Kadınlığın yazılı tehciri

Tarihin hiçbir döneminde kendi halinde, sınırlı bir biyolojik varlık olarak kalmayan insan bedeni, üzerinde kuralların ve kaidelerin inşa edildiği, işlendiği, toplumsal bütüne ait simgelerin yerleştirildiği bir coğrafya olageldi. Irwin Cemil Chick, sünnet, örtünme, dövme, delme, yara izi bırakma, oruç-perhiz, adabı muaşeret, moda gibi bedeni işaretleyip dönüştüren, toplumsal normlara ve gerekliliklere uygun anlamlar ve değerlerle donatan yazma uygulamasının, bedeni İslam toplumlarında bir kimliğe büründürerek toplumsallaştırdığını not düşer. Böylece kişi münferit bir öğeden ziyade bir bütünlüğün üyesi olarak görülür. Beden bir toplumsal ilişkiler dizgesine bağlanır, beşeri düzen içinde ona bir yer tayin edilir.

Bedenin; eklemeler yapılarak, parçalarına ayrıştırılarak, üzerine simgeler yerleştirilerek duyurulan bir toplumsallaşma biçiminin, onu diğerlerinden ayrıştıran işaret levhası olarak ele alınması elbette sadece İslam toplumlarına özgü bir şey değildir. Toplumsal ayrışmalar ve çözülmeler sürecinde bedenin bir savaş alanı ve inşa dönemlerinde terbiye zemini haline gelmesinin coğrafi sınırlılığı yoktur.

Edep yerlerini kapatan incir yaprakları dışında çulsuz ve mülksüz, çırılçıplak cennetten kovulan Adem ile Havva söylencesinden bu yana beden, üzerine kurallar yazılmak üzere boşaltılan bir kağıt muamelesi görmüştür. Toprak parsellenerek paylaşılırken insan bedeni de haritalanır, ölçeklenir, ayrıştırılır, yeniden şekillendirilir; mülksüzleştirilen yoksullar bir durumdan diğerine sürgüne gönderilir. (David McNally)

Bu yeniden yazma işlemine, sürgüne gerekçe olarak gösterilen sayısız suçların nesnesi olarak işaret edilen kesimlere uygulanan kurumsal ve toplumsal şiddet eşlik etmiştir. Şiddet yoldan çıkmış olanların, itaatsizlerin, tekinsiz olanların ehlileştirilmesinin başlıca yöntemlerinden biridir hep.

Cennetten kovulma mitinde kendisine ilk günahın sorumluluğu yüklenen kadın, bundan sonra da her toplu sürgünün de hedefinde yer alır. Tarihin keskin dönüm noktalarındaki yön gösterici trafik levhaları önce kadının bedenine dikilir.

Kapitalizmin kuruluşu da hazin bir kadın öyküsüyle başlar. Uzak diyarlardan toplanmış ticaret sermayesini kırbaçla çalıştırılan kölelerle taşıyan Avrupa burjuvazisi, kendi ülkesinde de köylülerin ekilebilir topraklarına, etrafını çitleyerek el koyarken, bu ortak kullanım alanlarının özelleştirilmesinin sonucu, milyonlarca yoksul köylünün topraklarından koparılması olmuştu. Zorla proleterleştirilmelerine rağmen henüz bu insan gücünü emecek fabrikaların, işliklerin yokluğunda dilenciliğe, hırsızlığa sürüklenen köylü kitleleri, haklarında çıkarılan serseriler yasası sayesinde düzen bozuculuğun, aslında gözü dönmüş burjuvaya ait ilk günahın kefaretini ödemeye zorlanarak hapse atılmışlar, idam edilmişler, işkencelerden geçirilmişlerdi. Üzerine yeni bir yazı yazılacak insan bedeni önce eski kırsal alışkanlıklarından arındırılıyor, görenekte direniş bastırılıyordu.

Kendi yurtlarından kovulmuş sürgünlerin, saatler boyunca bir patrona çalışabilecek kıvama gelebilmesi için güneşin doğuşuna ve batışına ayarlı biyoritminin değişmesi (E. P. Thompson), iş verimliliğini kısıtlayan boş zaman etkinliklerinin, karnaval ve şenliklerin yasaklanması (Barbara Ehrenreich), cinsel perhiz günlerinin artırılması, istediği odunu ormandan kesip getirmek, hasat artıklarını toplamak gibi komünal alışkanlıkların hiçbir şeyin nakit ödeme yapılmadan elde edilemeyeceğini dikte eden bir yasallık içinde tasfiye edilmesi ve bütün bunlar için eski bedenin de zor yoluyla “çitlenerek” doğayla eski uyumunun bozulması insan bedeninin bu yeniden yazılma sürecinin karakteristiğiydi.[1]

Kadınlar bu dönemi son derece ağır yaşadılar. Her şeyden önce feodal sömürüye, serflik sistemine karşı ayaklanmaların en gözü kara katılımcılarıydılar. Komünal gelecek tasarımları içeren eşitlikçi ütopyaların, düzen bozucu gizli-heretik mezheplerin nüfusunun epey bir kısmını kadınlar oluşturmaktaydı. Kilisenin kadınları cendere altına alan kuşatmasına karşı bir kısmı eski tanrıça tapımlarını yaşatan, sonradan büyüyle geleceği tahmin etmeye ve olayları yönlendirmeye çalıştıkları suçlamasına maruz kalmalarından da anlaşılacağı üzere, içinde yaşadıkları zulüm dünyasından başka bir dünyanın olabileceğini tahayyül eden; ebelik, doğum kontrolü, antik tıp ve eczacılık gibi miras edinilmiş bir bilgiyi kuşaktan kuşağa aktarmak suretiyle kilisenin tekeline karşı kaçış koridorlarını çoğaltan kadınların toplu katliamı kapitalizmin kuruluş dönemine eşlik eder. 15. yüzyılda başlayan ve 17. yüzyılın sonlarına kadar süren kırım sırasında bir rivayete göre 9 milyon kadın engizisyon işkenceleri sırasında veya yakılarak öldürüldü (Silvia Federici).

Kuraklığın, kıtlığın, vebanın, nüfus azalmasının faturası kadınlara kesiliyordu. Ama kadınların, uğruna kurban edildiği düzensizlikler bu büyük felaketlerden ibaret değildi.[2] Nazar değmesi, sıradan hastalıklar, çocuk düşürmeler, küçük kazalar bir yerleşim biriminde olan bütün aksilikler, bu kuralsız dünyada tanrı kelamını ve uzlaştığı feodal iktidarın yetkesini yelkenlerine rüzgâr olarak doldurmak suretiyle kendi kurallarını dikte eden burjuvanın kadın bedeninde yara açmak için kullandığı gerekçelerdi.

Kadınlar kurumsal bir cezalandırma konusu olarak uzun yıllar işletilen engizisyon mahkemelerinin yanı sıra tecavüzün de serbest bırakılması ve fuhuş evlerinin kurulmasıyla birlikte yücelikleri dayatılan kurumlara olduğu kadar, onların cinsiyetler arasındaki ilişkideki temsilciliğine atanmış erkeklere de biat etmeyi öğreneceklerdi. Böylece kapitalizm geçmişten arta kalan komünal alışkanlıkları, gelecek ütopyalarını da ortadan kaldırarak, kadınların dayanışma ve direnme mekanizmalarını çözüyor, feodal ataerkinin tahkim edilmiş mirasını devralarak kadının “büyük kapatılması”nın yolunu açmış oluyordu.

Bu şiddet yoluyla terbiye, kadınların yanı sıra ergenleri de kapsayarak gelişti. Kız ve erkek çocukların öngörülen normların dışındaki davranışları, psikolojik sorunları veya basit suçları, içlerine şeytan kaçtığı gerekçesiyle kilise tıbbının konusu edilmiş ve cin ve şeytan çıkarmak için çocuk avcılığı da başlatılmıştı (Haydar Akın). Ortaçağ çocukluğunun yok oluşu, kırsal aile ilişkileri içindeki ergenin fonksiyonel rolünün tasfiyesi de bu şiddetin ürünü olacaktır. Aslında emekçilerin mülksüzleştirilmesinin üzerine kurulan yeni mülkiyet rejimiyle uyumlu, insan ruhunun döküleceği kalıp olarak kadın ve çocuk bedenlerinin kullanıldığı bu geçiş döneminde şeytanlaştırılan, bütün eski toplumsal ilişkilerdi ve bedelini en zayıflar; başta kadınlar, çocuklar ve proleterler ödedi.

Kapitalizmin ilk birikim döneminde burjuvazi, yerel topraklar ve yerküre üzerinde çizdiği mülkiyet haritasında emekçilerin eski hayatlarını ve varlıklarını “girilmez” levhaları asılı çitlerle kuşatmıştı. Onları zorunlu yeni mekanlara, üzerindeki sınıf tahakkümünün insanın aşağılanarak kurulduğu bedenlerine hapsetti. Bu kuşatma zaman zaman “insanlığın, kendisinde yitirildiği proleterlerin” (Marx) ve kadınların mücadeleleriyle esnemek zorunda kalmışsa da yoksulların, kendi buyruğunun önünde ehlileştirilmesi burjuvanın evrensel bir önceliği olmuştur. Bugün içinde yaşadığımız koşullar, bunun özel bir döneme ait arızi bir histeri olmadığını, şiddetin değişik biçim ve yoğunlukta yeni günümüzdeki yıkım ve inşa süreçlerine bir biçimde eşlik ettiğini kanıtlıyor.

 

Ortadoğu’dan batıya neoliberalizmin yüzleri

Ortadoğu’nun sınırlarının çizildiği Sykes-Picot anlaşmasının üzerinden tam yüzyıl geçtikten sonra Irak-Şam İslam Devleti adıyla zuhur eden tedhiş örgütünün, kestiği insan kafalarını videolar yayınlayarak teşhir etmesi, kadınları cariyeleştirerek kafesler içinde satılığa çıkarması, Ezidi kadınlara kitlesel tecavüzler ve klan içindekilere uygulanan katı örtünme kuralları ve diğer baskı türleri, bölgenin yeniden kurulmaya çalışılan toplumsal düzeninin aynı zamanda diz çöktürmeye zorlayarak veya beşeri bir ehlileştirmeyle beraber sürdürüldüğünün güncel örneğidir. Bu tedhiş örgütünün yaydığı korku ve yılgınlıktan, kendisini besleyen, büyüten, finanse eden ülkelerin vekaleten yararlandığı savaş süreci, dünyanın başka bölgelerindeki kuralsızlaştırma, özelleştirme, sosyal hakların tasfiyesi, kamu kaynaklarının yağmasıyla birlikte süren iktisadi dönüşüm süreciyle ilişkisiz de değildir.

Kurulu dayanışma ağlarını, örgütleri yıkarak, müesses nizamın dikişlerini sökerek, kazanılmış demokratik hakları süpürerek yol alan neoliberal birikim rejimi, bugün ancak Suriyeli yoksulların gözle görülür yersiz yurtsuzlaşmasıyla üzeri örtülen (mealen) büyük iç tehcirin de sebebi durumunda.

Dünya emekçileri kendi yaşadıkları ülkeleri yurt edinme biçimlerinden her gün biraz daha uzağa sürülüyorlar. Güvencesizleştirme ve geleceksizleştirmenin aidiyet duygusunu kırılganlaştırması, bölüşüm sisteminin yeniden “girilemez” levhalarıyla donatılarak emekçilerin paylarına el konulması, toplu sözleşme masalarının sallanmaya başlaması ve nihayet kapitalizmin ilk zamanlarındaki gibi, gündelik hayatın çitlenmiş alanlarını genişleten fatihlerin, denetim ve gözetim mekanizmaları aracılığıyla ihlal kaydı tutmaya başlaması bu savaşın bir başka yüzü olarak beliriyor.

Savaş sadece Ortadoğu’nun sınırlarının ve düzeninin değiştirilmesi için sürdürülen bir paylaşım savaşı değildir o halde. Aynı zamanda topyekun bir dönüşüme tabi tutulan yerkürede bütün emekçilere yozlaşmış bir etik anlayışın dayatıldığı, eski hayat tarzlarının yıkıldığı, tedhişi her bireyin iliklerine kadar hissettiği bir yıkım sürecidir de.

Ebeveynlerinden daha kötü hayat şartlarında yaşamaya başlayan kuşağın yitirilmiş gelecek hayalinin yerini alan, geçmiş imparatorlukların yeniden ihyasıyla mümkün bir “yeniden büyük Fransa, Almanya, Amerika vb.” sloganı eşliğindeki tarihin gerisinde bir yerlerde yurtlanmayı kışkırtan bir yeni faşizm aynı zamanda arkaik insan ilişkilerinin yeniden diriltilmesini teşvik eden bir kültüre ilginin de tetikleyicisidir. Kadınların eşitlik mücadelesinin kazanımlarının tersine dönmeye başladığı, kürtaj yasaklarının yeniden gündeme geldiği, mobbing, taciz ve tecavüzün ABD ve Avrupa ülkelerinde de istikrarlı bir artış gösterdiği yeni ataerkil inşa, Ortadoğu’da kadınların maruz kaldığı vahşetin mütemmim cüzü olarak belirmektedir; hatta bir bakıma sebebi de olmuştur.

Kadınlara yönelik şiddet, tecavüz ve katl vakalarındaki artış dünyanın yeni nizamının arızi bir sonucu olarak değil tersine bu nizamın kuruluşunun şartı olarak ortaya çıkar. İki nedenle böyledir bu; birincisi uzun emek ve eşitlik mücadeleleri sayesinde ona biçilen rolü değiştiren; toplumsal ilişkiler içinde kendisine açtığı alan genişledikçe sadece bireysel şahsiyetini değil en yakın ilişkiler içinde olduğu kesimleri; ailesini, çevresini, kentsel düzeni, ev içi ilişkileri de değişime zorlayan; bölüşüm sistemini talepkârlığıyla sarsan kadın,  bu yeni çitleme rejiminin artık tekinsiz bir öğesi haline gelmiştir. Sınıfın yeniden üretiminin koşullarını minimize etmeye yönelmişken bu ısrarlı kadın talepleriyle baş etmek kapitalizmin önceliğini oluşturur. Bunun için oluşturulan yeni toplumsal cinsiyet rejiminin kurumsallaşması uğruna kadın talepleri bir savaş konusu haline getirilir.

İkincisi; Kadının talepsizleştirilmesi üretim sürecinin asli unsuru olarak görülen karşı cinsin, sermayenin buyruğu önündeki ehlileştirilmesine de hizmet eder.

Birikmiş hoşnutsuzluk ve tepkilerin kapitalist köleliğin temellerine yönelme ihtimalini ötelemek için rezerv tutulan şiddetin hedef aldığı kadın bedeni, erkeklere sunulmuş, bu kıran kırana savaşın ganimetidir. Kadın bir kurban haline dönüşürken erkek, kadına yönelik organize şiddetin kullanışlı ve izinli tetikçisi haline gelir.

Bugün IŞİD vahşetiyle neoliberal tasfiye sürecinin yaşandığı coğrafyaların keskin bir kesişme noktasında yer alan Türkiye, kapitalist önceliklerin İslami referanslarla uyumlulaştırılarak hayata geçirildiği bir ülkedir ve bu dönüşüm sürecinin direksiyonunu 16 yıldır kullanarak hüküm süren siyasi iktidarın adım adım inşa etmeye çalıştığı toplumsal cinsiyet rejimi, coğrafyaya özgü bir parametrenin oluşmasına yol açmıştır.

Şiddet, tecavüz ve cinayetler; hem toplumsal mühendislik yoluyla geçmiş kazanımlar bakımından hafızasızlaştırılmış, ancak bu hafızasızlaştırılmaya soylu ceddin kahramanlık hikayelerinin enjekte edilmesinin eşlik ettiği tabi bir nüfusun oluşmasını kolaylaştırmak hem de iktidarın bölgesel paylaşım savaşında ihtiyaç duyduğu insan malzemesini şekillendirmek için teşvik görmektedir. Türkiye, kadınların gündelik talepleri ve gelecek beklentilerinin sadece fiziksel şiddete yol vermek suretiyle değil aynı zamanda bu taleplere yer değiştirterek de mobilizasyon yapılabileceğinin kanıtlandığı bir modeldir de aynı zamanda.

2000’li yılların başında türbanın kamusal alanda kullanımını yasaklayan yasalara karşı “insan veya kadın hakları”, “eğitim ve çalışma hakkı”, “eşitlik” gibi genel ve evrensel hakları referans alarak harekete geçen/geçirilen muhafazakar kadın kitleleri, türbanın simgelediği, gerçekte bu evrensel kazanımları revize eden arkaik ataerkil kodların kamusal alana taşınmasında rol oynamışlardı.

Türban yasağının, eylemleri teşvik eden AKP Hükümetleri tarafından uzun süre kaldırılmamasının bir nedeni öngörülen toplumsal ilişkilerin kuruluşunda kadın hareketliliğine yüklenen uzun vadeli roldü.

Bir yandan uluslararası tekelci burjuvaziyle giderek artan bağımlılık ilişkileri kurarken öte yandan İslami referanslı yandaş burjuvaziye devletin bütün olanaklarını açarak yeni birikim alanları ve pazarlar yaratan, el değmemiş kamu mülkiyetinin yağmalanmasına yeşil ışık yakarak ortak mülkiyet arazilerini arsalaştıran, en kısa zamanda en hızlı karların elde edilmesi için eski bürokratik mekanizmayı dağıtan siyasi iktidar, sayısız iş cinayetine; kana ve cana mal olan bu kalkınma rejiminin çarklarının dönüşü sırasında eylemsiz ve sessiz kalacak yeni bir işçi kuşağının yetişmesi için de kolları sıvamıştı. Sınıf mücadelelerinin deneyimi hakkında bilgisiz, toplumsal hafızada birikenlerden habersiz, uğradığı haksızlıkların ve sömürünün hesabının öteki dünyada alacağını düşünmeye yatkın Allah’a ve Reis’e itaatkar Asım neslinin kadınları da, sadece örtünmeyecek aynı zamanda inşa sürecinde etkin rol alarak emekçilerin eski mevzilerinden sürgününün gönüllü neferleri olarak ayrıcalıklı rol modelliğini sürdüreceklerdi. “Asımlar”ın kendi kaderleri üzerindeki kontrol talebi, ülkenin beka sorunu olduğu iddiasıyla toprak ve ikbal talep eden iktidar gücünün hizmetine, kadınlarınki de evdeki ve iktidardaki “Asımlar”a itaate ayarlanırken dinselleştirme ve muhafazakarlaşma gerekli ideolojik besini sağlamaktaydı.

Ne var ki iktidar ülkenin ancak birbirine karşı gerilimli, yönetebileceği kesimler oluşturmaktan daha fazlasını yapamadı. Ancak bu da işlevliydi; Kesimlerin karşılaşma ve kesişme alanlarında şiddet bir “sindirerek kendine benzetme” vasıtası olarak devreye gireceği aralıklar yaratarak yerleşmeye devam etti. İnsanın insanın kurdu olduğu bir şiddet ikliminde ajitasyonla doldurulmuş işgüzarlığın ortaya çıkması bir raslantı değildir. Bu bakımdan devletin ve ilgili kurumların her şiddet vakasını, münferit etiketiyle ayrıştırarak özel bir durum olarak tanımlama çabasına karşın kadına yönelik şiddet, tecavüz ve katlin artışı böyle bir kutuplaştırma siyasetinin de doğrudan ürünüdür. Mağdurları koruyan mekanizmaların ortadan kaldırılması, polis-adliye-mahkeme aşamalarında tecavüzcü ve katilleri elbirliğiyle gözetmeye ayarlı görev adamlığı, medyada ilahiyatçı bilirkişi olarak konuşan kafaların din adına “cinsel rejim” düzenleyici fetva vermeleri, devletin en üst yöneticilerinin kadınları ve bedenlerini aşağılayıcı kelamları ve nihayet kız çocuklarının tecavüzcüsüyle evlendirilmesinin yolunu açan bir yasa taslağının meclise getirilmesi kadın terbiyeciliğinin organize bir karakter taşıdığı konusunda kuşku bırakmaz.

Şiddetin temel hedefi bir kısım kadının gönüllü olarak bir kısım kadının tedhişten yılarak kapatılmaya, alan boşaltmaya ve örtünmenin değişik biçimlerine rıza göstermesidir. Şort veya eşofman giydiği, hamile olduğu halde parkta gezdiği, gece sokağa çıktığı için yani bedenlerinin kamusal alandaki görünürlük biçimleri yüzünden şiddete maruz kalan kadınlar aynı zamanda alışık oldukları yurttaşlık haklarındaki ısrarları hem de bireysel varlıklarını gerçekleştirme biçimleri yüzünden şiddete maruz kalmakta, “itaatsizlik”lerinin bedelini de canlarıyla ödemektedirler.

Örtünmeden başlayarak, kendilerine belirlenen yaşamsal alanda kapanmaya zorlamaya kadar uzanan çizginin sonunda, emekçi sınıfların kadınlarından beklenen, evi ev yapan sosyal hakların ortadan kalkmasına rağmen evden geriye kalan dört duvarın sorgusuz sualsiz bekçiliğini yapmak, talep beyan ederek bölüşüm sistemine çomak sokmamak ve nihayet bütün bireysel ve yurttaşlık haklarından vazgeçerek bir lokma bir hırkayla idare edebilmeyi öğrenmeleridir.

O halde şiddet, aslında Türkiye’deki neoliberal kapitalizmin dinci muhafazakar kurgusu uğruna emekçi bedenlerini hizaya sokmaya yarayan bir üretici güç olarak devreye girmiştir. Bu şiddet, ona bireysel olarak maruz kalsın ya da kalmasınlar, kadın emek gücünün yeni toplumsal cinsiyet rollerine sıkıştırılmasına, emekçi bedenlerinin yeniden yazılarak ıslah edilmesine eşlik eder. Şiddet böylece emek disiplin sürecinde, insan davranışlarının kontrollü şekillenmesinin zeminini açan ideolojik yüklenmeyi garanti altına alan bir araç olarak belirir. Kadın bedeni bunun en etkin ve verimli kullanıldığı coğrafya haline gelir.

Geçmiş kazanımlardan sürgün edilmiş kadınların eski yurtlanma biçimlerini hatırlayamayacakları kadar belleksizleştirilmesi, ruhlarının sıkıştırıldığı beden kalıplarının mümkün tek yurt olduğuna zaman içinde ikna olmaları, hiç değilse uzuvlarını kamusal alanda serbestçe kullanamayacak kadar terörden yılarak iktidarın çektiği çitlerin gerisine çekilmek zorunda bırakılmaları Türkiye kapitalizminin yeni inşa sürecinin karakteristiğidir. Doğrusu şortlu, eşofmanlı, örtüsüz kadınların sadece muhafazakar erkekler tarafından değil muhafazakar kadınlar tarafından da şeytanlaştırılmış olmasıyla tetiklenen düşük yoğunluklu cadı avı, sistemin avadanlığından devşirilmiş malzemelerle sürdürülür; kadınları makbul ve makbul olmayanlar olarak ikiye ayırmak, bir kısmını sistemin gönüllü işbirlikçisi olarak konumlandırırken diğerlerini düşmanlaştırmak aslında aynı sınıfa mensup kadınların dayanışma güçlerini kıran eski yöntemlerden biridir. Kapitalizmin ilk birikim dönemlerinde yaratılan Meryem’in iffetli kızları ile şeytanla işbirliği ve cinsel ilişki halindeki tekinsiz cadıların karşı karşıya konulmasından da bildiğimiz gibi, kadın modelleri arasındaki çatışma dini referanslarla meşrulaştırılmıştır.

Ancak şiddet sadece yetişkinler arası bir mesele değildir. Bugün tatbikat alanı çocuk ve hayvan bedenlerine kadar genişlemiş olan kışkırtılmış eril şiddet, kuralsızlaştırılmış-anayasasızlaştırılmış bir düzende ibret belgeleri yayınlayarak iş görür. Çünkü eğer eski yazılı sözleşme-yasa hükümsüz kılınmışsa emsalin kaynağı ibret ve deneyim (fiili durum) olacaktır. Böylece dikte edilen davranış kalıbı tekil tecrübelerin birikmesi sayesinde kendiliğinden genelleşir.

İbret, tıpkı IŞİD’in yaptığı gibi, bir terör etkisi yayarak nüfusu hizaya sokmanın aracıdır. Kaldı ki Ensar tecavüzlerindeki gibi kurumsal takipsizlik dışında bırakılan şiddet, çocuk kayıplarının artması, kız ve erkek çocukların katli ve istismarı çoluk-çocuk yoksul emekçi sınıfların kendilerini hiçbir zaman güvende hissetmeyecekleri bir rejimin inşa sürecinin ayrılmaz parçası haline gelmiştir.

Erkekleri katil ve işkenceci kadınları mağdur haline getiren bir rejimin bütün emekçilerin önüne, imzalansın diye uzattığı sözleşme örtülmüş/kapatılmış bedenlerinin dışında bir mekanlarının olmaması gerektiği hükmünü içerir. Artık bu türbanla örtünmeyle sınırlanan bir bir coğrafya inşası değildir; örtülü olsun olmasın bütün emekçi kadınları içererek gerçekleşen bir alan çitleme çalışmasıdır. Vaktiyle kazınılmış haklarla tanzim edilmiş bir yurttan zorla tehcir, eski cennetten kovulma mitinin soluk resmini yeniden renklendirmektedir.

Ama bu bir son olmaz. Olmamıştır da. Kadınlar her sürgünden, kendi bedenlerini, toplumu, kainatı yeniden yazmak üzere daha güçlü geri döner. Sonuçta yeniden yazılamayan bir beden ve toplum yoktur.

DİPNOTLAR

[1] Werner Sombart Ortaçağ emekçisini şöyle tarif eder: “Tanrının yarattığı haliyle sağlam bir kafa ve sağlam bacaklara sahip, bugün bizim yaptığımız gibi dünyanın bir yerinden bir yerine çılgınca koşturmayan, yavaş hareket eden. Acelesi olmayan bir insan…” 16. yüzyılda H. Poetz’ın yaptığı bir çalışmadaki, madencilerin izin kullandıkları günler konusundaki listeyle devam eder:

203 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 123 gün

161 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 99 gün

366 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı 260 gün

287 günlük bir süre için çalışılan gün sayısı193 gün…

(Werner Sombart, Burjuva, çev: Oğuz Adanır, Doğubatı Yayınları)

Bu acelesi olmayan, kayıtsız köylü bedeni birim zamanda en yüksek verimi sağlayacak biçimde proleterleştirilecek, zamanın nakit hızın her şey olduğunu, doğanın sınırsız bedeninde edindiği alışkanlıklardan kurtulup havasız mekanlara sıkışmayı öğrenecektir.

[2] İki rahbin hazırladığı Malleus Malleficarum (Cadı Çekici) isimli bir kitapta cadılığın nasıl teşhis edileceği sistemleştirilmiştir. Kadın suya batırıldığında batmadan yüzebiliyorsa, kızgın demiri tuttuğunda eli yanmıyor ya da az yanıyorsa, vücudunda bere, ezik, siğil, ben varsa, bunlara iğne batırıldığında kan akmıyorsa öngörülen kilodan daha hafifse, ağlayamıyorsa vb. subjektif ölçüler yer alır bu kitapta.


KAYNAKLAR

  • Irvin Cemil Shick,  Bedeni Toplumu Kainatı Yazmak, çev: Pelin Tünaydın İletişim, 2011. s. 59
  • G. P. Thompson, Avam ve Görenek, çev: Uygur Kocabaşoğlu, 6. Bölüm; Zaman İş Disiplini ve Sanayi Kapitalizmi, Birikim Yayınları – 2006.
  • Barbara Ehrenreich, Sokaklarda Dans, çev: Nil Erdoğan-A. Ekim Savran, 5. Bölüm; Karnavalı Öldürmek, Versus Nisan 2009.
  • Barbara Ehrenreich, Cadılar, Büyücüler ve Hemşireler, çev: Ergun Uygur, Kavram Yayınları
  • Haydar Akın, Çocuk Cadılar ve Çocuk Cadı Avı, Phoenix Yayınevi, Mayıs 2010
  • David MacNally, Piyasanın Ucubeleri, çev; İdil Çetin, Dipnot Yayınları- 2016,
  • Sylvia Marcos (der.), Bedenler, dinler ve Toplumsal Cinsiyet, çev: Sibel Özbudun, Balkı Şafak, İlker Çayla, Ütopya Yayınevi, Mart 2006
  • Silvia Federici, Caliban ve Cadı, Kadınlar Beden ve İlksel Birikim, çev: Öznur Karakaş, Otonom Yayınları, Ocak 2012
  • Ülkü Doğanay, İlkay Kara; Tecavüzün Münferit Bir Olay Olarak Çerçevelenmesi, İletişim Araştırmaları 2011/9 (1-2) içinde.
İLENURAY SANCAR
PAYLAŞ