Sözcükten çizgiye, hapishaneden resme, uykudan uyanışa ve varoluşa giden bir yoldur Balaban’ın yolu. İçinden çıktığı toplumu acısıyla, sevinciyle, ironisiyle yansıtma isteği onu resme yönlendirirken, ilk resim öğretmeninin Nâzım Hikmet olması Balaban’daki ressam yanın edebiyatla hep yan yana yürüyeceğinin ipuçlarını verir.

1950’li yıllarda gazete ve dergilerde resimle ilgili çıkan eleştiri ve incelemelerin sayısı artar. Ulusallığı aşmak, uluslararası başarılar kazanmak gündemdedir. Tüm bu yenilikle baş göstermişken, ülkenin gerçekliğini yansıtmaya çalışan resim ve edebiyat da sürmektedir. Resim sanatı bakımından üç sözcükle özetlenebilir: galeri, sergi ve koleksiyonculuk.

Bu yıllarda edebiyatta görülen ‘köy edebiyatı- yenilikçi edebiyat’ ayrışmasının bir benzeri de resim sanatında görülür. Soyut ve figürsüz çalışmaların yanı sıra kırsal yaşama ve doğaya ilişkin çağdaş yorumlar ve çağdaş anlatım yöntemleri araştırılmaya başlanır. Nuri İyem, İbrahim Balaban ve Turgut Zaim gibi isimler, çalışmalarında köy yaşantısını konu alırlar.” (Dirlikyapan, 2013:s.29-30)

Balaban anılarında ilk resim derslerini, Bursa’da Nâzım Hikmet’ten aldığını yazar. Yağlıboya alacak kadar parası olmadığı için boyalarını zeytinyağıyla karıştırarak kullanmıştır. (Balaban, 1998:26) İlerleyen zamanla, Nâzım Hikmet, ressam arkadaşına içinde boyaları ve fırçalarıyla bir sandık hediye eder.[1] Hapishane çıkışı kalacak yeri olmayan Balaban, Nâzım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın evine taşınır ve ilk resim sergisini Nâzım Hikmet’in önerisiyle burada açar. Ancak Celile Hanım, duvarların bu kadar çok tabloyu taşıyamayacağını söyleyerek itiraz etmiş ve sergi beklenenden erken bitmiştir. (Balaban, 1998: 209) Nâzım Hikmet, annesinin Kadıköy’deki evinde eşi Münevver’le birlikte yaşar. Münevver Hanım ile şair arasındaki aşk cezaevi günlerinde başlamıştır. Münevver Hanım’ın eski kocası, d Grubu kurucularından Nurullah Berk, cezaevine gelerek Nâzım Hikmet’i bu aşkı sonlandırması için ikna etmeye çalışmış, yine de bu ilişkinin önüne geçememiştir. (Balaban, 1998: 186)

Yine Balaban’ın aktardığına göre, Celile Hanım, resimlerin Balaban’a ait olmasından kuşkulanır ve oğlu Nâzım Hikmet’i sorguya çeker. Ayrıca evin sürekli konuklarından, Celal Esat Arseven’in eşi, Celile Hanım’ın yaptığı resimleri Balaban’ınkilere benzetince, Celile Hanım, onu bir daha eve davet etmeme kararı alır.

BURSA HAPİSHANESİ SANATÇI MEKÂNI

1941 yılında Bursa Hapishanesi’nde tanışan Nâzım Hikmet ve Balaban birbirinden etkilenirler. “Kuşkulu zat” olarak İbrahim Balaban 1951’de Sivas’ta askerlik yaparken Hasan Hüseyin Korkmazgil (1927-1984), Mehmet Kemal ve Hakkı Torunoplu (1926-1984) ile tanışır. Grafiği andıran kesin çizgileriyle Balaban’ın Bahar tablosu toplumcu gerçekçi çizgide kesiştikleri Nâzım Hikmet’i şiir yazamaya iter. Balaban’ı boyalarla yaptığını Nâzım Hikmet imgelerle verir: “kaymak gibi bulut, mavi ve serin dağlar, kırmızı ağızlı tilki” Aynı kitapta, Balaban’ın Mapushane Kapısı ve Harman tablosu üzerine yazdığı şiirler de yer alır.

Balaban Şair Baba ve Damdakiler resminde yaşadığı günleri resim diliyle anlatır. Resim fiziksel ve tinsel olarak ortadan ikiye bölünmüştür. Alt bölümde, Balaban, ustası Nâzım’ın bir portresini yapmaktadır. Sağ alt köşedeki çıplak model de bir başka gerçekliğe işaret eder. Balaban, Akademi’de çıplak modelden çalışıldığını öğrenince, çevresindekileri ikna ederek soyunmalarını sağlar. Bunlardan birisi de kendisiyle birlikte hapishanede yatan eniştesidir. Enişte, çıplak modellik sonrasında zatürre olduğu için on gün revirde yatmak zorunda kalmıştır. Birkaç tutuklu da Balaban’ı izlemektedir. Mekân hapishanedir. Nâzım’ın ve Balaban’ın ellerinin yakınlığı, Nâzım Hikmet’in Balaban’a desteği olarak yorumlanabilir. Balaban için mapushane, ressam olmayı öğrendiği bir okuldur. Ayrıca kimlerin yetiştiği düşünülürse, Bursa Hapishanesi devlet eliyle oluşturulmuş bir sanatçı mahfilidir tanımlaması yanlış olmayacaktır.  Resmin üst bölümünde mapushanenin gerçek yüzünü görürüz. Koğuş ağaları, adembabalar ve birbirini bıçaklayanlar. Balaban’ın ifadesiyle mapushaneye dışardan bakışın resim diliyle yorumudur bu sahne:

Yıl bin dokuz yüz kırk üç. Bir şeyler bulup atıyor ağzına. Bahçede iki adem baba öküzler gibi yayılıyor. Al gözüm, başka birisi, ekmeği kapınca ötekinin elinden, ağzına tıkar tıkmaz yutuyor. Al gözüm, biri bitten ölüyor. İşte gözüm seyreyle bu kovuşta kumar var.” (Balaban, 1965: 42)

Nâzım Hikmet, kendisi de resimle uğraştığı halde, hapishanede İbrahim Balaban’ın yetişmesini sağlamış, ilerleyen zamanda Balaban, Yaşar Kemal’in Köroğlu romanını resimlemiştir. Sanata aynı pencereden bakan sanatçılar  kendiliğinden bir araya gelmekte ve birbirlerinden etkilenmektedirler. Yine bu dönemde eski halk hikâyelerinin yeni bir okumayla gündeme geldiği bilinir. Halkın adaletsizlik karşısında verdiği mücadele, genişletilerek sınıf mücadelesine evrilir.

YAŞAR KEMAL-İBRAHİM BALABAN

Yaşar Kemal ve Balaban, Maya Sanat Galerisi’ndeki sanatçı toplantıların katılan isimler arasındadırlar. Birbirlerini tanımalarının yanı sıra, toplumsal gerçekçi çizgide eserler ortaya koyarlar. Yollarının kesiştiği eserlerden birisi de Köroğlu’dur. Yaşar Kemal, bu destanı, emekçiden yana olan tavırla yeniden yorumlayıp yazarken, Balaban, Köroğlu ve atı arasındaki ilişkiyi kendine özgü tarzıyla yorumlar. Ayrıca ressamın halk yaşamından sahneleri resimlemesinin bir örneğidir bu çalışma.

Yaşar Kemal, Köroğlu efsanesini öyküleştirmiştir. Asıl adı Ruşen Ali olan Köroğlu’nun babası Koca Yusuf, Bolu Beyi hizmetinde çalışan bir seyis başıdır. Babasından hatıra kalan bir atın (öyküde bu at denizden gelmektedir) üç kulunu onun en değerli hazinesidir. İleri görüşlü ve bilgili seyis, sıska ve zayıf tayların gelecekte rüzgârla yarışabilecek denli hızlı olacaklarını görmüş ve kimse anlamasa da onlara özel ilgi göstermiştir.

Padişah, Bolu Bey’inden en iyi üç atını ister. İmparatorlukla arasını düzeltmenin yolunu bulduğuna sevinen Bolu Bey’i Koca Yusuf’a bu isteğini belirtir. Koca Yusuf, Bolu Beyi’nin önüne sıska ve sümüklü üç kulunu getirince, Bolu Beyi hakarete uğradığını düşünür ve Koca Yusuf’un gözlerine mil çektirip, oğluyla onu sürer. Ruşen Ali büyüdüğünde, Koca Yusuf oğlundan kıratı getirmesini ister. Bolu Beyi çelimsiz atların hepsini vermek ister ancak Ruşen Ali yalnızca kıratı alır. Zaman geçer. Tavlada kıratın kardeşlerinin güzelliğini gören Bolu Beyi yaptığı hatayı anlar ve kırata da sahip olmak için baba oğulun peşine düşer. Peşlerindekileri atlatan baba oğul ormana saklanır. Ormanda babasının kulağına sihirli güçler tarafından köpük adı fısıldanır. Ruşen Ali, babasının söylediği bu üç köpüğü içtikten sonra aşık bir yiğide dönüşür. Bolu Beyi’nin kız kardeşi Telli Nigar’ı kaçırıp onunla evlenir ve Çamlıbel’i yurt tutar. Buradan geçen kervanlardan, zengin ve haksız kazançlarla dolu mallara el koyup Çamlıbel’in yoksul halkına dağıtır. Yaptığı bir tür yerli Robin Hoodluktur.

Halk yaşamından konuları ele alan Balaban’ın bu resminde kıratın, iskeleti çıkmıştır, zayıf ve çelimsizdir. Üstünde taşıdığı figür yüceltilmiş ön plana çıkartılmıştır. Köroğlunun yaşlılığının betimlendiği bu resimde ağaçların üstünde süzülen iki figür Çamlıbel’dedir. Öykü boyunca Köroğlu’nun atıyla kurduğu ilişki dikkat çekicidir. Kırat duruma göre şekil değiştirir. Kimi zaman kanatlı bir küheylan kimi zaman da resimdeki gibi uyuz bir eşektir. Köroğlu’nun bedeninin bir parçasıymış gibi hareket eder. Kırat, gizli kanatlarını kimse görmesin diye yanına Köroğlu’ndan başkasını yaklaştırmaz.

BİTİRİRKEN…

Resim öğreten ilk hocanın aynı zamanda şair oluşu, Balaban’ın resim çizgisini etkiler. Belki de en büyük şansı Akademi dışında aldığı eğitimdir. Yani mektepli değil, alaylı oluşudur. İleride katılacağı Yeni Dal grubu da kendisi gibi toplumsal gerçekçi çizgiyi savunan sanatçılardan oluşacaktır. Balaban, Anadolu gerçekliğinin şiirsel yanını kendine özgü çizgilerle yansıtır. Emekçinin özne olduğu yapıtlarında acının ironik yanını bazen çizgilerle bazen de kendi kaleme aldığı metinlerle oluşturur.

“Dünyaya gelebilmek kolay, durabilmesi zormuş üstünde… Resimlerim olmasaydı, beni uyandırmasaydılar, ben hâlâ uykudaydım.”(Balaban, 1965: 34) der sanatçı. Tıpkı, resmini yaptığı Köroğlu gibi, görünen her zaman bize gerçekliği vermez. Uyuz bir eşeğe benzeyen at, bir küheylan gücü taşır. Hapishane, tüm yaşanan acıların ötesinde bir okuldur. Görünen yanıltır. Balaban’ın eserlerindeki fantastik, öyküleyici üslup bu nedenle önemli bir gerçekliği yansıtır: Emeğin sihirli gücünü.

KAYNAKÇA

-Balaban, İbrahim; Nâzım Hikmet ve Biz, Milliyet Yayınları, İstanbul, 1998.

-Balaban, İz, İmece Yayınları, Ankara, 1965.

-Çolak, İnci Aydın; Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Resim ve Edebiyatta Paylaşılan Ortak Dil, MSGSÜ, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yayımlanmamış Doktora Tezi, İstanbul, 2017.

-Dirlikyapan, Jale Özata; Kabuğunu Kıran Hikâye- Türk Öykücülüğünde 1950 Kuşağı, Metis Yayınları, İstanbul, 2013.

-Kemal, Yaşar; Üç Anadolu Efsanesi- Köroğlu Karacaoğlan Alageyik, YKY, İstanbul, 2004.

*Bu yazı “Tanzimat’tan Cumhuriyet’e Resim ve Edebiyatta Ortak Dil” başlıklı doktora tezinden düzenlenerek alınmıştır.

[1] Aynı cezaevinde Orhan Kemal de yatmıştır. Nâzım Hikmet’in olumlu yönlendirmeleri ve desteğiyle Bursa Hapishanesi, aydın yetiştiren bir okula dönüşmüştür.