereken şey tarihin tozlu sayfalarından ‘başarı’ hikâyeleri bulmak mıdır, yoksa başaramadıklarımızla yüzleşip eksiklerimizi gidermek midir? Halet Çambel açısından bakarsak onun başarıları nelerdir? Prehistorya bölümünü kurmuştur. Peki neden rektör ya da dekan olmamıştır? Türkiye’de kadınların üniversitelerde yönetici seviyesine çıkma oranı neden düşüktür? Üsküp’teki St.Cyril ve Methodius Üniversitesi’nin felsefe fakültesinin, Kuzey Makedonya’nın komünist döneminden bugüne kadar 3 tane kadın dekanı olabilmişken 2019 yılı verilerine göre Türkiye’deki 206 üniversitedeki kadın dekan oranı %18, kadın rektör oranı sadece %9’dur. Demek ki Türkiye’deki kadınların bireysel başarılar peşinde koşmaya değil, birbirlerine destek olarak alanlarını genişletmeye ihtiyacı vardır.

Halet Çambel’e dönecek olursak, onun akademik başarıları haricinde asıl başarısı, arkeolojik eserleri bulundukları yerde koruma bilincini yaygınlaştırmaya çalışmasıdır çünkü arkeolojik eserler bulundukları yerden, yani bağlamlarından koparıldıklarında bilgi eksikliği oluşur. Bulunan bir antik kentin uzak çevresinin ve çevresinden geçen yolların da araştırılması, o kenti kurmuş olanların ticari ve sosyal ilişkilerine dair daha doğru bilgi edinmemizi sağlar. Ne yazık ki Türkiye, son dönemde bu bilimsel bakış açısının tam tersi bir istikamete doğru ilerlemektedir.

Neden ters istikamette olduğumuzu anlamak için birkaç istatistiğe bakalım. TÜİK’in 2018 yılı istatistiklerine göre[2] Kültür ve Turizm Bakanlığı’na bağlı devlet müzelerinin sayısı 200. Bu rakam hiç de az değil. Özel müzelerin sayısı ise son beş yılda ciddi bir artış göstererek 2018’de 251’e ulaşmış durumda. 200 devlet müzesi ile 251 özel müze koleksiyonunda bulunan eserlerin toplam sayısı 3,7 milyona ulaşıyor. Özel müzelerin elinde sadece 396.457 eser bulunuyor.  Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın 2018 yılı verilerine göre devletin elinde bulunan 3,3 milyon eserin 840 bini arkeolojik eserler; 300 bine yakını etnografik nitelik taşıyan eserler; 118 bini tabletler; 2 milyona yakını ise sikkelerden oluşuyor. Sikkeleri bir kenara bırakırsak, 840 bin arkeolojik eserle, en az 200 tane daha müze açabilecek materyale sahip olduğumuz söylenebilir.

Peki arkeoloji açısından faydalı olan şey, bulunan eserleri müzelerin ve depoların içine tıkmak mıdır, yoksa eserleri bulundukları yerde korumaya özen göstererek antik kentleri turizm merkezine dönüştürmek midir? 21 Kasım 2019’da British Museum’da sergisi açılan Truva kentinin kendisi, 2019’da 566 bin 917 ziyaretçi almış olması bakımından, neden Pamukkale’den bile daha az popüler durumdadır?

Rakamları yurt dışı verileriyle karşılaştırırsak arkeolojiye olan ilgisizliğimiz ortaya çıkar. Roma’daki Colloseum 2018’de 7,4 milyon ziyaret alırken Pompeii’ye 3,6 milyon kişi gitti. Restorasyonuna katkı sağlaması için normal giriş ücreti 30 Euro olan ve her ayın ilk Pazar günü ücretsiz girilebilen Atina’daki Akropolis, 2018’de müzesiyle birlikte 4,5 milyon ziyaretçi çekmiş durumda. Türkiye, elindeki arkeolojik eserlerle birçok lokal veya tematik müze açabileceği gibi, antik kentlerini yeterince tanıtmayı başarsa,teorik olarak Avrupa’daki bu ziyaretçi rakamlarını geçebilecek potansiyele sahip görünmektedir.

Ancak gidişat ve vizyon hiç de bu yönde değildir. Elimizde bu derece kapsamlı bir kültürel miras olmasına rağmen, arkeoloji ve sanat tarihi mezunlarının çoğu işsiz durumdadır.  ÜstelikTürkiye’de hiç kimse,devlet müzesinde çalışan kadın bir arkeoloğunyakın zamanda intihar etmesi karşısında, bir çözüm önerisi sunabilmiş de değildir.

Kültür mirası yönetimi konusunda sadece istatistiklere bakınca sürekli bir yükseliş grafiği görünmesine rağmen gerçek durum böyle midir? 2000’lerin başında baraj suları altında bırakılacağı zaman uluslararası kampanya ile kurtarılan Zeugma antik kentindeki buluntuları yerinden alıp taşımak,istatistiklerde müze sayısı artmış görünsün diye her yere müze açmak, sonra da müzeye taşınmış mozaiklerin üstüne ayakkabıyla basarak basına poz vermek mi bu ülke için faydalı bir vizyondur?Şu sıra, bütün dünyanın gözünün önünde Hasankeyf’i sular altında bırakmak mı bu ülke için faydalı bir vizyondur?

2001’den beri devlet müzesi sayısı artmış olmasına rağmen bu müzeler, yurt dışındaki benzerleri kadar gelişmiş durumda mıdır? Eğer Türkiye’deki müzecilik sistemi düzgün durumda olsaydı,Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nde görev yapan ve sayımda eksik çıkan envanterin zimmetini üstlenmeye zorlandığı iddia edilen Merve Kaçmış neden intihar etsin?

Şimdi, önümüzde mesleğini hayatı olarak gören iki örnek var: Prehistorya bölümünü kuran Erken Cumhuriyet dönemi insanı Halet Çambel ile ‘Yeni Türkiye’yi kurduklarını iddia edenlerin döneminde intihar eden Merve Kaçmış.

Erken Cumhuriyet döneminin varlıklı ailelerinden gelen kadınlar, para kazanmaya ihtiyaçları olmadığı halde son nefeslerine kadar çalışıp, gerektiğinde devletin planlarına itiraz edip bilimsel olanın uygulanmasını talep etme cesaretini göstererek mücadeleden vazgeçmemişken, 21.yüzyılda devlet müzesinde çalışan bir kadın arkeolog, nasıl olup da intihar edecek kadar pes etmiştir? Kültür mirasını sahiplenmeyi ve korumayı görev edinen kadınlar,bugün neden bu kadar umutsuzluğa kapılmış durumdadır?

Bana kalırsa, kadınların umutsuzluğa kapılma lüksü yoktur çünkü kadınlar biyolojik olarak geleceği üretmeye mecburdur. Bunun için birilerinin kürsülerden ‘en az üç çocuk’ diye bağırması gerekmez çünkü bir insanın soyunu devam ettirmesi sadece çocuk yapmasıyla olmaz. Bir insanın soyu, kültürünü sürdürebilirse devam eder. Bu noktada kadınlar, yaptıkları şeyler başkaları tarafından tüketilecek bile olsa üretmeye devam etmeye mecburdur çünkü en temel içgüdüleri üretmektir ve ürettikleri her şey,bütün topluma fayda sağlar.

Kadınların ve bu sayede toplumun güçlendirilmesi için yapılması gereken şey, geçmişteki başarıları bulup bunları nostaljik şekilde yad etmek değil, neyin başarılamadığıyla yüzleşip buna ulaşmayı hedeflemek olmalıdır. Bu noktadan bakıldığında, kültürel miras açısından Türkiye kadar zengin olan bir ülkede bir arkeoloğun intihar edecek kadar çaresizliğe kapılmış olması, toplum olarak hepimizin başarısızlığıdır.

Halet Çambel’in biyografisinin yanına intihar eden arkeoloğunhikâyesini koyduğumuzda, toplum olarak geleceğe bir iz bırakma arzusunu kaybettiğimizi fark edip bunu geri kazanmak için mücadele etmemiz gerektiğini görebiliriz.Şimdi ne yapıyorsak, hayata bir daha gelsek yine aynı şeyleri yapacağımızdan emin olarak yapmaya mecburuz. Umutsuzluğa kapılan birini gördüğümüzde susmamaya ve onunla birlikte mücadele etmeye mecburuz çünkü bir kişinin umutsuzluğu bütün ülkenin mutsuzluğuna dönüşür. Umutsuzluktan kurtulmanın en iyi yolu ise geçmişle yüzleşip ders çıkarmaktan geçer, geçmişteki ‘başarı’ hikâyeleriyle övünmekten değil.

Umutsuzlukla mücadele etmek için, şimdiki zamanda mevcut olan sorunlaraodaklanıp en rasyonel ve sürdürülebilir çözümü bulmaya çalışmamız gerekir.Kendini ‘evrenin efendisi’ sanan KralEsarhaddon gibi, düşmanlarımıza lanet yağdırmanın, uzun vadede bir işe yaramadığı ortadadır.

[1]Pergamon Müzesi’ndeki sesli rehberde, bu stelin tarihçesine ek olarak bu lanetten bahsediliyor. Steldeki metnin tamamı bu linkte mevcut: https://www.kchanson.com/ANCDOCS/meso/victorystele.html

[2]Bu konudaki yeni istatistikler Eylül 2020’de yayınlanacak: http://www.tuik.gov.tr/PreHaberBultenleri.do?id=30596