İKLİM KRİZİ İŞÇİ SINIFININ KRİZİ Mİ?

ÖNDER ALGEDİK

1800’ler işçi sınıfının önce atölyeleri doldurduğu, sonrasında da koca fabrikalara geçmeye başladığı o muazzam dönüşümün yüzyılıydı. O dönemde bir çevre sorunu işçi sınıfının doğrudan sorunuydu. Henüz üretim zincirleri bugünkü düzey kadar uzun ve karmaşık değildi. Dolayısıyla çevre kirliliği yaratan bir unsur var ise işçiler doğrudan etkilenen tarafı ve dolayısıyla müdahale edebilen öznesiydi. Yani çevre meselesi işçi sınıfının doğrudan meselesiydi.

Üretim artışı, üretim zincirinin çeşitlenmesi ve gelişmesi, gelişen teknoloji ve getirdiği sermaye birikimi, 20. yüzyılın son çeyreğinde üretim sisteminin parçalanmasında inanılmaz boyutlara ulaştı. Artık fabrikaların kısımları bile parçalanmış, başka coğrafyalara, hatta ülkelere taşınmaya başlamıştı. Öyle ki ürün bir ülkede üretilirken satın alma başka bir ülkede yapılıyor, pazarlama başka, yönetim ise başka bir ülkede yapılabilir hale geldi. Bu durum işçi sınıfının o kolektif üretim ilişkisinin parçalanmasını, dahası üretime yabancılaşmasını daha derinleştirdi. Bugün bile Türkiye’de üretim olmadığını iddia eden söylemler bu yabancılaşmanın örneklerini oluşturmaktadır.

  1. yüzyılda küresel kapitalizmin dünyayı tek bir fabrikaya dönüştürdüğü o resmin içinde kendimizi bulduk. Kapitalizm, hammaddeler, mallar, üretim hatları ve hizmetleri paramparça etti ve kendi ihtiyaçlarına göre yeniden örgütledi. Neo-liberalizmin ortaya çıktığı 80’li yıllara kadar iklim değişikliği mütevazı bir sorundu, eşikler aşılmamıştı. Evet, sanayileşme öncesi atmosferde 1 milyon hava molekülünün içinde sadece 280 parçası karbondioksit molekülüyken yakılan kömür, petrol, gaz, üretilen çimento, yok edilen doğa bu miktarın yükselmesine yol açmıştı. Ama hâlâ, güvenli olan 350 parçacığın altındaydı. Dünyada işçi sınıfı ayaklanmalarının yaşandığı Mayıs 1968’de atmosferdeki karbondioksit miktarı 325,57 parçacığa çıktı. Türkiye’de işçi sınıfının sokaklarda olduğu 15-16 Haziran 1970’de ise güvenli sınırın altında, 327,66 parçacık seviyesindeydi.[1] 

ARTI DEĞER BİRİKİMİ VE SERA GAZLARI BİRİKİMİ

Bilgisayar teknolojisinin gelişmesi ile bazı ürünler üretilebilir hale geldi. Örneğin bugün konuşulan kaya gazı sondaj sistemler tasarımı ve üretimi bilgisayar teknolojisine çok şey borçludur. Geçmiş emeklerin sömürüsünün kümülatif birikimi olan teknoloji, kapitalizme müthiş olanaklar hediye etmişti. Bu birikim daha fazla üretim, daha fazla doğa tahribatı ve toplumsal eşitsizlik demekti. Nitekim Mayıs 1986’da atmosferde bulunan karbondioksit miktarı ilk defa 350 parçacığı aştı. 1987 yılından sonra artık iklim değişikliği güvenli sınırların üstündeydi. Güvenli sınırın keşfi ise 2008 yılında bir grup bilim insanının çalışmasıyla mümkün oldu.

Birincil enerji kaynaklarındaki değişim ve artış

İklim değişikliği, temelde doğa tahribatı ve fosil yakıtların yakılması ile ortaya çıkan, başta karbondioksit olmak üzere sera gazlarının atmosferdeki birikimi ile oluşan sera etkisidir. Burada birikim meselesi önemlidir. Çünkü bir yanma sonucu ortaya çıkan karbondioksit, çürüme ya da gaz kaçağı ile atmosfere karışan metan ve diğer sera gazların birikimi bertaraf edilebilecek, dönüşebilecek kapasiteyi aşınca birikim haline geliyor. Bunun en anlaşılır örneği asfalt ve betondur. Şöyle, çimento üretimi için fosil yakıtlar kullanılır ve bu, üretim aşamasında bile iklim değişikliğine katkı sunar. Sonra beton elde edilir ve döküleceği topraktaki organik yaşam temizlenerek yapının temeli dökülür. Böylece çimento üretimi sabit olsa bile her yıl artan beton yüzey, her yıl azalan organik toprak yüzeyi karşımıza çıkar. Bu daha fazla iklim değişikliği, daha az karbon yutan yeryüzü anlamına gelir.

İklim değiştiren gazların birikimi aslında işçi sınıfının geçmiş kuşaklarının emeğinin birikimi sürecine çok benzer. Bugün uzaya giden uydularda dedelerimizin parmağı yoktur ama onun sömürülen emeği ve el konulan artı değeri ile bu mümkün olmuştur.

Bu birikimsel durumu enerji üstünden açıklayalım. 1970 yılında Türkiye 35 milyon civarında nüfusa sahipti. Bu nüfus ile 10,4 milyon ton kömür, 3,5 milyon ton petrol üretip 4,4 milyon ton petrol ithal ediyordu. Bütün enerji kaynaklarını petrole eşitlersek, tüketimi yaklaşık 18,9 milyon ton eşdeğeri petrol, tep idi.

1980’e gelindiğinde bu tüketimin üstüne 13,1 milyon tep daha eklendi. 1990’da 21 milyon tep, 2000 yılında 27,5 milyon tep eklenirken 2010 yılında 25,3 milyon tep eklendi. Böylece 2010 yılında  tüketim 105,8 milyon tep’e ulaştı. 2017 yılına gelindiğinde 7 yılda 39,5 milyon tep daha fazla üretildi ve tüketildi. Yani 7 yıl içinde 1970 yılındaki toplam tüketimin iki katı, 1980 yılındaki toplam tüketim olan 32 milyon tep’in fazlası eklendi. Çok açık ki üretimdeki bu akıl almaz artış doğanın ve toplumun sömürüsündeki akıl almaz artış ile ilişkilidir.

Enerji işe dönüşerek üretim ve tüketim sarmalına devam etti. Ancak çimento gibi bir üründe durum farklı idi. Çimento sonuçta bir ranta dönüşerek sürse de aslına döküldüğü yerde kalıcı bir felaket sağlayan ürün haline geldi. Türkiye şu an 80 milyon ton civarına çimento üretmekte ve bunda 180 milyon ton hazır beton elde etmekte. Bu üretim Türkiye’de her yıl üretilen 20 milyon ton buğday,12,15 milyon ton domatesten bile çok fazla. Hatta Türkiye’nin 2018 yılında ürettiği meyve, sebze, tahıl gibi bütün tarımsal üretim olan 117 milyon tonun çok üstünde bir üretim. Tarımsal ürünler ertesi yıla kalmıyor, ya da salça, makarna gibi ürünlere dönüşerek kullanım ömrünü biraz daha uzatıyor. Ama betonda bu durum geçerli mi? Dökülen beton her yıl biriktikçe dünyayı kaplıyor.

Şimdi bu miktarı gözümüzde canlandıralım. Bu miktar betonu bir karış, yaklaşık 25 cm kalınlığında döktüğünüzü düşünün. Yaklaşık 300 kilometrekare alan demek. Yani Türkiye’nin beşinci büyük gölü kadar. İznik Gölü kadar bir doğa parçasını yok edin ve oraya bu betonu koyun. Şimdi bunu her yıl yapın. Geçmiş yıllardaki üretimi saymasak bile 2018’de üretin 180 milyon tona bu yıl da 180 milyon ton ve her yıl 180 milyon ton eklediğimizi düşünün. Bu durumda her yıl tarım alanları küçülür, her yıl çimento üretimi kaynaklı seragazları atmosfere salınır, her yıl küçülen doğanın tutacağı karbon miktarı azalır ve toprağı örttüğü için her yağış sel felaketine dönüşür.

İşte bu iklim değişikliğinde gazların birikimin ötesinde dönüşemeyen betonun birikimini anlatır. Siz buna asfaltı, asfaltın kullanımı ile üstünden geçen araçların yakıtını da ekleyin. Bu birikimlerin ortaya koyduğu yıkımın ölçütü olarak atmosferdeki karbondioksit miktarına baktığımızda güvenli sınır olan 350 ppm ile aranın açıldığını görüyoruz. Ağustos 2019’un karbondioksit miktarının 407 parçacık gibi olağan üstü yüksek olduğunu göreceğiz. 

AŞIRI ÜRETİMDEN YIKIMINA ÜRETİME

Bu sürece bir başka boyutu daha eklemek gerekir. O da kapitalizmin o krizleri erteleyici katmerli rant sistemi. Özellikle 80’lerde başlayan özelleştirme ile sermayenin azalan kâr oranları bir süre nefes alabildi. Sonrasında dokunulması bile imkânsız denilen enerji gibi devasa sektörler de özelleştirme listesine eklendi. İşler öyle bir hal aldı ki bir taraftan imar artışı ile yeni kâr alanları sağlandı ve işçi sınıfının birikimleri koşulsuz sermayenin oldu. Böylece işçi sınıfın kuşaklar boyunca sömürttüğü emeği hakkında biricik söz sahibi olma hakkını kaybetti. Dahası sistem geçmiş birikimleri aktarmakla da kalmadı, geleceği de aktardı. Böylece hasta garantili şehir hastaneleri, geçiş garantili köprüler, yolcu garantili havaalanları ortaya çıktı.

Yıkımına üretim tablosu

Bu durum sermayeye inanılmaz bir üretim kapasitesi de sağlıyordu. Ama kapasite toplumsal ihtiyaçlar için değil, kapitalist ihtiyaçlar içindi. Öyleki 15 yıl içinde buğday üretimi pek değişmezken çimento üretimi yüzde 147, mermer üretimi yüzde 273 artarken bulaşık makinesi üretimi ise yüzde 1200 artmıştı. Bu kadar üretim hem yıkım demekti, hemde yıkımı üretim anlamına da geliyordu.

Özelleştirmeler, imar artışı, düşen çevre standartları ile inanılmaz bir sermaye transferi ortaya çıkarken karşılığında halka inanılmaz bir sefalet ve doğa tahribatı kalıyordu. İşçi sınıfı ise tarihinde hiç olmadığı kadar, ihtiyacı için değil, sermaye birikiminin en saçma örnekleri için üretimde emeğini satıyordu. 

İKLİM KRİZİ NE KADAR DERİN

İşçi sınıfının sağladığı inanılmaz üretim kapasitesi ve bunun karşısında emeğin ve doğanın değersizleşmesi bugün krizi ekonomik ve ekolojik olarak derinleştiriyor. Öyleki bugün dünya kapitalizm öncesine göre tam 1°C daha sıcak. 2018 yılı dünyada ölçülmüş en sıcak dördüncü yıl olurken Türkiye’de ölçülmüş en sıcak ikinci yıl oldu. Haziran ayı Avrupa’da ve Türkiye’de ölçülmüş en sıcak yıl olarak kayıtlara geçti. Dahası 2018 yılı aşırı iklim olaylarının en fazla yaşandığı yıllardan biri oldu. 2018 yılında Türkiye’de 1990’larda 10 yılda yaşananlardan daha fazlası bir yılda yaşandı. 1990-1999 arası 673 aşırı iklim olayı yaşanırken 2015’de 959, 2016’da 752 yaşandı. Bu sayı geçen 2018 yılında 840 olay iken 2019 yaz ayları Düzce, Araklı, İstanbul’da yaşanan su baskınları ve Antalya’da yaşanan hortum ile iklim felaketleri, sıcak hava dalgaları ile iddialı bir yıl sinyali veriyor.

Çok açık ki artık aşırı iklim olayları 20 yıl önceki bilimsel raporlardaki gibi daha sık ve daha şiddetli olarak yaşanıyor. 

HÜKÜMETLERİN BİLİMİ 

Ancak bu bile kapitalistlerin umurunda değildi. Öyle ki Ekim 2018’de Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli, IPCC 1,5°C Özel Raporu hazırladı.[2] Rapor küresel sıcaklıkların 1,5°C ile 2°C artması durumundaki farkı inceliyordu. Raporu bütün medya “12 yılımız var” sözleri ile manşetlere taşıdı. Bu bir politikacı için 11 yıl boyunca hiçbir şey yapmama şansı veren nefis bir ifadeydi. İlginç olansa raporun arka sayfalarına sıkıştırılmış bir bilgiydi, geri dönüşü olmayan nokta ya da devrilme noktası (tipping point). Neredeyse 700 sayfalık raporda, sadece üçüncü bölümde üç sayfa buna ayrılmıştı. Ana özetlerde geçmiyordu. Yani koca rapor insanlık için yok oluş noktasını, işin en kritik bilgisini satır aralarına atmıştı. Böylesi önemli bir detay ne basın bülteninde ne de politikacılar için hazırlanan özette yer almadı. Çünkü IPCC hükümetlerin onayını alan bir paneldi ve bu rapor da temmuz ayında hükümetlerin kontrolünden geçmişti.

Hükümetlerin kontrol ettiği bir bilim panelinin söylediklerini ise bu yaz yaşıyoruz. Bitmeyen orman yangınları, tekrarlanan seller ve sıcaklık rekorları geri dönüşü olmayan noktaya geldiğimizi gösteriyor. 

KAPİTALİZM SADECE KRİZ ÜRETİR  

İktisat Nedir kitabında krizlere yer veren Rosa Lüksemburg kapitalizmde insanların ihtiyaçlarını üretmediklerini anlatır. Ortaçağda kölenin hem kendi ihtiyaçları, hem de toprak sahibinin ihtiyacı için ürettiğini betimler. Devamında ise kullandığı cümle aslında çok şeyi anlatır, Lüksemburg “Oysa çağdaş toplum ne istediğini, ne de gereksindiği şeyi üretiyor: KRİZ” der ve aslında noktayı koyar.

1900’lerin başından bu yana kapitalizmin ekonomik krizler yaratacağını biliyorduk. İrlandalı bilim insanı John Tyndall ve İsveçli bilim insanı Svante Arrhenius’un 19. yüzyılda yaptığı çalışmalarla sera gazlarının yerküre sıcaklığı arasındaki ilişkiyi ortaya koyan bir dizi sonuca varmışlardı. Hatta Arrhenius karbondioksit miktarındaki artış ile sıcaklık artışı arasındaki ilişkiyi 1900’lerin başında ortaya koymuştu. Popular Mechanics dergisinin Mart 1912 sayısında yer alan 1911’in Olağanüstü Hava Durumu başlıklı makalesi açık bir şekilde kömürün yanması ve etkilerine dair tahminleri çok net ortaya koyuyordu.

1900’lerin başından bu yana iklim değişikliğini ve yaratacağı krizleri biliyorduk. Çok açık ki kapitalizm ekonomik krizler üretmek zorunda. İklim krizini de üretmek zorunda. Çünkü kapitalizm o sermaye birikimini oluştururken aynı zamanda yoksulluk da üreten bir sistem. 

Onar yıllık dönemler hâlinde aşırı iklim olayları
ortalaması ve 2010 sonrası yıllık sayı.

KRİZİN AŞAMALARI

Bilimin ortaya koyduğu somut olgulara rağmen devletler iklim değişikliği konusunda önce hiç hareket etmediler, sonra ağırdan aldılar. Şimdilerde ise bir şey yapıyorlarmış gibi görünüyorlar. Çünkü neo-liberal devlet “farkındalık” diye bir sektöre işi ihale etti.

  1. yüzyılın başlarından bu yana bilimin ve pek çok kesimin konuya dair bir dizi tartışması varken dünya onlarca yıl bekledi. İlk olarak 1979 yılında Birinci Dünya İklim Konferansı düzenlendi. İkincisi için 11 yıl beklemek gerekti ve 1990 yılında gerçekleşti. Bu arada Hükümetler Arası İklim Değişikliği Paneli (IPCC) 1988 yılında kuruldu.

Bu kadar hareketsiz dönemin ardından ilk adımların yavaşlığı devam etti. 1992’de BM İklim  Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi, 1997 yılında Kyoto Protokolü karara bağandı. Çerçeve Sözleşmesi 1994’de, Protokol ise 2005’de yürürlüğe girdi. Bir sonraki önemli anlaşma için 2015 yılını beklemek gerekti. Ancak geçen sürede Paris Anlaşması sorunu çözmek konusunda son derece kısıtlı, önceki anlaşmalar sisteminin çok ilerisinde olmayan şeyler ortaya koydu. Çok açık ki bu müzakerelerde sendikalar vardı ama işçi sınıfı yoktu. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli gibi organlar vardı ama sınıfın bilim paneli yoktu.

HEM REFORM, HEM DE DEVRİM Mİ?

İklim krizi artık geri dönülmez bir noktada. Yöneticiler bu noktaya kadar sorumluluklarını ertelemeyi çok iyi başardı. Kendi adlarına çalışan bilim panelleri, reklam firmaları, sivil toplum şirketleri ile “insan kaynaklı iklim değişikliği” sözü ardından sığınarak durumu başarı ile idare etti.

Gelinen noktada betonun ve asfaltın dökülmemesi ve bir ağacın bile kesilmemesi gerekiyor. Aynı zamanda her yıl bir miktar arabayı, uçağı ve termik santrali kapatmamız gerekiyor. Aslında bu çok mümkün, işe yaramaz mermer ocaklarını, AVM’leri kapattıkça, biraz da boşa değil verimli üretim, insan için üretim yaparsak verimli yaşama geçtikçe iklimin devrilmesini hızlandırmaktan kurtulabiliriz. Çok açık ki bu dönüşüm bir devrim gibi net olmak durumunda. Ama bu durum reformların da aciliyetini ertelemiyor.

Svante Arrhenius yüzyıl önce fosil yakıtlar ile sıcaklıklar arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. Aynı tarihlerde de Rosa Lüksemburg kapitalizmde krizlerden başka bir şey üretemeyeceğimizi herkese anlattı. Evet, bugün sadece ekonomik krizleri değil, iklim krizlerini ve pek çok ekolojik krizi de biz üretiyoruz. Kazdağları’nda o ağaçları kesen de, 3. Havalimanı için çimento taşıyan da, Salda Gölü için beton tesisler tasarlayan, AVM’leri çalıştıran da bizleriz. Ama tek yaptığımız patronların kriz getiren arzularını tatmin etmek. Bu durum iktidarları güçlendirirken kaybedecekleri şeylerin de korkusunu yarattı. Otokratik rejim denemeleri, ortalıkta gezen troller bu korkunun bir temsili.

2002-2018 arası Türkiye’de halkın cebinden fosil yakıt ithalatı için 606 milyar dolar çıktı. Bir o kadarını da vergi olarak devlete verdi. Bunun karşılığında sadece asfalt-beton ve iklim felaketi aldı. Böylece 90’ların 12,5 katı iklim felaketini 2018’de yaşadık. Karşılığında ne aldık? Kişi başına çeyrek ton buğday üretilen bir ülkede 1 ton çimento, 1 ton asfalt üretildi ve döküldü ve 6,6 ton seragazı atmosfere salındı ve de 33 kilogram plastik de toprağa gömüldü.

İklim meselesi iktidarın meselesi değil belki ama toplumun ve sınıfın meselesi.

[1]https://www.co2.earth/monthly-co2

[2]Rapora erişim için: https://www.ipcc.ch/sr15/