İşçi mektupları ve röportajlarında Manves City:

“HER YER MANVES, HER YER SÖMÜRÜ”

SEVDA KARACA

Latife Tekin 9 yıl aradan sonra yazdığı Manves City için verdiği çeşitli röportajlarda bu kitabıyla “yoksullara borcunu ödediğini” söylüyor. Bir süredir işçi yaşamlarına uzak kaldığını, ama bu kitabı yazmak üzere pek çok sanayi kentinin yoksul mahallesinde yatıp kalktığını, işçilerle bir araya geldiğini, gazeteleri, yerel internet sitelerini taradığını, işçileri ve işçi yaşamlarını bilenlerle görüştüğünü anlatıyor.

Bu arayış, “değişeni ve değişmeyeni bulma ve anlatma çabası”, Manves City’yi işçilerin derdini ve kederini anlatmakla dertli olan bir kitap haline getiriyor. Ki bu, Latife Tekin yazınında şaşılacak bir şey değil, adeta bir düstur. İlk romanı Sevgili Arsız Ölüm’den itibaren, her zaman toplumsalın değişimini, bu değişimin yarattığı sancıları sezdirir yapıtlarında, yoksulu anlatır, yoksulluğa “dil” katar Tekin.

MANVES CİTY NERESİ?

Manves City, Pırasa Ovasında kurulu Erice’de anasının eteğinde onunla işe gide gele arada büyüyen işçi çocuğu Ersel’in, fabrikadaki haksızlıklar karşısında dahil olduğu ve öne çıktığı sendikalaşma sürecinde üzerine atılan bir suçla girdiği cezaevinden 5 yıl sonra çıkıp kasabasına geri dönüşüyle başlıyor. Ersel’in üvey kızı Eda’yı arayışındaki tanıklıklar ve gözlemlerle, fabrikalarda yaşanan değişimi ve değişen işçi yaşamlarını takip ediyoruz roman boyunca. Ersel’in çocukluk arkadaşı Nergis’in kasabanın yerel gazetesinde yazdığı köşe yazılarından ve kitabın sahiciliğine güç katan “öneri kutularına atılan işçi notlarından” izliyoruz değişimin suretini.

Ersel’in çocukluğunda mevsimlik tarım işçilerinin ekmeklerini kazandığı Pırasa Ovası, parsel parsel fabrikalara peşkeş çekilmiş, ekili alan kalmayan ovada içinde binlerce işçinin çalıştığı fabrikalar bitmiş. Bu fabrikalar, Ersel’in çocukluğundaki, hatta 5 yıl önce sendikalaşma mücadelesi verdiği zamanlardaki fabrikalara bile benzemiyor. Ersel’in çocukluk arkadaşı Nergis’in anlatımıyla, “bildikleri esaret şeklini bile geçmişte bırakan” yeni bir esaret düzenidir kurulan. Erice artık Manves City olmuştur; çünkü Manves Holding, kentin tüm hücrelerine –insan hücreleri dahil– kendi imparatorluğunu kurmuştur.

İşçinin boynunu bu esaret kemendine kendi “rızasıyla” uzatmaya iten “verimlilik sistemleriyle” işçi hayatları birer puana dönüşür. Fabrikalar “akıllı fabrikalar” haline geldikçe işçinin robotlaştığı, “kolektif bir bilinçle” oluşturduğu aklının alındığı, yerine neredeyse ancak “deli olunursa” katlanılabilecek bir düzenin getirildiği fabrikalar kurulur. Nereye kafa çevrilse sahibinin Manves olduğu kasabada, insan hayatları da tümüyle Manves’in malı haline gelmiştir. “Mal”laşan işçinin birbiriyle rekabetinden beslenen, birbirine düşmanlığından semiren bu esaret sisteminde çürüme yalnızca fabrikaların içiyle sınırlı değildir elbette; her yer Manves’leştikçe işçinin nefes aralığı evler, ilişkiler, arkadaşlıklar, sevgililikler, komşuluklar da vahşileşir, geleceksiz, işsiz güçsüz, parasız ve çaresiz insanlar birbirine karşı zalimleşir. Herkes herkesin üveyidir, ama “üveylik” bağıyla bağlı yoksullar, bu vahşiliğin ortasında birbirine kol kanat germe gücü ve dayanışmayla yaşamı değiştirme olanağı bulamayacak kadar yoksunlaştırılmıştır “değiştirme” fikrinden, çünkü örgütlülük de ellerinden alınmıştır işçilerin. Latife Tekin insani ilişkilere de yansıyan bu vahşileşmeyi bir röportajında “her yere sirayet eden bir çürüme” olsa da “masumiyeti olan bir kötülük” olarak gördüğünü anlatır.[1] Çünkü aslında müsebbibi işçiler ve yoksullar değil, sömürü çarklarıdır.

Latife Tekin, Erice’nin, nam-ı diğer Manves City’nin neresi olduğunu şöyle ifade ediyor bir röportajında: “Erice, evet somut bir yerdir ama bereketli toprakları kapitalizmin istilasına, yağmasına maruz kalmış her yerdir Erice. Adana’dır, Ege’dir, İzmit’tir, Muğla’dır, İzmir’dir ve dahası… Bir kasaba olmasına bakmayın, artık sanayi diye kurulan, modern görünüp vahşet yaratan yapıların atıklarıyla zehirlenmiş her yer böylesi bir kasabadır.”[2]

MANVES CİTY NASIL ANLATILIR?

Latife Tekin romanlarını imleyen iki önemli şeyden biri yoksulluğun başrol olması ise ikincisi Tekin’in adeta sayıklar gibi, dua eder gibi, masallardan, deyişlerden, türkülerden, atasözlerinden, ilenmelerden “yoksul dili” derleyerek inşa ettiği büyülü, dişil ve oynak dilidir.

Manves City’de yazarın dilinin önceki romanlarına göre daha somut, daha gerçek, daha direkt bir dil haline geldiğini görüyoruz. Bu, romanın “edebi kuruluğu”na ilişkin bir şey değil kesinlikle; daha çok toplumsal dönüşümün bugünkü aşamasında yoksulların maruz kaldıklarının dile yansımasıyla ilgili özel bir seçim.

Latife Tekin “Berci Kristin Çöp Masalları’nı yazarken yoksullar daha umutlu ve neşeliydiler ama Manves City’i yazarken tebessüm edemiyordum. Gördüğüm şey çok ağırdı” diye anlatıyor yazma sürecini[3]. Neşesini ve özgüvenini kaybeden yoksulun dili de neşesini ve özgüvenini kaybetmiş gibidir Manves City’de. Birbiriyle konuşması, birbirine dert anlatması fabrika içinde performans sistemleriyle yasaklanan, çay-tuvalet molaları bile gözetlenenlerin, mesainin öldüren yorgunluğuyla servis içinde kafasını bile kaldıramadan eve varanların, işi elinde tutmak için ne yaşarsa yaşasın sesini yutmak zorunda kalanların takır tukur yaşanan hayatlarının takır tukur dilidir bu. İşçinin kendi hayatını kendi gözünde değersizleştiren kapitalizmin günümüz aşaması, işçiye bir yandan da hiç kavuşamayacağı renkli dünyaların “mobil” izleklerini de sere serpe sunar. Bir başka röportajda Tekin bunu “Dili de duymak ve dinlemek lazım. Ben ‘Berci Kristin’i yazdığım zaman insanlar o büyük göçün heyecanı içindeydi, daha ümitli bir göçtü ama o tabii. O zaman göç çok tazeydi ve köylerinden getirdikleri duru bir Türkçeyi kullanıyorlardı. Şimdi öyle değil. Yani sosyal medyadan, bambaşka dillerden, çok fazla uydurma, çalıntı sözcük var dilde. Dilden ayrı o insanları anlatmak çok mümkün değil,” diye anlatır[4].

Latife Tekin’in daha önceki yapıtlarındaki anlatım derdini soyutlarken söylediği “yoksulların kendine dışarıdan bakmadığı”, yoksulların “kendilerinin dışına çıkıp kendileri hakkında konuşan, düşünen insanlar olmadığı” fikrine katılmak pek mümkün değil. Çünkü yoksulların dili “matbu” bir dil olmayabilir, ancak kendilerini anlatma gücü ve direnci taşıdıkları ve bunu da her fırsatta ortaya serdikleri bir gerçek. Bunu, Latife Tekin’in Manves City’sinde yoksulların, işçilerin yaşamlarına dair anlatılan pek çok şeyi işçi basınında çıkan mektuplardan, röportajlardan, haberlerden okuyabilmemiz de gösteriyor. Her yerden değil, işçi sınıfının “ana özne” olarak var olduğu işçi basınından elbette!

Bu yazıda işçilerin mektuplarında, röportajlarda, haberlerde anlattıkları ile Latife Tekin’in Manves City’si arasında bir bağ kurmak, böylelikle Manves City’nin işçilerin, yoksulların yaşamını matbu bir dile çevirme başarısını ortaya koyarken, bir yandan da kitabın işçi olmak, işçi kadın olmak, işçi çocuğu olmak bağlamında ortaya serdiği gerçekçiliğin örneklerini anlatmak istedim.

“BİLDİK ESARET ŞEKLİNİ BİLE GEÇMİŞTE BIRAKAN” YENİ ESARET DÜZENİ

Emekçileri topraktan kopartıp mülksüzleştiren, güvencesizleştiren, emek gücünü bir patrona satmak zorunda bırakan sistemin işleyebilmesi yani sermaye birikimini sağlayabilmesi için işçiyi disipline edecek –kimi zaman zora, kimi zaman iknaya dayalı– türlü yol ve yöntemlere her gün bir yenisi ekleniyor. Hatta emeği sömürmenin yol ve yöntemlerini araştırmak, geliştirmek üzere İnsan Kaynakları Yönetimi diye bir “bilim” alanı dahi icat edildi. Manves City, işte bu yol ve yöntemleri ortaya sererken, yarattığı zehirlenme ve çürümeyi de apaçık anlatan bir roman.

Manves City’de bu süreç “Uykudan yıkılana kadar çalışmaya zorlandıkları, ‘Her İşe Koşan İşçi’ uygulamasıyla fabrikalar onlar için cehenneme dönmüştü, iş yüküyle borç derdi arasında sıkışıp un ufak olmuşlar. Bu yeni uygulamaya amirler katında HİKİ Kontrol Sistemi deniyordu. Değişimin şiddetini Sincap Karton’da çalıştığı günlerde hissedip yazmıştı Ersel’e, durumu tüm açıklığıyla önüne serip her şeyin nasıl temelden sarsıldığını göstermesi gerekiyordu ona, bildikleri esaret şekli bile geçmişte kalmıştı. HİKİ diye damgalandıktan sonra hak arayıp sormak hayal olmuş. Sürekli gelişim adına dayatılan düzenlemeleri Nergis dile dökebilir ancak.” (14)[5] diye anlatılır.

İşçilerin “bildikleri esaret şeklini bile geçmişte bırakan” bu yeni esaret düzeninde fabrikalarda işçiler amirlerinin talimatıyla gruplara ayrılır, “vardiyalar isim bulma telaşı heyecanıyla dönerken performans notuna göre ücret alacakları karne düzenine geçiliyor. İşçilerin not yükselterek ek gelir sağlama hevesi, ekipler arası üretim yarışına yol açıyor, laf atmayla, sataşmayla kızışan rekabet aydan aya şiddetlenip düşmanlığa dönüşüyordu. Üretim hızlandıkça artıyor, arttıkça hızlanıyordu o arada.” (16)

Biz bu düzeni “Kalite öncüsü olacağız, rekabette geriye düşersek eziliriz, hepimiz aynı gemideyiz ve bu gemi ancak böyle yürür…” diyerek Kaizen denilen ve işçilere “iyileştirme” olarak sunulan uygulamanın olduğu tüm fabrikalarda görürüz. İşçiler bunu anlatır, yazar, söyler.

Manves City bir bakmışsın Gebze olur. Ford Otosan’ın yan sanayisi olan ve yedek parça üreten Dostel Makine’de bir işçi bu uygulamayı “Başlarda ne olduğunu anlayamamıştık ama sonra işin rengi belli oldu. İyileştirme dedikleri işçilerin atılması, robotların işçilerin yerini alması ve patronun cebinin şişmesiymiş. Bu sistemle birlikte işçi iyileştirme için proje sunup puan topluyor, güç bela yüksek puana ulaşan ödüllendiriliyor. Patronun cebine milyonlar girerken, projeyi sunan işçi eğer şanslıysa dağ bisikleti, fotoğraf makinesi ve belki cep telefonu kazanabiliyor. Ama sonra işe döndüğünde bakıyor ki karşıda çalışan arkadaşı bu iyileştirmeyle birlikte gönderilmiş…” diye anlatır.[6]

Manves City’de “Sabah karanlığında fabrikaya girip gece karanlığında dışarı süzüldükleri eski günleri arıyordu insanlar, incitilmenin, kırılmanın da ötesinde kelimelerin yetersiz kaldığı bir durum yaşanıyor. Verimliliği artırmak için geliştirilen yöntemler hakkında saatlerce konuşabilirdi Nergis. Yaratılan yeni yollar, işçinin işçiyle yarıştırıldığı çadır atölyelerden, işçinin makinelerle yarıştırılıp dövüştürüldüğü üretim arenasına varıp uzanmıştı. Şimdi artık makinelerin önüne yem olarak atılıyorlardı.” (18) diye anlatılır yaşanan dönüşüm.

Manves City bir bakmışsın İstanbul İkitelli olur. Sinan Ceviz yazar: “LC Waikiki işçilere dağıttığı tanıtım kartlarına yerleştirdiği çiplerle, işçilerin depolar içerisindeki hareketlerini izler. Yani koli kaldırdığı yerde mi, su içmeye ya da lavaboya mı gitmiş, buralarda ne kadar zaman geçirmiş, tüm bunların işçilerin üzerine takılı olması şart olan kartlarla çiplerden takip edilir. Kaizen, namı diğer öneri sistemi kapsamında, LCW’de tüm bölümlerde konulan kutular vasıtası ile öneriler toplanır. Amaç ise işçilerin çalışma koşullarında dikkatlerini çeken önerilerle daha hızlı ve daha çok üretim seviyesini yakalamak. Biliyorlar ki bir bant daha iyi nasıl işler, bunu en iyi işçi görür. Bu nedenle işçileri bu önerileri yapmaya zorluyorlar. Adı tam olarak zorlama; çünkü tüm işçiler bir ay içerisinde kutulara mutlaka öneri atmak zorunda; bu önerilerde başarılı olanlara ise bir dönem puan vermişlerdi, öneri yapmayanların ise puanları düşürülmüştü.”[7] Burada bu kutulara sıkıştırılanın aslında işçinin bilinci olduğu da gözler önüne serilir.

Manves City’de “Tüm üretim hatlarının girişine öneri kutuları konmuştu, kulübe biçiminde, üzerinde mıknatıslı kalem, bölmesinde sincap baskılı kartlar olan, ne çok istek cümlesi yazmıştı o kartlara. – Uygun bulunmamıştır/RET. (17) Cesareti kırık olanlar adına da istek ve önerilerde bulunuyor, vakti yettiğince sıkıntılarını aksettirmeye çabalıyordu, müdürlere mektup yazıyor diye dedikodu bile çıkarmışlardı, gülüşmelere aldırıp da elini çekmemiş, günde beş-altı dilekçe kaleme alıp attığı oluyor kutuya” (18) diye anlatılır öneri kutuları.

Çorlu da bir Manves City’dir. Penti’de çalışan bir kadın işçi “Mesela ‘Bu ürünü şöyle yapsak 10 dakika kazanırız’ gibi öneriler sunarsan ve bu öneriler kabul edilirse sana puan olarak dönüyor. Bu puanlar toplanınca da çeşitli hediyeler veriliyor. Atıyorum, 100 puan olunca bisiklet, 150 puan olunca televizyon” diye özetler kendi Manves’lerini…[8]

SEBİL’DE CİSİMLEŞEN İNSANLIK MÜCADELESİ

Manves City’de Nergis’in Ersel’e yazdığı mektuplardan birinde anlattığı bir sebil hikâyesi var. “Ben hâlâ bizim bölüme sebil aldırmaya uğraşıyorum, o kadar yüksek ısıda çalışan insana 0,5’lik su ne yapar, susuzluktan dilimiz dudağımız çatlıyor, vicdan kalmamış, makinelerin başından ayrılmamız da yasak, gece vardiyasında azıcık dertleşebiliyoruz arada, çay molasında konuşuldu bu…” (16) diye yazar Nergis. Ersel mektubu, “Benim tanıdığım Nergis, o müdüre layık olduğu cevabı verirdi, patronun gücü yetmiyorsa biz işçiler aramızda para toplayıp sebilimizi kendimiz alalım demedin mi peki, insanın güvencesi kırık olunca her şeye boyun eğiyor, bırakıp gitsen de mücadele devam edecek, işe koşulmadan yaşamak haram bize…” (19) diye yanıtlar.

Günde 12-13 saat bir robot gibi çalıştırılıp tüm gün bir bardak suya muhtaç edilmek romanın anlatımının sembolik gücü değildir sadece. Bugün Manvesleşen tüm işçi kentlerinin ünlü fabrikalarında içecek bir bardak su için verilen mücadelenin “işçilerin insan olduğunun kabul edilmesi” mücadelesine dönüşmüş olduğunu görmenin ipucudur bu.

Çorlu’daki Penti fabrikasından işçilerle yapılan röportajda bir işçinin apaçık anlattığı da budur örneğin; “İçme suyumuz fabrikada arıtılan su. Ama işin gerçeği arıtılamıyor su, kirli oluyor. Biz bunun için müdürün yanına gittik. Durum böyle böyle, sebil ve dışarıdan damacana su istiyoruz dedik. Yapmayacaklarını bildiğimizden ‘Hatta sebili siz alın suyu biz alalım’ dedik. ‘Tamam sebil benden, su sizden’ dedi. Şimdi işçiler, çamurlu su içmemek için kendi arasında para toplayıp su alıyor.”[9]

Tuzla’da 600 işçinin çalıştığı, sendikalı bir metal fabrikasından bir kadın işçi yazdığı mektupta şöyle anlatır “sebil” mücadelesini: “Çalıştığımız hat yavaşladığında aceleyle su içmeye gidiyoruz. Sebilden su içebilmek için aynı anda iki düğmeye de basman gerekiyor. Musluktan su oldukça yavaş aktığı için musluğa yanaşmak zorunda kalıyoruz, bu yüzden su içerken ağzımız muslukla temas ediyor. Şimdi, diyeceksiniz ki ‘Neden bardakla içmiyorsunuz?’ Çünkü patron bardakların çok masraf olduğunu söylüyor. Patron için plastik bardakların maliyeti işçinin sağlığından daha önemli. Bu sebilden soğuk su içemiyoruz. Sebillerin değişmesi için çalıştığımız vardiyada imza toplamaya karar verdik. İmza toplarken sendika temsilcileri karşı çıktı.”[10]

Ferrari, Lamborghini, Bentley, Maserati gibi lüks arabaların sayılı üretilen her serisinden oluşan koleksiyonu ve milyarlarca liralık servetiyle meşhur Mehmet Başaran’ın patron olduğu İzmir HABAŞ Demir Çelik’te bir sebilin bile olmaması yansır işçi basınına, üstelik patron çeşmelerden akan suyu bile  “işçiler israf ediyor” diyerek kesmiştir. İşçiler veryansın ederler duruma, sac haddehanesi gibi korkunç sıcaklıkta çalışan işçiler aralarında para toplayarak buzdolabı aldıklarını, ama içine koyacak su bile bulamadıklarını anlatır.[11]

Sebilden temiz bir bardakla, serin bir su içmenin çok görüldüğü örneklere İstanbul Kıraç’taki Baydemirler’den Bursa’daki Renault’a, Kayseri’deki Termikel’e onlarca fabrika ismi ekleyebiliriz ama yerimiz dar. Yine de bilinsin, matbu bir anlatı olarak duruyorlar işçi basınının sayfalarında, işçilerin hafızalarında da…[12]

BEDENE KAZINAN “ÇALIŞMA ACILARI”

Manves City’nin Nergis’inin yüzünde boylu boyunca uzanan bir çizgi vardır –işçiliğin alın yazısı gibi– insani olmayan bir hızda çalışan makinenin attığı façadır o. “Nergis, Ersel’e sorma fırsatı vermeden yüzündeki kesiği gösterip elini makineye kaptırmamaya çalışırken başını ters tarafa savurduğunu, bıçağın kulağından çenesine çizip aktığını” söyleyiverir. (26)
Nergis, “saçından dirseğinden yakalanmaz da başını makinelerin gürültüsünden sıyırabilirse hayatını başka türlü sürdürmeye bakacağını” (19) bir temenni olarak ifade eder. Kocaeli Kartepe’de bir kâğıt fabrikasında başörtüsü makineye kapılan 26 yaşındaki Vildan Altayın kırılan boynu ve geride bıraktığı çocuğu hatırlanır bu satırlarda.[13]

Nergis Manves’teki çalışma koşullarını anlattıkça Tuzla Deri Sanayi’deki bir fabrikanın Çivileme bölümünde 200-300 derece sıcaklıkta çalışan kadınlar gelir akla. Bu sıcaklıkta çalışmaya uygun iş kıyafetleri yerine günlük kıyafetlerle çalışmak zorunda bırakılırlar. Sadece kadınların değil, çocuklarının canıyla da oynanır; içlerinden birinin anlattığı gibi “Hamile bir kadın arkadaşımız, işi değiştirilmeden 8 ay çalıştırıldı. Üstelik hamileliğinin sekizinci ayında bütün fabrika baştan aşağı kimyasallarla yıkandı ve bu kadın zehirli yıkama işine katılmaya zorlandı. Doğum yaptığında oğlunun soluk borusu gelişmemişti, çocuğu aylarca doktora götürdü her gün.”[14]

İşçi kadınların yüzündeki faça izi kadar kalıcıdır çocuklarını uzağa bırakmak zorunda kalmanın izi de. Nasıl ki Manves City’de Nergis başka bir yerde daha insanca ekmek parası kazanmanın derdine düşerken çocuklarını bırakmak zorunda kalmıştır Erice’de, Manvesleşen her yerde de işçi kadınlar, çocuklarını çocukluklarını görmeden büyütürler. Nasıl ki Nergis küçük oğlunun okumasını ister gönlünce, Manvesleşen her yerde işçi kadınlar da tutunur bu hayale, ama nafile!

İstanbul Kıraç bir örnektir Manves’e; eşi iş kazasında sakatlanan, üç çocuk annesi işçi Semra, iki çocuğunu okutabilmek için küçük çocuğunu köye gönderdiğini anlatır bir röportajda. Haftada bir telefonda sesini duyar ancak, ağıt kıyamet doludur görüşme. Semra’nın evi dere yatağında. Dere fabrika atığı kokar. O’nun evi de birçok işçininki gibi tapusuzdur. 4 senedir her yaz “eviniz yıkılacak” diye yazı gelir. Dört senedir eve tadilat yapılamaz. Kiralar yüksektir, başka eve çıkılamaz. 4 senedir çocuklar, her iş makinası gördüğünde evlerini yıkmaya geldiklerini sanırlar. İşçi kadının işçi çocukları evlerini kaybetme korkusuyla yaşar. Semra, 12 yaşındaki kızını yazın fabrikaya götürür. “Bir ay yanımda götürdüm. Bak dedim, kanı beş kuruş etmeyen adamların lafını işitiyorum. Ama ekmek parası. Çocuklarım kimseye muhtaç kalmasın diye katlanıyorum. Bunları gör dedim. ‘Okumak daha iyi’ dedi. Şimdi, ‘3 sene sonra ben liseye gideceğim, beni nasıl okutacaksınız?’ diyor. Çocuğun sinirleri bozuldu. Doktor sinir ilacı yazdı çocuğa.” Kendi çocukları yaşında çocuklar çalışır Semra’nın fabrikasında. Kendi de bazen çocukları çalıştırmayı düşünür. Kıyamaz. “Bir kere dedim, seni çıkarsam okuldan, sen çalışsan durumumuz daha iyi olur, diye. Baktım hastalandı. Doktora götürdüm. Dedim yok. Okumayı çok seviyor.”[15] Kıraç’ın Semrasının, Manves’in Nergisi kadar güçlüdür belagati. Olanağı olsa o da Nergis gibi bir köşe yazabilir “Gönül Penceresi” adında.

DİRENİŞ…

Manves City’de Ersel’in bir patron komplosuyla cezaevine atılmasına varacak işçi direnişi, en başta yan yana duran fabrikalara sıçrayarak ivme kazandığında, bu ivmenin gerekçeleri de çıkar meydana.

Örneğin Manves City’deki Koldün işçisi kadınlar iki üç gün boyunca fabrikadan hiç çıkmadan çalışıp çaput yığınlarının üstünde uyumak zorundadırlar hep.

Tıpkı İstanbul Avcılar’da Aksal fabrikasında çalışan Gülcan ve mesai arkadaşları gibi: “Orada yatmak zorundasın. Merdivene, masanın altına… Nerede yer bulursan oraya; böcek varsa da var. İstemezsen yatma. Sabah sekizde zil çalar, sekiz buçukta işbaşı. Sabah gözlerim açılmıyordu artık. Onda kahvaltı verirlerdi, iki poğaça. Bu iki üç gün böyle giderdi. Sonra bir gece 12’de çıkarıp servisle eve bırakırlardı. Ertesi sabah yeniden…”[16]

Bu şartlara artık yeter deyip sendikalaşmak demek, işten atılmak demek. Ama kadın işçiler, Manves’in ve adlı adınca bugünün gerçek işçi kentlerinin en direngenleri olarak direnişin önüne geçerler.

Manves City’de “Çoğu kadın Koldün işçileri sallanarak caddeye sürüklenmişti. Fren fabrikasında çalışmaya devam eden erkek işçileri protesto etmek için direniş alanına gerdikleri çamaşır ipine etekler, allı morlu şalvarlar asmışlardı. – ‘Size kadın diyeceğiz bundan sonra.’”(42)

Direngenlik ve gözükaralık direnişlerde en çok kadınlarda vücut bulmasına rağmen direnişten kaçmayı “adam olmamaya” bağlamak Manves City’ye özgü değil elbet. Metal Fırtına’nın ülkeyi salladığı 2015 yılında “Sendikal demokrasi ve ücretlerde iyileştirme” talebiyle eylemler yapan Renault işçileri; düşük ücret, ağır çalışma koşulları ve sendikal bürokrasiye isyan ederek üretimi durdurup işyerini işgal ettiğinde, bir kadın işçi elinde bir etekle gelir işgal alanına, fabrika bahçesinin tellerine asar eteği; iş bırakmaktan çekinen işçilere “Yolumuzdan dönenin kıyafeti hazır” der. Renault, TOFAŞ, Ford Otosan, Türk Traktör, Coşkunöz, Mako, Ototrim, ORS Rulman… Binlerce işçi, sendikal bürokrasi ve sömürüye öfkelerini şalteri indirerek gösterdiğinde, işçilerin aileleri de direnişe destek için toplanırlar. TOFAŞ’ta eşi çalışan bir kadın “Direnişi satarlarsa allı güllü etek dikeceğim onlara” der muhabire.[17] Kadın oldukları için iki kat ezilen ve her türden eziyete katlanmak zorunda bırakılan kadınların kafalarına vura vura belletilen “kadınlık ve erkeklik” kodlarının bir yansıması olarak değerlendirilebilir elbet bu. Ama bir yandan da toplumsalın egemen kodlarından azade bir var oluşun ancak hareket halinde değiştirilebileceğinin de örneğidir bu yaşananlar. Mesela, metal fabrikalarında çalışan ve direnişe katılan kadın işçiler, Metal Fırtına döneminden çıkardığı derslerle “eşitliğin” kendi kendine olmayacağını görüp, patron ve sendikal bürokrasi baskısının üzerine eşlerin, babaların, abilerin baskısına da göğüs germek zorunda kalan kadın işçilerin özel olarak örgütlenmeleri gerektiğini tartışır: “Biz ayrımcılık yapılmasını ustanın, amirin, sendikacının yakınının kayrılmasını istemiyoruz. Gerçekten kadınların sorunlarının çözümü için uğraşacak kadın temsilciler istiyoruz. Sözleşmelerde bizim de taleplerimiz yer alsın istiyoruz ve her şeyden önce eşitlik istiyoruz. Burada bizimle beraber olmak isteyen ama eşleri, babaları, ağabeyleri izin vermeyen kadın arkadaşlarımız da var. Bizim mücadelemiz tüm kadın işçiler için…”[18]

Ne oluyor peki? Federal Mogul işçisi Kadriye anlatıyor; “Biz arkadaşlarımızın bu baskıyı aşmalarına yardımcı olamadık. Çok iyi örgütlenemedik. Bir anda karar aldık ve istifa ettik. Komite kurduk ama çalıştıramadık. Sorunlar devam ediyor mu içerde, devam ediyor. Bizler atıldık içerdekilere gözdağı vermek için. Asla kaybettik diye düşünmüyorum. Yapabileceğimizi gösterdik. Bir araya gelebileceğimizi…”[19]

SERVİS BARİKATLARI

Manves City’de “İşçilerin direnişçilere karışmasını engellemek için servis araçları kiralamışlardı hemen, minibüsler, fabrikanın içine girip üretim kapısında bekliyordu vardiya değişimini, servis aracının camından direnişçilere bakmak bile sözlü olarak yasaklanmıştı, el sallayan iki kişi soruşturmaya uğrayıp tehdit edilmiş”ti. (42)

Bu satırları okurken İzmir’de DİSK/Gıda-İş Sendikası’na üye oldukları için TARİŞ Zeytin ve Zeytinyağı fabrikasında işten çıkarılan işçilerin fabrika önünde süren direnişi gelir gözler önüne, şirket yıllardır karda kışta yürüyerek cuma namazına giden işçileri sınıf kardeşleri ile bir araya getirmemek için servisle camiye götürmeye başlamıştır.[20]

Manves City’de Ersel’in üstüne fabrikada yangın çıkarma suçu atılırken, öyle olmadığını bilen işçilerin tanıklıklarını geri çektirmek için baskılar yapılır. Çankırı’da 1300 işçinin çalıştığı Sumitomo fabrikasında 900 işçi fabrikanın kapısı önünde direniş sürdürürken, AKP Çankırı Milletvekili Hüseyin Filiz’in direnişçi işçilerin önüne servis araçlarıyla barikat kurdurduğu, üstüne köy muhtarlarını arayarak aileleri tehdit ettirdiği gelir akla.[21]

İŞÇİ YAŞAMINA SAYGI DURUŞU

İster kölelik ve serflik döneminin yöntemleriyle olsun, ister İnsan Kaynakları Yönetimi gibi “modern” yöntemlerle olsun; işçi sınıfı üzerinde tahakküm kurup, sömürüyü arttırma metotlarının uygulanabilirliği işçi sınıfının gücüne bağlı. İşçi sınıfının örgütlü olduğu ve mücadeleyi yükselttiği dönemlerde tüm bu sömürü yöntemleri etkisiz hale gelir. Tarih bunun örnekleriyle doludur, umut da zaten buradadır.

Manves City’nin edebi gücü kaynağını işçi gerçeklerinden alıyor. Görmeyene, bilmeyene, okumamış olana bu gerçekleri çarpa çarpa anlatıyor.

Röportajlarından birinde bir temenni sunuyor Latife Tekin; “İşçi tanıklıklarını okumak çok öğretici ve dönüştürücü olur, diye düşünüyorum. Yaşam koşullarından dolayı işçi yazarların çıkması çok kolay değil ama bugün olup biten olayları içeriden yazan işçi yazarların olması benim hasretle hayal ettiğim bir şey…”[22]

İşçi tanıklıklarını dinlemekten, görmekten, bilmekten vazgeçmemiş bir yazarın yoksula dil kazandırması yalnızca bir vefa borcunu ödemesi değil, bir armağan aynı zamanda. Manves City’nin insanı insanlıktan çıkaran bu azap günlerinde memlekette (ve hatta dünyanın dört bir köşesindeki Manves’lerde) neler yaşandığını apaçık ortaya seren içeriği, gözlerden ıraklaştırılan ama aslında üzerimize giydiğimiz kazaktan elimizde tuttuğumuz telefona, oturduğumuz koltuğun kumaşından bindiğimiz arabanın aküsüne kadar her şeyin ama her şeyin yaratıcısı olan işçi sınıfının ürettiklerinden bir gıdım fayda görememesinin, yaşamının köleleştirilmesinin, bu boyunduruğun nasıl sistematikleştirildiğinin ve bu sömürü çarkının dünyayı nasıl da yaşanmaz bir yer haline getirdiğinin anlatısı.

Latife Tekin’in Manves City’sinin gerçekçiliği bu gerçeğin kendisine ve onu yaratan kapitalist çürümüşlüğe de bir meydan okuma aynı zamanda, yoksulun ve işçinin yaşamına saygınlık kazandıracak olanaklara da bir saygı duruşu…

[1] https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/11/15/latifetekinkotulugungorunurhalegelmesibertarafetmekicinbirfirsat/

[2] https://www.evrensel.net/haber/365705/henuzkayipdegilvicdanmerhametdayanisma

[3] https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/11/15/latifetekinkotulugungorunurhalegelmesibertarafetmekicinbirfirsat/

[4] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/kultursanat/1142258/_Cinayette_bile_taraf_tutuyorlar_.html

 

[5] Yazı boyunca parantez içinde belirtilen sayılar, Manves City kitabından alıntılanan cümlelerin sayfa numarasını göstermektedir.

[6] https://www.evrensel.net/haber/283930/patronamilyonlarisciyedagbisikleti

[7] https://www.evrensel.net/haber/364937/lcwaikikisomurudeisciyikatilimcihalegetiriyor

[8] https://www.evrensel.net/haber/278572/pentideisciyesuyok

 

[9] https://www.evrensel.net/haber/278572/pentideisciyesuyok

[10] https://ekmekvegul.net/dergi/fabrikadasuicebilmemucadelesi

[11] https://www.evrensel.net/haber/359143/habastacalismakosullarisagliksizyetkilisendikasessiz

[12] https://www.evrensel.net/haber/282894/termikeldeemekbelestuvaletparayla

https://www.evrensel.net/haber/255940/renaultiscisibizemasadasatmayacakbirsendikalazim
https://www.evrensel.net/haber/184028/basarmakdurumundayiz

[13] https://www.evrensel.net/haber/278846/basortusumakineyekapilaniscikadinboynukirilarakoldu

 

[14] https://www.evrensel.net/haber/77127/parlakkurklericinsolanbedenler

 

[15] https://www.evrensel.net/haber/155247/iscikadinincocuklari

[16] https://www.evrensel.net/haber/140186/uyangulcanruyabitti

 

[17] Bu aktarımlar, Metal Direnişi süresince alandan ayrılmadan haber yapan Hayat Televizyonu ve Evrensel Gazetesi muhabirlerinin aktarımları.

[18] https://www.evrensel.net/haber/114338/fordotosaninkadiniscileriesitlikicindireniyoruz

[19] https://www.evrensel.net/haber/270374/metalingorunmeyenyuzukadinisciler

[20] https://www.evrensel.net/haber/365544/taristedirenisdedestekdesuruyor

[21] https://www.evrensel.net/haber/340864/direnisikirmakicinsevenleriayirdilar

[22] https://www.gazeteduvar.com.tr/kitap/2018/11/15/latifetekinkotulugungorunurhalegelmesibertarafetmekicinbirfirsat/