İKLİM DEĞİŞİKLİĞİ VE KAPİTALİST TARIM-GIDA SİSTEMİ

ATAKAN BÜKE

Görece uzun bir zamandır Türkiye’de gerek siyaset alanının gerekse akademik/entelektüel tartışmaların uzağında yer alan tarım ve gıda ilişkileri, bir süredir yeniden ilgi odağı haline gelmiş durumda. Tohumdan tarımsal araştırma-geliştirme faaliyetlerine, üretim süreçlerinden kamu politikalarına, gıda ürünlerinin küresel ticareti ve dolaşımından tükettiğimiz gıdaların güvenilirliğine, biyoloji ve genetik alanlarından ekoloji ve iklim tartışmalarına, beslenme ve halk sağlığından gıda kültürü ve toplumsal kimlik alanlarına uzanan geniş bir yelpazede tarım ve gıda ilişkileri yoğun bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkıyor.

Bu ilgi artışının zemininde ise tarım-gıda ilişkilerine sermaye nüfuzunun şekillendirdiği önemli değişim dinamikleri yer alıyor. Neoliberal küreselleşme ve metalaşma süreçleri, bu dinamiklerin başında gelmektedir. Başka türlü söyleyecek olursak, kapitalizm koşullarında dahi yirminci yüzyılın son çeyreğine kadar özellikle gıda ürünleri bakımından düşük metalaşma oranlarının gözlendiği ve önemli oranda yerel-yöresel bir karakter taşıyan tarım-gıda ilişkilerinin neoliberal politikalar aracılığıyla metalaşması ve küreselleşmesi, tarım ve gıdayı da toplumsal ve politik iklimin odağına taşımaktadır. Mevcut tarım-gıda ilişkilerinin toplumsal ve ekolojik olarak sürdürülebilir olup olmadığı ise son dönemde yürütülen tartışmaların merkezinde yer alıyor. Bu yazı da gıdanın toplumsal ve politik iklimini şekillendiren neoliberal küreselleşme süreçlerini ve sürdürülebilirlik sorununu, karşı karşıya olduğumuz iklim değişikliği odağında ana hatları ile ele almaya çalışmaktadır.

Burada iklim değişikliği ile kastedilen insanlığın toplumsal serüvenini koşullandıran iklimsel dengelerin, tür olarak insanlığın varlığını tehdit edecek düzeyde bozulmasıdır. Diğer bir ifadeyle, toplumsal ve ekolojik bir kriz olarak kendisini gösteren iklim değişikliğinin geniş çerçevesi, toplum, kültür, ekonomi, siyaset, tarih, ekoloji, vb. alanlara ilişkin yaklaşık 10 bin yıllık insanlık deneyimini olanaklı kılan koşulların hızla ortadan kalkmakta oluşu şeklinde çizilebilir. Bu anlamıyla, iklim değişikliği, kapitalizmin yarattığı ve giderek derinleştirdiği ekolojik krizden ayrı da değildir. Ekolojik dengelere ilişkin son 30 yıllık süreçte doğa bilimlerinde üretilen bilgiler ve veriler oldukça çarpıcıdır. Örneğin “yer sistem bilimleri” alanında geliştirilen “gezegensel sınırlar” kavramı odağında, “geçmiş 12.000 yıl boyunca (Holosen evre) mevcut olan” ve “görece olarak tehlikesiz iklimi ve çevresel koşulları sürdürülebilmek için elzem olarak” görülen “dokuz kritik sınır/eşik” belirlenmiştir.[1] Başında iklim değişikliğinin geldiği bu eşikler şunlardır: (1) İklim değişikliği; (2) Okyanus asitlenmesi; (3) Stratosferdeki ozon eksilmesi; (4) Biyokimyasal akım sınırı (azot ve fosfor döngüleri); (5) Küresel tatlı su kullanımı; (6) Toprak kullanımındaki değişiklikler; (7) Biyoçeşitliliğin azalması; (8) Atmosferik aerosol yüklemesi; ve (9) Kimyasal kirlilik. Burada sıralanan ekolojik dengelerden iklim değişikliği, biyoçeşitlilik ve azot döngüsü alanlarında sürdürülebilirlik eşikleri hâlihazırda aşılmış durumdadır ve bu durum “Dünya sisteminde aşırı kırılmalar” anlamına gelmektedir.[2]

Tarım-gıda ilişkilerinin üretim, dolaşım ve tüketim örüntüleri ise küresel ısınma ve iklim değişikliğinin temel nedenleri arasındadır. İnsan ile doğa arasında bir “uyum” ilişkisi olarak düşünme eğiliminde olduğumuz tarımsal üretim süreçlerinin, doğa koşullarını ve ekolojik dengeleri bozan unsurların başında gelmesi ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir. Oysa tarım ve gıda sektörü, iklim değişikliğine yol açan “antropojenik sera gazları” salınımının başlıca kaynakları olarak karşımıza çıkmaktadır. Yeryüzünden uzaya yayılan ısının bir kısmını soğurarak “sera etkisi” yaratan ve bu yolla küresel ısınmaya neden olan sera gazları, esas olarak karbondioksit, metan ve azot oksittir.[3] Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü’nün (FAO) paylaştığı tahminlere göre bu gazların tarım ve gıda sektörü kaynaklı toplam salınımı 12,3 Gt [gigaton] dolaylarındadır.[4] Başka türlü söyleyecek olursak,  tarım ve gıda sektörü toplam sera gazı salınımının yüzde 26’sını oluşturmakta ve bu oran ile de enerji sektöründen sonra ikinci sırada gelmektedir.[5]

Endüstriyel yemek

Hemen belirtmek gerekir ki giderek artmakta olan tarım-gıda kaynaklı sera gazı salınımı, esas olarak, çok-uluslu tarım-gıda şirketlerinin yön verdiği ve neoliberal politikalar aracılığıyla yerkürenin dört bir yanına dayatılan kapitalist tarım-gıda sisteminin bir eseridir. Kapitalist tarım-gıda sistemi ile kastedilen tarımsal üretim süreçlerinin geri bağlantılarından (makine ve diğer girdilerin temini, araştırma ve geliştirme faaliyetleri, vb.) ileri bağlantılarına (işleme, paketleme, dağıtım, dolaşım, pazarlama, tüketim, vb.) uzanan toplumsal ilişkiler ve örüntülerdir. Kapitalist tarım-gıda sisteminin tarım modeli olan endüstriyel üretime dayalı şirket tarımının motivasyon kaynağı ise ihtiyaçlar doğrultusunda gıda ya da sanayi girdisi üretmek değil, kapitalist ilişkilerin geneline uygun olarak kâr elde etmektir. Diğer bir ifadeyle, üretimin amacı doğa ve ekolojik dengelerle uyum içinde ihtiyaçları karşılamak değil, mümkün olan en kısa sürede sermaye çevrimini tamamlayarak elde edilen kârı daha fazla kâr elde edebilmek için tekrar üretime yatırmaktır. Öyle ki, gıda, kapitalist tarımda ancak bir “yan etki” olarak ortaya çıkar.[6] Piyasa mekanizmaları ve liberal politikalar aracılığıyla kontrol altında tutulan ve perçinlenen bu yönelim ifadesini, “ölçek ekonomisi” iddiasıyla birlikte gelen monokültür temelinde büyük ölçekli yoğun tarımsal üretimde bulmaktadır.

Küresel ticaretin konusu olan ürünlerin geniş arazilerde tek ürün olarak yetiştirildiği monokültür tarım, bir yandan fosil yakıtlara bağımlılık temelinde yoğun enerji kullanarak sera gazları salınımını arttırırken diğer yandan küresel ısınma ve iklim değişikliğine karşı en önemli savunma mekanizmalarından birisi olan biyoçeşitliliği de ortadan kaldırmaktadır. Mekanizasyon süreçleri ile el ele yürüyen monokültür tarımın zemininde tarımsal üretim sürecini ve giderek artan oranda gıda sanayisine girdi haline gelen tarımsal ürünleri, esas olarak çok-uluslu tarım-gıda şirketlerinin ihtiyaçları doğrultusunda standartlaştırma çabası yer almaktadır. Bu standartlaştırma çabası, gıda alanında ise neoliberal politikalar aracılığıyla yaygınlaştırılan gıda standartları, gıda kalitesi ve sertifikasyon gibi uygulamalar biçimini almaktadır. Kâr amacıyla ve standartlaştırma temelinde toprağın sürekli ve yoğun kullanıldığı bu modelde, tarım ve gıda, toplumsal ve ekolojik bağlamından kopartılarak teknik/teknolojik bir konu olarak sunulmaktadır. En gelişkin ifadesini rekolte ve verim hesaplamalarında bulan bu anlayışın izleri, esas olarak kapitalist tarıma alternatif olabilecek üretim yöntemlerinin ve toplumsal ilişkilerin yok edilme süreci olarak işleyen “Yeşil Devrim”, biyoteknoloji ve genetik alanlarındaki gelişmeler, organik ürünlerin sentetik girdilerle ikamesi, akıllı tarım uygulamaları aracılığıyla tarımın giderek dijitalleşmesi, vb. uygulamalarda sürülebilir.

ŞİRKET TARIMININ YARATTIĞI TAHRİBAT

Şirket tarımının yarattığı ekolojik tahribat ve iklim krizi yoğun enerji kullanımı, biyoçeşitlilik kaybı ve standartlaşma ile de sınırlı değildir. Yeraltı ve yerüstü su kaynaklarını büyük bir hızla tüketen sürekli ve yoğun tarımın bir diğer etkisi de toprağın aşınmasıdır. Toprağın ve ürünün değer kaybına sunulan çözüm ise yoğun kimyasal kullanımı olarak karşımıza çıkmaktadır. Kalıntıları tükettiğimiz gıdalara kadar uzanan azot-bazlı tarım kimyasallarının yaygın kullanımı, kapitalist çiftliklerde hayvan gübresi yönetimi ile birlikte azot oksit salınımının ana kaynaklarındandır.[7] Buna bir de kapitalist çiftliklerde gerçekleştirilen hayvan üretimi ve pirinç tarımının yarattığı metan gazı salınımı eklendiğinde tarımsal üretim süreçlerinden kaynaklı sera gazı salınımı daha da çarpıcı boyutlara ulaşmaktadır.[8]

Tarım-gıda ilişkilerinin neoliberal küreselleşmesi, şirket tarımının yaygınlaşmasının yanı sıra gıdanın işleme, dolaşım ve tüketim süreçlerini de uzun meta ve değer zincirlerine dayalı hale getirmiştir. 1990’lardan günümüze uzanan dönemde, sermayenin “ucuz emek” ve “ucuz doğa” arayışı temelinde Güney ülkelerinin pazarlarını çok-uluslu tarım-gıda şirketlerine açmak için hayata geçirdiği düzenlemeler, üreticiyle nihai tüketici arasındaki fiziksel mesafeyi de daha önce hiç olmadığı boyutlarda arttırmıştır. Örneğin Kuzey Amerika ve Avrupa için yapılan hesaplamalar, ortalama bir yemeğin hazırlanabilmesi için yaklaşık 2500 kilometrelik bir mesafenin kat edildiğini göstermektedir.[9] Yoğun enerji kullanımı ile karbon salınımını arttıran gıdanın mekândaki “bu uzun yolculuğuna, zamanda yolculuğunu da eklemek gerekir”, zira Güney ülkelerinin emek yoğun yaş meyve-sebze üretimine zorlandığı uluslararası iş bölümünde “artık hangi mevsimde olduğumuzun da bir önemi yoktur”.[10]

Buraya kadar vurgulamak istediğimiz noktaları toparlayacak olursak, arazi kullanımı, çiftlik hayvanları üretimi, toprak ve azot yönetimi, enerji tüketimi, uzun meta/değer zincirleri ve tüketim örüntüleri ile kapitalist tarım-gıda sistemi giderek yakıcı bir kriz niteliğine bürünen iklim değişikliğinin en önemli nedenlerinden birisidir. Bu noktada iklim değişikliğinin tarım ve gıda ilişkilerine yönelik etkilerine ise ayrıca değinmek gerekir. Diğer bir ifadeyle, kapitalist tarım-gıda sistemi iklim krizini derinleştirirken, iklim değişikliği de kendisini bir tarımsal üretim ve gıda güvencesi krizi olarak göstermektedir. Tarımsal üretimin sıkı sıkıya bağlı olduğu yağış rejimlerini ve sıcaklığı tedricen yeniden şekillendiren iklim değişikliği, öte yandan da fırtına, sel, sıcak hava dalgaları, kuraklık, vb. ekstrem iklim olaylarının görülme sıklığını arttırmaktadır.

Bu çerçevede iklim değişikliğinin başta üretim miktarları olmak üzere tarım-gıda alanında çok yönlü olumsuz etkilerinin olacağı öngörülmektedir. Örneğin FAO, 2017 tarihli Tarım ve Gıdanın Geleceği başlığını taşıyan raporunda farklı iklim koşullarında yetiştirilen buğday, mısır, pirinç ve soya fasulyesi gibi çeşitli ürünlerin rekoltesi üzerine yapılan 1090 farklı araştırmanın meta-analizi sonuçlarına yer vermektedir.[11] Bu sonuçlara göre iklim değişikliğinin uzun dönemde tarımsal üretim ve gıda güvencesi bakımından kritik verim düşüşlerine yol açacağı beklenmektedir.[12] Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli’nin (IPCC) 2014 tarihli raporu ise iklim değişikliğinin kişi başına düşen kalori miktarını düşürerek açlık ve yetersiz beslenme üzerinde “ciddi oranda negatif etki” yaratacağının altını çizmektedir.[13] Bu noktada ayrıca vurgulamak gerekir ki iklim değişikliğinin tarımsal üretim ve gıda güvencesine yönelik etkileri, yalnızca üretim miktarları ile sınırlı da değildir. Örneğin yine FAO’nun paylaştığı bir araştırma sonucuna göre karbondioksit oranının artmasının, buğday, pirinç ve soya fasulyesi gibi kimi ürünlerdeki mineral yoğunluğu seviyesini yüzde 8 oranında düşüreceği öngörülmektedir.[14] Kısacası, iklim değişikliğinin yalnızca gıda arzını ve bu arzın sürekliliğini değil aynı zamanda gıda kalitesini de önemli oranda düşürmesi beklenmektedir. Dahası değişen iklim koşullarının toprak aşınmasını hızlandırmasının yanı sıra zararlı haşerelerde ve hastalıklarda da ciddi artışlar yaratacağı düşünülmektedir.[15]

TOPLUMSAL VE POLİTİK MÜCADELENİN BİR KONUSU

Burada ana hatları ile almaya çalıştığımız iklim değişikliği ve kapitalist tarım-gıda sistemi arasındaki bağlantıların aynı zamanda toplumsal ve politik mücadelelerin konusu olduğu unutulmamalıdır. Başka türlü söyleyecek olursak tarım-gıda ilişkilerinin neoliberal küreselleşme süreci sermaye bakımından sorunsuz bir şekilde yaşanmamıştır. Neoliberal politikalar karşısında yerkürenin güneyinden ve kuzeyinden yükselen ve aynı zamanda kapitalist tarım-gıda sisteminin yarattığı iklim ve ekoloji krizine karşı da öne çıkan direnç ve mücadele noktaları şu şekilde sıralanabilir: Liberal gıda güvencesi politikalarına karşı gıda egemenliği siyaseti; endüstriyel tarım kompleksi ve indirgemeci tarım-gıda ‘bilimlerine’ karşı ekolojik tarım yaklaşımları ve uygulamaları; şirket tarımı karşısında köylü tarımı; hızlı yeme ve tüketme kültürüne (fast food) karşı yavaş gıda (slow food) hareketi; uzun meta ve değer zincirleri içinde üretilen yersiz-yurtsuz gıdalara karşı yerel topluluklara dayanan yerel-bölgesel gıda sistemleri uygulamaları; doğanın tahribatı ve yıkımına karşı ekolojik tarım-gıda sistemleri anlayışları, vb.[16] Burada sıralanan ve listesi uzatılabilecek olan direnç ve mücadele noktalarının politik eğilimleri ve dinamikleri üzerine bir tartışma bu yazının sınırlarını aşmaktadır. Ancak bu yazıyı bitirirken, 21. yüzyılın gerek toplumsal ve politik gerekse ekolojik ikliminin bu mücadeleler ile sınıf siyasetinin sermaye karşısında birleşip birleşemeyeceği sorusu etrafında şekilleneceğini söylemek abartı olmayacaktır.

[1] Fred Magdoff ve John Bellamy Foster, Her Çevrecinin Kapitalizm Hakkında Bilmesi Gerekenler: Kapitalizm ve Çevre Üzerine Bir Rehber, Çeviren: Ö. Aksakal, Patika Yayınları, 2014, s. 13.

[2] a.g.e., s. 15.

[3] Bakınız: http://www.bilimgenc.tubitak.gov.tr/makale/sera-gazlari-nelerdir

[4] FAO, The Future of Food and Agriculture: Trends and Challenges, FAO Yayınları, 2017, s. 41.

[5] a.g.e., s. 41.

[6] Richard Levins, “Why Programs Fail”, Monthly Review, 61(10), 2010: https://monthlyreview.org/2010/03/01/why-programs-fail/

[7] FAO, s. 39.

[8] FAO, s. 39-40.

[9] Jennifer Clapp, Food, Polity Press, 2012, s. 1.

[10] Atakan Büke, “Gıdanın Küreselleşmesi ve Metalaşması”, Çalışma Ortamı, 154, s. 25.

[11] FAO, s. 41-42.

[12] a.g.e., s. 41.

[13] a.g.e., s. 43.

[14] a.g.e., s. 44.

[15] Melike Kuş, Konya’da Tarımın İklim Değişikliği Kırılganlığı ve Çiftçilerin İklimsel Stratejilere Uyum Stratejileri, Basılmamış Doktora Tezi, Yer Sistem Bilimleri, ODTÜ, 2019, s. 1.

[16] Atakan Büke, “21. Yüzyılda Kapitalist Tarım-Gıda Sistemi ve Tarım/Köylü Sorunu Tartışmaları”, Praksis (50), 2019, basımda.