İŞÇİ SPORLARI HAREKETİ

MİTHAT FABİAN SÖZMEN

Dünya sporunun gözü Tokyo’da düzenlenen 2020 Yaz Olimpiyatları’nda. Bu merak, 2. Paylaşım Savaşı’ndan bu yana hiç olmadığı kadar sorgulanan modern spor hareketine yönelik tepkilerin daha yakından incelenmesine olanak sağlıyor. Japon halkının yüzde sekseninin karşı çıkmasına ve kovid-19’a rağmen Uluslararası Olimpiyat Komitesinin her zamanki demir yumruğuyla hayat bulan Tokyo 2020, olimpik harekete, bugün bildiğimiz anlamıyla spora yönelik tüm şerhleri, işçi sporları hareketi, işçi olimpiyatları gibi unutulmuş konseptleri yeniden hatırlamamız için bize vesile oluyor. Bu bakımdan 2018’de Evrensel gazetesinde üç makale halinde yayımlanan “İşçi sporları hareketi” yazılarının ikisini harmanlayıp hatırlatmanın yerinde olabileceğini düşündük.

BURJUVA VE İŞÇİ SPORU AYRIMI

Dünya, iki paylaşım savaşı arasındaki süreçte (1918-1939) muazzam bir potansiyele tanıklık etti. Bir yandan savaşın yaralarını sarma çabaları, endüstri ve çalışma yaşamındaki yenilikler öte yandan Ekim Devrimi ve özellikle Avrupa’nın dört bir yanında büyüyen işçi hareketi, ilerici güçlere önemli mevziler kazandırdı. Ekonomik ve siyasal buhran içerisindeki burjuvazi ve onun “genç” sayılabilecek ulus devletleri bu ivmeyi durdurabilmek için kimi yerlerde ödünler verirken kimi yerlerde de faşizmi işçi sınıfının üzerine saldı.

“Az zamanda büyük işler başarmayı” zorunlu hale getiren bu hareketli süreç sadece siyasal ve ekonomik değil kültürel alanlarda da yaratıcı patlamalara, cesur inisiyatiflere yol verdi. Spor, bu alanlardan biriydi.

İŞÇİ SPORLARI, İŞÇİ KULÜPLERİ

Dünyayı, iki sınıf arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın ışığında okumanın demodeleştirilmediği dönemlerde spor da burjuva ve proletaryaya ait halleriyle ikiye ayrılıyordu. Bugünün, spor endüstrisini kontrol eden IOC, FIFA gibi kurumları ve onların organizasyonları 19. yüzyılın ikinci yarısında atılan temellerle sahneye hızlı bir giriş yaptı. Ancak işçi sınıfı da ondan aşağı kalmadı. İlk işçi kulüpleri, 1800’lerin ikinci yarısında Amerika ve Avrupa’da kuruldu. İşçi sınıfı içindeki örgütlülük durumuna paralel biçimde Avrupa’nın Almanca konuşan halkları kısa süre içerisinde hareketin direksiyonuna geçti. Bu merkezlerin başında Viyana kenti geliyordu.

İlk işçi jimnastik kulübü, 1891 yılında, 30 sene sonra “Kızıl Viyana” olarak anılmaya başlanacak olan kentte kuruldu. Kulüp, 1894’te Genel Jimnastik Kulübü (Allgemeiner Turnverein) adını aldı ve birçok sporun icra edildiği bir merkeze dönüştü. İlerleyen yıllarda yeni kulüplerin kuruluşuna tanıklık edildi. Bu kulüpler, 1910’da Avusturya İşçileri Jimnastik Birliği (Österreichischer Arbeiter-Turnerbund) adı altında birleşti. Kulüplerin toplam 70 bin üyesi vardı. 1924’e gelindiğinde Avusturya İşçileri Spor ve Beden Eğitimi Birliği (Arbeiterbund für Sport und Körperkultur in Österreich- ASKÖ) adını alan organizasyon bünyesinde jimnastik, bisiklet, yürüyüş, yüzme, kayak, futbol, hentbol, judo ve hatta burjuvaziyle özdeşleşen tenis gibi sporlar dahi yapılıyordu.

ASKÖ, ülke şartları ve dönemin Avusturya Sosyal Demokrat Partisinin de desteğiyle kısa sürede geniş kesimlere ulaşan, Viyana merkezli güçlü bir kültürel hegemonya aracına dönüştü. 300 bine yakın üyeye sahip olan organizasyon, nüfusa kıyasla dünya üzerindeki en büyük işçi sporcu örgütüydü.

ASKÖ’nün başkanı ve aynı zamanda SDAP’ın liderlerinden Julius Deutsch, 1927’de Sosyalist İşçilerin Spor Enternasyonalinin (SWSI) başkanlığına getirildi. 2 milyona yakın üyeye sahip olan SWSI, büyük bir ideolojik rekabet içerisinde olduğu, SSCB merkezli Kızıl Spor Enternasyonali (RSI) ile birlikte işçi sporlarının iki lokomotif örgütünden biriydi.

‘BOŞ ZAMAN’ VE SPOR FENOMENİ

İşçi sınıfının çalışma saatlerini 8’e indirdiği, 1. Dünya Savaşı ve Ekim Devrimi sonrası Avrupa’da bu, önceki kuşak işçilerin ancak hayal edebildiği bir “boş zaman”ın açığa çıkması anlamına geliyordu. Burjuvazi, bu yeni açığa çıkan vaktin, kendi aleyhine dönmemesi için sporun da aralarında olduğu yeni toplumsal uğraşları şekillendirme peşindeydi. Çok geçmeden işçi sınıfı ve onun örgütleri de bunun öneminin farkına vardı. İşçiler, gençler spora büyük ilgi duyuyordu. Ancak milyonları peşinde sürükleyen bu fenomen, burjuvazinin dümeninde bireycilik, rekabetçilik, cinsiyetçilik ve milliyetçiliğin yeniden üretildiği bütünüyle ticari bir endüstriye dönüştürülüyordu. Sporla ilgilenen işçi gençler, kendilerini burjuva dünyanın proletaryanın çıkarlarına tamamen ters olan bu değerleriyle kuşatılmış halde buluyordu. İşçi kulüpleri böyle bir atmosferde gençliğe soluk borusu olurken sosyalist/komünist partilere de önemli bir örgütlenme potansiyeli sağladı.

BURJUVA SPORU VE İŞÇİ SPORUNUN FARKI

Burjuva spor ve işçi sporunu kıyaslarken Julius Deutsch’a kulak verelim:

“İşçi sporları, varsıl sınıfların sporlarıyla temelden ayrışır. İkincisi bireyciyken ilki kolektivisttir. Burjuva spor, bireysel performansı ve rekorları öne çıkarırken işçi sporları kitlesel başarıyı ve dayanışmayı önemser. Burjuva spor ve işçi sporu sadece siyaseten zıt değildir aynı zamanda derin olgusal farklılıklara da sahiptir… İşçi sporları yeni proletarya kültürünün gelişimiyle yakından ilişkilidir. İşçilerin, barları terk edip güzel tabiat yürüyüşleri yapar hale gelmesini sağlamıştır, vücutlarının tüm bölgelerini geliştirmelerini ve sakatlıklardan nasıl korunacaklarını öğretmiştir, onlara cesaret ve kendine güven aşılamış, kendi güçlerine olan inançlarını sağlamlaştırmış böylece entelektüel gelişimleri için gerekli koşulları oluşturmuştur.”

BURJUVA SPORDA REKOR ÇILGINLIĞININ ANLAMI

İşçi sporları, kulüpleri, uluslararası kurumları ve olimpiyatlar gibi organizasyonlarıyla bireycilik, rekabetçilik ve ticarileştirmeye karşı kolektivizm, sportmenlik ve birey/halk sağlığını öne çıkarmıştır.

Bunu daha iyi açıklamak için “rekor” örneğiyle Deutsch’a dönelim:

“Burjuva spor, bireysel performansa odaklanmıştır. Her şey rekor, rekor ve daha fazla rekorla ilgilidir. Rekor, her şeyin etrafında döndüğü büyülü bir kelimedir. Sanki bir yüksek atlamacının 1.85 değil de 1.90 atlamasından daha heyecan verici hiçbir şey yoktur. Nurmi ya da Dr. Pelzer’in koşu başarıları mucizeymişçesine övülür ve sonu gelmeyen sansasyoncu haberlerle yeniden üretilir. Aynısı Johnny Weissmüller’in ya da Arne Borg’un yüzmedeki başarıları veya İngiliz Kanalı’nı, Cebelitarık Boğazı’nı geçme girişimleri için de geçerlidir. Oysa insan, amfibi değildir. İnsanın gelişimi de Fraulein Eberle’nin Manş Denizi’ni geçmesiyle tamamen ilişkisizdir. Hoşunuza gitsin ya da gitmesin Charles Hoffmann’ın uçağıyla kendi ekseni etrafında 1093 kere dönerek rekor kırması insan evriminin ya da Amerika’nın müthiş anlarından biri değildir. Bir ‘yenilmez atlet’ dansta, diğeri ağaç tırmanmada, öteki haftalarca uçak sürmede, bir başkası Viyana’dan Paris’e tek ayak üzerinde hoplamada rekor kırmış! Harika! Ama bizim amaçlarımız farklı. Biz yenilmez atletler yetiştirmenin ve rekorlar kovalamanın peşinde değiliz. Biz halkı kuvvetlendirmek istiyoruz.”

PROLETARYANIN SPORU FETHİ

Deutsch, sporla “halkı güçlendirme”, halkı daha sağlıklı hale getirme mücadelesinde büyük aşamalar kaydettiklerini belirtiyor: “Fabrikada paydos zili çalar çalmaz proleter gençlerin spor sahalarına koştuğunu görüyoruz… Her türlü spor icra ediliyor. Geçmişte varsıl sınıfların etki alanındaki sporlar dahi proletarya tarafından sahiplenilmiş durumda. Bugün, varsıl sınıfların gençlerinin proleter gençlerden ileride olduğu tek bir spor dalı kalmamıştır.”

İşçi sporları hareketi, sporu, bizim bugün anladığımızdan çok daha işlevsel bir manada “spor olsun diye” yapmakla birlikte aslında bunun güçlü siyasi anlamının da farkındaydı. İnsanlık için temaşa dışında bir işlevi olmayan sprint yarışlarının yerine doğa yürüyüşlerini öne çıkarmak, rekorlar peşinde koşan süper atletler yetiştirmeyi değil halkın spora yüksek oranda katılımını önemsemek, turnuvaların yerine spor festivallerini geçirmek bu anlayışın pratik karşılıklarıydı. Esas olan Deutsch’un deyimiyle “İşçi sporunun, modern işçi sınıfının kültür ve özgürlük arzusuyla direkt bağlantılı olduğu” gerçeğiydi bu yüzden 1933 yılında Avusturya Sosyal Demokrat Partisinden Hans Gastgeb şu cümleleri kurmuştu: “İşçi atlet için kitle sporu ve politik eğitim aynıdır. Spor, bir oyalama aracı değil proletaryayı zihinsel ve fiziksel olarak kapitalizmi yenilgiye uğratma, siyasetin, ekonominin ve kültürün gericileri karşısında muzaffer kılmanın gerekli bir aracıdır.”

İŞÇİ OLİMPİYATLARI

1931 Viyana Olimpiyatları, işçi sporları tarihinin zirvesiydi. 2 bin 500 işçi sporcunun katıldığı oyunlar, 4 bin emekçinin, işçi sınıfının tarihini canlandırdığı gösteriyle başlamış, performans kodaman bir kapitalistin dev başının parçalara ayrılmasıyla sona ermişti. Sosyalist Viyana Konseyinin inşa ettiği stadyum, 100 bin kişiye ev sahipliği yapıyordu. Viyana’da oyunların futbol finali, 65 bin kişi tarafından izlenmişti.

2 milyona yakın üyesi olan Sosyalist İşçilerin Spor Enternasyonalinin (SWSI) düzenlediği ilk işçi olimpiyatı olan 1925 Frankfurt’ta olduğu gibi, proletaryanın şöleninde milliyetçiliğe yer yoktu. Ulusal bayraklar taşınmadı, ulusal marşlar okunmadı.

Tüm bunlar fazla “politik” geldiyse ve biraz da kulak tırmaladıysa bunun nedeni dört bir yanımızın çok uzun süredir yalnızca burjuva ideolojiyle sarılı olmasındandır. Egemen sınıfın, egemen dünya görüşünün sporu, turnuvalarında siyasi mesaj vermeyi boşuna yasaklamıyor. Günümüz olimpiyatlarında -eğer John Carlos ve Tommie Smith gibi kahraman atletler isyan etmezse- yalnızca hâkim ideolojinin makbul gördüğü mesajları alabilirsiniz! Milliyetçilik, cinsiyetçilik, militarizm, kapitalizmin sorgulanamazlığı… Toplumsal mücadelenin birikimiyle elde edilmiş tüm kazanımlar (Irkçılığın, cinsiyetçiliğin sözde kabul edilemezliği) pamuk ipliğine bağlıdır. Genel olarak burjuvazi, özel olarak oyunlara ev sahipliği yapan ülkenin egemenleri, sporu, çıkarları için sonuna kadar kullanır.

Ve haklısınız, 1931 Viyana İşçi Olimpiyatları da epey politikti. İşçi sınıfının mesajı taşıdıkları “Faşizm Kızıl Viyana’da asla gol atamayacak” pankartında olduğu kadar netti.

Ne yazık ki görkemli kapanış seremonisinde taşınan “Dünyanın tüm proleterleri sporun etrafında birleşin” mesajı, fiiliyatta hayat bulamaz haldeydi. Burjuvazi, işçi sınıfının üzerine faşizmi salmaya hazırlanırken dünya genelinde işçi sınıfı siyaseti bölünmüştü. Bu bölünme spora da yansıyordu.

SİYASİ BÖLÜNME VE SPORDAKİ KARŞILIĞI: SWSI VS RSI

Dünya Savaşı’ndan ağır bir ideolojik yenilgiyle çıkan sosyal demokrasinin önderleri, partilerini milliyetçiliğe, reformizme ve nihayetinde on yıllardır tanıklık ettiğimiz açık kapitalizm savunuculuğuna sürüklerken Avusturya Sosyal Demokrat Partisi bundan uzun süre kaçınmayı başardı. Murray Bookchin’in deyimiyle Avusturya Sosyal Demokrat Partisi, Bolşevizmle reformizm arasında üçüncü bir yol tesis etmeye çalışıyordu. Parti, Ekim Devrimi sonrası diğer ülkelerdekine benzer bir çözülme yaşamamıştı ve Avusturya Komünist Partisi, 1920’de Lenin  tarafından “Kitleler içerisinde desteği olmadığı halde komünist olduğu iddiasıyla siyasi bir güç haline gelebilecekleri hayaline kapılmışlar” sözleriyle eleştirilmişti. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi, önde gelen liderleri saflarında tutması ve ülkenin ekonomik/kültürel/siyasi başkenti Viyana’da iktidarı elinde bulundurmasıyla ciddi bir bölünme yaşamaktan kurtulmuştu ama saflarındaki işçileri kaybetmemek için de Avrupa’nın en “radikal” sosyal demokrat partisi olmak zorunda kalmıştı. Öyle ki 1926’daki Linzer Programı ile “gerekirse/burjuvazi mecbur bırakırsa” proletarya diktatörlüğünün inşa edileceği kabul edilmişti.

Velhasılıkelam, Avusturya Sosyal Demokrat Partisi, -dolayısıyla ASKÖ*, dolayısıyla Sosyalist İşçilerin Spor Enternasyonali- daha az hissetse de işçi sınıfının bölünmüşlüğü belirgindi.

Sovyetlerin öncülüğünde 1921’de kurulan Kızıl Spor Enternasyonalinin (RSI) üyelerinin çoğunluğu devrim topraklarındaydı. SSCB dışında yalnızca Almanya, Çekoslovakya ve Norveç’te ciddi bir örgütlenmeden söz edilebilirdi.

Nitekim, RSI üyesi işçi atletlerin 1925 Frankfurt ve 1931 Viyana İşçi Olimpiyatlarında mücadele etmesi yasaklanmıştı. RSI ile esas hedef komünist parti üyesi işçilerin ötesinde parti üyesi olmayan emekçilere ulaşmaktı. Ancak dönemin sert “sınıfa karşı sınıf” şiarı ve sosyal demokrasiyle rekabeti hesaba katarsak, RSI üyelerinin SWSI izin verse dahi oyunlara katılmasının zor olacağını söyleyebiliriz.

İŞÇİ OLİMPİYATLARI VE SPARTAKİAD’LAR

RSI, SWSI’nın işçi olimpiyatlarına benzer şekilde adını Spartaküs’ten alan Spartakiad’lar düzenledi. 1928’de Moskova’da ve 1931’de Berlin’de Yaz Oyunları, 1928 ve 1936’da Oslo’da Kış Oyunları düzenlendi.

RSI ve SWSI üyesi atletlerin birlikte mücadele edebildiği tek oyunlar 1936 Barcelona’nın İç Savaş nedeniyle ertelenmesi üzerine organize edilen 1937 Antwerp’ti.

Ne yazık ki bu dönem aynı zamanda faşizmin azgın saldırıları ve Avusturya dahil pek çok ülkede iktidarı ele geçirmesi sebebiyle işçi sporları hareketinin de gücünü kaybetmeye başladığı bir süreçti. İki kampın da katılmasına rağmen Antwerp’e gelen sporcu sayısı 6 yıl önce Viyana’ya katılanların yarısı kadar oldu.

DÖNÜM NOKTASI: 1936 BARCELONA, 1936 BERLİN

Hemen belirtelim İç Savaş sebebiyle ertelenmese,1936 Barcelona, tarihin en geniş katılımlı olimpiyatı olmaya adaydı. SSCB dahil 22 ülke ve mültecilerle birlikte toplam 6 bin işçi sporcu, katılım için oyunlara kaydolmuştu. İç Savaş’ın başlaması sonrası 200 kadar sporcu, İspanya’da kalarak faşistlere karşı savaşmıştı.

1936-37 süreci, dünya için olduğu kadar işçi sporları tarihi için de bir dönüm noktası oldu. 1931 Viyana, popülarite bakımından bir yıl sonra düzenlenen 1932 Los Angeles Yaz Oyunlarıyla başa baş bir görüntü çizerken burjuvaziye güçlü mesajlar vermişti. Bir dönem sonra ise 1936 Berlin, Nazilerin propaganda sahası olmasıyla burjuvazinin içinde bulunduğu sefaleti yansıttı. Aynı dönemde 1936 Barcelona, bir başka faşist güç tarafından engellendi. 1937 Antwerp ise 1936 Berlin’in gölgesinde kaldı. Nitekim, faşizmin yükselişini simgeleyen bu olaylar dizisi, 1939’da 2. Paylaşım Savaşı’nın başlamasıyla zirveye çıktı. SWSI ve RSI kısa süre içerisinde tarih oldu. Faşizm, savaştan yenilgiyle ayrılsa da 1945 sonrası artık başka bir dünyada yaşanıyordu.

İŞÇİ SPORLARI İDDİASININ TERK EDİLMESİ

SSCB’nin, IOC’nin 1952 Helsinki Olimpiyatlarına katılmayı kabul etmesi, proletaryanın ‘işçi olimpiyatları’ ve aslında tüm politik manalarıyla işçi sporları iddiasından da güçlü bir geri adımı işaret ediyordu. Sonraki süreçte SSCB ve diğer sosyalist ülkelerin, -kapitalist ülkelere göre sporu tüm halka yayma konusunda daha ilerici bir pozisyona sahip olsalar da- bir zihniyet yenilgisi aldığına tanıklık ettik. Evet, sosyalist ülkeler sporda çok başarılıydı, pek çok madalya kazanılıyordu ama işçi sporlarının ayrıksı niteliği “rekabet, “kazanmak”, ve “madalya” mıydı? Aksine bunlar işçi sporları hareketinin mahkûm ettiği unsurlardı.

Bu noktada sözü ASKÖ’nün Başkanı Julius Deutsch’a bırakalım: “İşçilerin her spor etkinliği işçi atletlerin kültürel hedeflerinin de bir göstergesidir. Etkinlikler sadece atletlerin sosyalizm, barış ve halklar arasında eşitlik gibi hedeflerini ortaya koymaz aynı zamanda geçmişle bilinçli bir kopuşu ve yeni bir kültür yaratma arzusunu simgeler.”

NOT: Bu yazı, 20 Mart – 3 Nisan 2018 arasında Evrensel gazetesinde İşçi Sporları Hareketi başlığıyla yayımlanan üç yazılık serinin Yeni e dergisine uyarlanmış halidir. Yazıda temel olarak meseleye dair Evrensel, Evrensel Kültür, Özgürlük Dünyası’nda kaleme aldığım makalelerle birlikte Gabriel Kuhn’un 2017’de çıkan Antifascism, Sports, Sobriety: Forging a Militant Working-Class Culture kitabından yararlanılmıştır.