KADİR YÜKSEL: SUR KAPILARINDA KENTİN ÖYKÜCÜSÜ

Öykücülüğümüzde “1950 Kuşağı” denildiğinde ilk akla gelen öykücülerdendir Adnan Özyalçıner. O kuşağın yeni yazarlarını bir araya getiren, yükünü sırtlayan iki dergiden biri olan “a” dergisinin (diğeri, elbette, Mavi) yürütücüleri arasındadır, hatta isim babasıdır. Erdal Öz’ün tanıklığına başvuralım: “Sonunda harfte karar kıldık. Hiç unutmuyorum; Adnan, işin a’sından başlamamızı söyledi. Derginin adı da ‘a’ oldu. Hem de küçük ‘a’.” (1)

1950 Kuşağı edebiyatımızda yenilikçi hareketin odağı olmuştur. Toplumsal hareketliliğin, değişimlerin yaşandığı zor yıllarda, edebiyatımızda da etkisi günümüze kadar sürecek cesur sorgulamalara, dönüşümlere imza atmış bir kuşaktır. Başta Adnan Özyalçıner olmak üzere dönemin yenilikçi öykücüleri ‘fotoğraf gerçekçiliği’ olarak adlandırdıkları gerçekçilik anlayışına karşı çıkarlar. Çok boyutlu bir gerçeklik içinde bireyin ruhsal durumunu yoğun bir söyleyişle, biçimsel yanı ağır basan bir öykülemeyle dile getirirler. Yenilikçi öykücüler, hem gündelik yaşamlarında hem edebiyat anlayışlarında geleneğin karşısında konumlanmış, özgürlüklerini kısıtlayacak her türlü kalıbı yıkmaya yönelmişler, köklü bir değişimi başlatmışlardır. Jale Ö. Dirlikyapan’ın, kitabına da adını verdiği, çok yerinde belirlemesiyle ‘hikâyenin kabuğunu kıran’ bir kuşaktır 1950 Kuşağı.(2)

Adnan Özyalçıner’in kendi kuşağına, öykücülüğünün başlangıç yıllarına ilişkin saptamaları çok önemlidir:

“Bir önceki kuşağın yazdıklarına karşı çıkışla başladı her şey. Gerçeği ele alışlarındaki yüzeyselliğe, basmakalıp bir anlatıma, alışılmış şeyleri yinelemelerine karşıydık. Hem yaşamda, hem edebiyatta insanı köleleştiren alışkanlıklara başkaldırmıştık. 1950 Kuşağı gerçekte bir başkaldırı kuşağıdır. Demokrat Parti diktasının baskılarına karşı koyarken bireysel be toplumsal özgürlükleri elde etmek için savaşım veriyorduk. Edebiyatta da düşünceyi, düşleri, imgeli bir anlatımı ortaya koyarak, gerçeği boyutlandırarak anlatmaktı dileğimiz. Gerçeği derinlemesine ve genişlemesine bütün yönleriyle anlatırken insanı da dışsal, içsel, düşünsel yönleriyle gene bir bütün olarak vermekti amacımız. Alışılmışın, yinelenmişin dışında bir şeyler arıyorduk.(…) İnsanı özgürleştirecek, toplumsal hak ve özgürlükler kazandıracak olan başkaldırıyı en etkili biçimde aktarmak için de yeni bir anlatım biçimi gerekiyordu. Gerçeğe bakışımızdaki çok yönlülük bu yeni anlatım biçimini doğurmuştur.”(3)

Adnan Özyalçıner, öykücülüğünün ilk yıllarında önemli bir sorgulamanın içindedir. Kalıpçı ‘fotoğraf gerçekçiliği’ anlayışından kopuşun izleriyle yazacaktır ilk öykülerini ama bu kopuş aslında gerçekçi bakışın farklı boyutlarına ulaşma isteğidir. Yazarlık evrenini gerçeğe çok boyutlu yaklaşmak ve toplumsallık üzerine kuracaktır. Anlatış biçimini değiştirse de, yeni arayışlara yönelse de, anlatım olanaklarının sınırlarını zorlasa da anlattığı olaylara, insanlara yaklaşımı, toplumsal çözümlemeye yönelmesi hiç değişmez. Kimi zaman gerçeküstücülüğe yönelse de tutum olarak gerçekliği önceleyen bir yazar olduğunu söylemek yanlış olmaz.

İlk kitabı Panayır’da (1960) kentin kenar mahallerinden insanları taşır öykülerine. Ölüm çerçevesinde birleşen öyküler o dönemin kimi biçimsel özelliklerini ve söyleyişe dönük arayışlarını içerse de, bireyi unutmayan bir toplumsal bakış hemen sezilecektir. Kuşakdaşı kimi öykücülerden bu yönüyle ayrılacaktır Özyalçıner. Belki Onat Kutlar, Demirtaş Ceyhun ve Erdal Öz’ü de aynı ayrımın içinde ele alabiliriz. Emeğiyle geçinen, yoksulluklarıyla, yoksunluklarıyla kendilerini var etmeye çalışan kişilerdir öykü kişileri. “Panayır”, “İri Elmalar”, “Alt Ucu”, “Taş” öykülerinde karpuzcu, bakkal, berber, fırıncı, kahveci gibi kenar mahalle esnaflarını, çalışan insanlarını günlük yaşayışları içinde okuruz. Fabrika düdükleri, sokağın sesleri, sur içi kendini duyurur. Bu öze karşın anlatım betimlemelerle, uzun cümle kuruluşlarıyla ve yoğunlaşmış bir söyleyişle oluşturulur. Uzun cümle kuruluşlarının hemen ardından gelen kısa cümlelerle anlatının ritmini dengede tutar. (Bu biçemin yazarlığının önemli bir bölümüne yayıldığını söyleyebiliriz ama özellikle son dönemde cümle yapısı da, anlatım da yalınlaşacak, arınacaktır.) Olayı önceler, ama asıl önemli olan, nesneleri, mekânları somutlaştırma anlayışıyla ve kendine özgü betimlemeleriyle olayın ardında gizli olana, derinlikli bakışa, öze gönderir okuyucusunu. Dil ve söyleyişteki yoğunluk, kimi kez gerçeküstü bakışa yöneliş, mekânların ayrıntıları bir uzak açı oluşturacak, okuyucuyu görünen gerçeğin ardındaki büyük gerçeği düşünmeye yöneltecektir.

Panayır’da anlattığı çevre, insanlar, özellikle ‘sur’ ve kent, bütün bir yazarlık evrenini oluşturur Özyalçıner’in. Daha ilk yazdığı yazıların ana başlığı “Kenar Mahalleden Notlar” başlığını taşımaktadır. Tanju Cılızoğlu’nun çıkardığı Onüç dergisinde yayımlanmaktadır yazılar. Kenar mahalle, çocukluğunun geçtiği mahalledir: Karagümrük. Yazıların başlığı Mahmut Makal’ın Bizim Köy’üne naziredir; aynı yoksulluklar, aynı yoksunluklar, aynı bağnazlık. Çocukluğunun geçtiği, o dünyayı oluşturan mekânlar, bütün bir Özyalçıner öykücülüğünün de mekânları olacaktır.(4)

“Çocukluğum İstanbul’da Haliç’in üstündeki tepelerde bir mahallede geçti. Ben Haliç’i fabrikalarının düdük seslerinden tanıdım. Sabah karanlığında Edirnekapı surlarına yakın mahallemizin yokuşlarından Haliç’e akan işçi kalabalığından. Onların adım seslerinden. Daha boş olan sokakların kaldırımlarında büyüyen, yankılanan, uykularımıza sıçrayan konuşmalarından.”(5) 

Sait Faik Hikâye Ödülü alan ikinci öykü kitabı Sur (1963) çoğu kez toplumsallıktan uzak, bireyci bir öykü kitabı olarak değerlendirilir. Biçimsel olarak imgeci anlatımının, kapalı biçiminin, olayı en aza indiren kurgusunun getirdiği bir düşünce bu elbette. Denemeye, düzyazı şiire, felsefi söyleme ya da kent ve doğa betimlemelerine yaslanan, kimi kez gerçeküstücü tutuma uzanan kısa öykülerle alışılmış söyleyiş biçimlerinin sınırlarını zorlar Adnan Özyalçıner. Oysa dikkatli okunduğunda Sur’daki öykülerin arka planında Panayır’daki insanları, kenar mahalle yaşamını, kentin yoksul ve yoksun yüzünü görebiliriz. “Olsa Olsa Bir Olaydır”, “Güneş Batarken”, “Çark” ve kitaba adını veren “Sur” adlı öykülerin mekânları ve insanları kenar mahalle yaşamından alınmış, imgesel, gerçeküstücü bir düzleme taşınmıştır. Sur’da yöneldiği öz ve biçim yönünden deneysel arayışları sonraki kitaplarında sürdürmez Adnan Özyalçıner. Sur bu yönüyle yazarlığında farklı bir yerde duracaktır. Ama anlattığı, kitabına adını verdiği ‘sur’lar, ‘surların insanları’ sonraki bütün kitaplarında değişmez yerlerini alacaklardır.

1971’de yayımlanan Yağma adlı kitabı “Sur Kapılarında” adlı öyküyle açılır. Kitabın girişindeki yazıda öykülerin belli bir anlayışla dizildiğini okuyoruz. İlk öykünün sur kapılarında, sur içinde geçen bir öykü olması boşuna değil. Bir şehrin öyküsüne surlardan giriş yapar Adnan Özyalçıner. Sur kapılarındaki bir dilenciye şehrin tarihsel dönüşümünü anlattırır. Tarih kitaplarının dışında capcanlı bir şehirdir tanıştığımız şehir. Elbette, İstanbul’dur ama aynı zamanda İstanbul’un dışında büyük gerçeği, insanlığın toplumsal çelişkilerini barındıran bir şehirdir. Özyalçıner, bir kez daha gerçeküstüne yönelirken okuyucusunu evrensel gerçekliğin içine çekmeye çalışır.

Yağma kitabındaki kimi öyküleriyle belirgin bir değişimin ipuçlarını verir Adnan Özyalçıner. Panayır’da anlattığı mekânların ve insanların değişmediğini ama daha sınıfsal bir bakışın, toplumsal söylemin belirgin olmaya başladığını görebiliriz. “Yağma”, “Gökyüzünde Ayaklanma”, “Pazar Gezintisi” bu açıdan önemli bir değişimin öyküleridir. Dil ve söyleyiş açısından genel olarak ilk iki kitabın etkisi sürse de atmosfer oluşturan uzun cümleler, betimlemeler azalmıştır, yalın ve kısa cümlelerle olay anlatımı öne çıkmaya başlamıştır.  Gene de tam bir değişim değildir sözünü ettiğim, çünkü gerçeğin çok boyutlu değerlendirilişi, soyutlamalar, kimi zaman gerçeküstüyle buluşan anlatım Özyalçıner’in biçemi olarak öykülerin bütününe yayılmıştır.

Adnan Özyalçıner öykücülüğünde ikinci evre olarak adlandırabileceğimiz dönem Yıkım Günleri adlı kitabıyla başlayacaktır. Yağma’da kimi öykülerde gördüğümüz değişim Yıkım Günleri’nde öykülerin bütününe yayılmıştır. 1972’de yayımlanan kitap yirmi bir yıl sonra 1993’de “Kışlayla Şehir” adlı öykü eklenerek Sağanak adıyla yeniden yayımlanır. (Daha sonra hep Sağanak adıyla yayımlanacaktır.) Bu kitabındaki öykülerde toplumcu, sınıfsal bakış tam olarak kendini gösterir. Aslında anlatılan mekânlar, sur insanları hiç değişmemiştir ama oluşturulan atmosfer, bireyin çevresiyle olan etkileşimi, toplumsal çözümleme ve öykülemedeki bakış açısı değişmiştir. Kendine özgü biçemi ise genel olarak koruduğunu görebiliriz. Betimlemelerdeki ayrıntı seçimi, yer yer uzun cümleler ve hemen ardından gelen kısa cümlelerin oluşturduğu ritim sürmektedir ama anlatım ustalık düzeyinde bir yalınlıkla, durulukla buluşmaktadır artık.

Kitaba adını veren ilk öykü “Yıkım Günleri”nde yaşlı, kimsesiz, topal bir kestanecinin bodrum katında barındığı apartmanın yıkımı anlatılır. Caddenin genişletilmesi için yapılan yıkımlardan o çevrede oturanların nasıl etkilendiğini etkileyici bir anlatımla öyküleştirir Özyalçıner. “Kentin İçinden” üst başlığı altında toplanan öyküler kentin kenar mahallesindeki yoksul insanların kimsesizliğine, çaresizliklerine, yoksulluklarına odaklanacaktır. “Uzak Kentlerden” üst başlığında yer alan öyküler ise İstanbul dışında geçen öykülerdir. “Dağ”, “Asfalt”, “Tırmanış”, “Kışlayla Şehir” adlı öykülerde askerliğini öğretmen olarak yapan ya da zorunlu memur olan öykü kişileri ve Anadolu’nun zorlu koşulları Özyalçıner’in güçlü betimlemeleriyle, kendine özgü atmosferiyle anlatılır.

Kitabın son öyküsü olan “Grev Bildirisi” ise işçilerin zorlu yaşam koşullarını ele alır. Sınıfsal bakışın, gerçekçi tutumun ötesine geçilir, toplumsal değişimin yönü ve bu değişim için sesini yükseltenler anlatılır. Tam anlamıyla toplumcu gerçekçi bir öykü formunda kurgulanan “Grev Bildirisi”, Özyalçıner öykücülüğünün ikinci evresini ve bu evredeki değişimi en keskin biçimde yansıtan öyküdür.

1977’de Gözleri Bağlı Adam yayımlanır. Bu öykü kitabıyla 1978’de ikinci kez Sait Faik Hikâye Ödülü’nü kazanır. Kitabın sonraki baskılarında önsöz olarak yer verdiği ödül konuşmasında öykücülüğünün değişen ve değişmeyen yanlarını açıklıkla belirtir:

“Sanatıma zaman zaman biçimsel kaygılar da egemen olsa, kimi sanat akımlarından da olumlu, olumsuz etkiler de almış olsam hep onları yazdım. Kendi mahallemin insanlarını. Yoksul İstanbul’u. (…) Yoksulluğu bir alın yazgısı gibi taşıyan insanları yazdım öykülerimde. Önceleri alın yazgısı sanmıştım bu yoksulluğu. Yanıldığımı anladım sonra. Bu yoksulluğa neden olan birilerinin, bir şeylerin olduğunu gördüm.”(6)  

Gözleri Bağlı Adam’daki öyküler Yıkım Günleri’nin oluşturduğu ikinci evrenin devamı niteliğindedir. Toplumcu bakışla yazdığı öykülerinin bana göre en nitelikli olanlarını bu kitapta okuruz. “Grev Bildirisi”nin sert ve kimi yerde kuru gerçekçiliğini sürdürmez, kendine özgü gerçekçiliğini oluşturur. O dönemin, 70’lerin ikinci yarısının, çoğu zaman toplumsalı önceleyen, biçeme özen göstermeyen, kuru gerçekçiliğine kapılmayacak ustalıkta bir öykücüdür Adnan Özyalçıner. 1950 Kuşağının birikimini kendi gerçekçi bakışından eksik etmeyecektir. Bireyi yok etmez, gerçeğe daha derinlikli bakmayı sürdürür. Biçemini durulaştırır, cümle yapısını kısaltır, ritmini korur.

İlk öykü “Tutsaklar” ve son öykü “Gözleri Bağlı Adam” İstanbul dışında, Karamürsel’de geçen öykülerdir. İki öykü de Amerikan üslerini, o üslerin insanımızdaki etkilerini ele alır. Bu konuda öykücülüğümüzde başka öykü bulmak zor. Elbette sadece üsler değildir öykülerin derdi, söyleyişteki ironik dil ve anlatım yapısı gerekli uzak açıyı sağlayacak, emperyalizmin yurdun içine sokulan kötücül sinsiliği arka planda kendini hissettirecektir. “Baskın”, “İkinci Arka”, “Dükkân” toplumcu öykücülüğümüzün iyi örnekleridir. “Buluşma” öyküsü ise 50 Kuşağının bütün birikimini içinde saklayan ve 70’li yılların sonuna taşıyan etkileyici öykülerden biridir.

Sadık Aslankara da Gözleri Bağlı Adam kitabındaki öykülere dikkat çeker ve öykülerin siyasal öykü örnekleri olduğu saptamasını yapar: “öyküler, siyasal söylemin kolaycılığına kaçmadan, fazla söze yer vermeden, olay anlatma yalınkatlığına düşmeden ‘siyasal öykü’ olabilmiş örnekler. Demem o ki, öyküyü yarı yolda terk etmeyen, yazınsal dili hiçbir koşulda bırakmayan, buna gerek de duymayan ama sonuçta estetik bağlamda ayakta kalmayı başarmış öyküler bunlar. (…) Yazar, buradaki siyasal öykülerin hiçbirini okumuş yazmış takımıyla, entelektüel yapıdaki ya da aydın kimliği taşıyan kişilerle kurmuyor. Tersine halktan insanlar öykü kahramanları. Demek ki herhangi bir öykünün siyasallaşması, kahramanlarının ya da söyleminin değil, evreninin ya da yapısının siyasallaşmasıyla olanaklı.”(7)

Gözleri Bağlı Adam’dan on dört yıl sonra, 1991’de, bir ödülle,  Haldun Taner Öykü Ödülü’yle birlikte çıkagelir Cambazlar Savaşı Yitirdi. Hemen ardından aynı yıl Alaycı Öyküler adlı kitap yayımlanır. O uzun arada Özyalçıner öykücülüğünün aynı verimle sürdüğünün kanıtıdır iki kitap. Bu iki kitapla birlikte, benim üçüncü evre olarak adlandırdığım dönem başlayacaktır. Bu dönemin belirgin özelliği anısal öğelerin öyküye dönüştürülmesi olarak görülebilir. Ama hemen belirtmeliyim anı-öykü olarak adlandırılamaz bu öyküler. Çünkü bu üçüncü evrede kurgusal yanıyla öykünün sınırlarını genişletecektir, yaşantının içinde kurgulayacaktır öykülerini. Gerçek yaşantının içinde öyküyü var edecektir. En yakınındaki kişiyi bile (örneğin Sennur Sezer’i) başlı başına bir öykü kişisine dönüştürmeyi başarır Adnan Özyalçıner. Anlattığı bir futbol maçı, Keşanlılar-Edebiyatçılar arasındaki maç, kendine özgü anlatımındaki ustalıkla, “1964 Yazında” adlı öyküye dönüşüverir.

Alaycı Öyküler’in girişinde “Bu kitapta yer alan kimi öykülerde yaşanan olaylar, kişi ve yer adları tamamen gerçektir. Yalnız öykülerin kurgusu bakımından birtakım değiştirmeler yapılmıştır”(8) açıklaması yer alır. Bu açıklama üçüncü dönemin bütününü kapsayan temel bir açıklama olarak da okunabilir. Çünkü daha sonra yayımlanacak Alandaki Park, Torik Akını ve Kalabalıktan Birileri adlı kitaplar için de geçerli bir açıklamadır.

Cambazlar Savaşı Yitirdi üç bölüme ayrılır: “Babamın Yaşadığı Günler”, “Aradaki Günler” ve “Geçip Giden Günler”. İlk bölümdeki “Cambazlar Savaşı Yitirdi” ve “Dokumacının Ölümü” yazarın çocukluğunda yaşadığı zor zamanların öyküleştirilmesidir. Geçmişte yaşanan acı, tatlı günlerin öykülerinde Özyalçıner, o yıllara ve öykü kişilerine büyük bir sevecenlikle yaklaşır. Ama geçmişe özlem duygusu baskın değildir öykülerde, yaşanan günler anlatılır ve asıl olarak, bugünkü değişimin izi sürülür, geleceğe notlar düşülür. Aynı özelliği Alaycı Öyküler kitabı için de söyleyebiliriz:

Üçüncü dönemin en belirgin özelliklerinden biri de alaysamalı, kara gülmeceli anlatımdır. Yazarlığının ilk ürünlerinden bu yana yer yer kendini hissettiren kara gülmece, üçüncü dönemdeki kadar belirgin bir yapıya bürünmemişti ilk dönemlerde. Cambazlar Savaşı Yitirdi, Alaycı Öyküler ve sonrasındaki kitaplarda anlatılan olayın ardındaki gerçeği düşünmeye götüren bir öğe olarak yerini alır kara gülmece.

Aradakiler başlığıyla yayımladığı kitabında ise yazarlığının üç evresine ilişkin üç uzun öykü yer alır. “Çıkmazdaki” 1962’de yazılmıştır ve 1950’lerde küçük bir kasabayı anlatır. “Batak”ın yazılış tarihi 1977’dir ve 12 Mart’ın baskıcı ortamını bir polisin çıkmazıyla anlatır. Öykücülüğünün ikinci evresinin bütün özeliklerini taşıyan toplumcu bir öyküdür. Üçüncü uzun öykü “Gezginci Seyfo” ise 1999 tarihini taşıyor.

Adnan Özyalçıner öykücülüğünün önemli yanlarından biri de öykünün sınırlarını zorlamaktan çekinmemesidir. Özellikle üçüncü dönemin öyküleri bu yönden de okunabilir. Anlattığı yoksul, emekçi insanlar, mekânlar değişmez, toplumcu bakışı değişmez ama söyleyiş biçiminde, kurgusunda, dilinde öykünün verili alanlarını genişletmeye çalışır. Panayır’dan son kitabı Kalabalıktan Birileri’ne kadar süren bir özelliktir bu. Bir örneği de Ayak İzleri adlı kitabındaki röportaj öykülerinde görülebilir. Yaşanan günlerin tanıklığını yapan geziler, röportajlar, öykü diliyle, gerçekçi betimlemelerle, zengin ayrıntılarla, duru bir anlatımla buluşacaktır.

Adnan Özyalçıner’in öykü kitapları sıralı olarak okunduğunda özellikle iki yönden önemli göstergeler oluşturur. Birincisi, ülkemizin yaşadığı sosyal ve siyasal değişimlerin izi sürülebilir öykülerde. Toplumsal açıdan gelişmeler ve bu gelişmelerin bireyin yaşamında bıraktığı tortular geçmişiyle, bugünüyle, hatta gelecek günleriyle öykülerde yerini almıştır. Aynı şekilde edebiyatımızın değişimleri ve edebiyatımızı etkileyen düşünsel açılımlar da öykülerin arka planında okunabilir. Panayır 1950’lerin baskıcı ortamının izi görülür. Yağma, Yıkım Günleri 60’lı yılların öyküleridir. Gözleri Bağlı Adam’da 1971 ve sonrasının siyasal ortamını, emperyalizmin ayak izlerini görürüz. Cambazlar Savaşı Yitirdi, Alaycı Öyküler arka planında 80’li yılları barındırır, geçmiş anlatılarak aslında yaşanan günlerdeki siyasal, sosyal değişimlerin sorgulanması istenir.

Öykü kitapları sırayla okunduğunda karşımıza çıkacak ikinci gösterge kentin değişimidir. Özellikle bir kent anlatıcısı olan Adnan Özyalçıner, İstanbul özelinde olsa da aslında ülkenin bütün büyük kentlerindeki değişime tanıklık edecektir. Özellikle yaptığı betimlemelerle çizdiği resimler, öykü mekânlarının, nesnelerin somutlaştırılması Panayır’dan Alandaki Park kitabına kadar bir kentin tarihsel değişimini karşımıza çıkarır. Panayır ve Sur’da anlatılan surlar ve sur içi insanları Yağma’da değişime uğramaya başlayacaktır. “Sur Kapılarından” girenler yağmacılar, yıkıcılardır. Yağma aynı zamanda büyük kentin mekânlarının değişime uğramaya başladığı zamanları anlatır. Yıkım Günleri’nde kentin değişiminin izi sürülür. Kent her anlamda hem mekânlarıyla hem de insanlarıyla büyük bir değişimi yaşamaktadır. Bu yıkım, Sağanak kitabının önsözünde söylendiği gibi, uzun yıllar devam edecektir. Yağma’da, Sağanak’ta, Gözleri Bağlı Adam’da büyük göçlerin, artan gecekondululaşmanın kentin yaşamına ve insanların iç dünyalarına nasıl yansıdığını okuruz. Bir başka deyişle kente göçün toplumsal açıdan ne gibi sorunları beraberinde getirdiğini, insanların ruhsal dünyalarında nasıl izler bıraktığını sorgulayabiliriz. Üçüncü evrenin kitaplarında ise kentin geçmişi bugünü karşı karşıya gelecektir. Cambazlar Savaşı Yitirdi, Alaycı Öyküler kentin geçmişini önümüze koyarak bugünün neleri alıp götürdüğünü, daha da neleri götüreceğini gösterir. Alandaki Park’ın ilk bölümünün öyküleri ise kent insanının direnişi gibidir. Öykülerin bütününe bakıldığında kentin nasıl büyük bir değişimin içinde olduğunu, belki de kendi kimliğini yitirmekle yüz yüze kaldığını görebiliriz.

Etkisi bugünün öykücülüğüne kadar süren 1950 Kuşağının üretken, öyküye tutkuyla bağlı yazarı Adnan Özyalçıner, öykücülüğümüzün önemli bir kilometre taşıdır, kuşkusuz. Ama onu asıl değerli kılan öykünün cesur emekçisi olmasıdır. Cesurdur, çünkü öykünün tanımını genişletecek kadar sınırlarını zorlar ve her evresinde öykücülüğünü yenilemesini bilir. Betimlemelerinden diyaloglarına dek her cümlesinde Türkçeyi ‘sur’ların üstünde tutar.

1950 Kuşağından gelen bir başka ustanın, Demir Özlü’nün yazdıklarıyla bitirelim:

“Adnan Özyalçıner hikâyeci olarak doğanlardandır. Başlangıçtan beri hikâye yazmayı biliyordu. Gelişmiş bir anlatım sanatıyla çıkmıştı ortaya. (…) Yaratıcı ve gerçekçi. Gerçekten kaçmayan, toplumda yaşanan sefaleti gören, fakat bunları yaratıcı yazın düzeyine taşıyan biri. Kuşkusuz hakiki bir yazar. Güncel fırsatçılardan asla değil.”(9)

1-Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, 1999, Evrensel Basım Yayın, s.164.

2-Kabuğunu Kıran Hikâye, Jale Özata Dirlikyapan, 2010, Metis Yayınları.

3-Adam Öykü, Ocak Şubat 2003, 44. Sayı, “Adnan Özyalçıner ile Dünden Bugüne” Söyleşi: Feridun Andaç.

4-Yazarın Kitabı, Feridun Andaç, 2004, Varlık Yayınları, s.62.

5-Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, 1999, Evrensel Basım Yayın, s.29.

6-Gözleri Bağlı Adam / Yağma, Adnan Özyalçıner, 1980, Yazko Yayınları, s.8.

7-“Adnan Özyalçıner’in Öykücülüğü” M.Sadık Aslankara, Adam Sanat Dergisi, Kasım 2002, Sayı: 202, s.108

8-Alaycı Öyküler, Adnan Özyalçıner, 1991, Can Yayınları

9-Öykücülüğümüzün 45 Yıllık Çınarı Adnan Özyalçıner, 1999, Evrensel Basım Yayın, s.193