KAFDAĞI’NIN ARDINDAN GELEN BİR ÖYKÜCÜ: DURSUN AKÇAM

KADİR YÜKSEL

Dursun Akçam’ın 1970’lerin başında yayımlanan “Köyün Enisdosu” adlı öyküsü yıllar sonra, ikibinli yılların başında, kendi yaşam öyküsünden yola çıkarak yazacağı Kafdağı’nın Ardı adlı romanının ön çalışması gibidir. Aynı zamanda o doğup büyüdüğü topraklardan, Kafdağı’nın ardından nasıl çıkıp geldiğini, nasıl yokluklarla boğuştuğunu, o her zamanki toplumsal eleştirisini sakınmadan öyküleştirir Dursun Akçam. Köy çocuklarının parasız okutulacağı köy enstitüleri, yöresel ağızla ‘enisdosu’ açılacaktır. Ama önce ilkokul ‘şahadetnamesi’ gerekmektedir. İlkokul şahadetnamesi için şehrin yolunu tutar, öyküdeki adıyla Ali. Öykünün girişinde önce köylülerinin okula bakışından söz eder, köyün okuluna gelen, kız çocuklarını okutmak isteyen öğretmeni Ağa’nın ve imamın nasıl sürdürdüklerini anlatır. Köylü için okumak memur olmak, muallim olmak demektir. Devletin memuru oldun mu artık her şey önünde; ağır iş yapmak yok, güzel yiyecekler, güzel giyecekler, ayakkabılar… Kente vardıktan sonra ise kentlilerin köyden gelenlere karşı bakışını, kentli yaşama karşı Ali’nin şaşkınlığını okuruz. Buna karşın tutkusundan vazgeçmez Ali, şahadetnamesini alır ve ‘köyün enisdosu’nun yolunu tutar.

2002 yılında yayımlanan Kafdağı’nın Ardı adlı anı-romanında daha ayrıntılı anlatacaktır, kendi çocukluğunu. Medresede aldığı dini eğitimi, köy enstitüsüne giden zorlu yolu nasıl aştığını yalın bir dille anlatır. Enstitüye kabul edilmesi için Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’e yazdığı mektup ve Tonguç’tan gelen yanıt mektubu Dursun Akçam’ın, hatta o kuşağın okuma tutkusunun en güzel belgesidir.

Kayıtlara göre 1930, oğlu Alper Akçam’ın belirlemesine göre 1927’de[1] Ardahan’ın Ölçek köyünde doğar Dursun Akçam. Bir yandan ailesiyle birlikte yoksulluk çekerken, bir yandan da dağların ardına, uzak diyarlara, yeni hayatlara açılma hayalleri kurar. İlk öğrenciliği köydeki kuran kurslarıyla başlar, sıkı bir din eğitimi alır. Köyde kurulan geçici halk dershanesinde okuma yazma öğrenir. Gittiği ilk gün dilenci sanılarak kapısından kovulduğu Ardahan 23 Şubat İlkokulu’ndan şahadetnamesini alır ve 1945’te Cilavuz Köy Enstitüsü’ne kaydını yaptırır. Köy Entitüsü’nde yetişen o kuşağın en yüzakı örneklerinden biri olacaktır Dursun Akçam. Kendisi gibi enstitülü olan bütün bir kuşak aydınlanmacı, çalışkan, dirençli, mücadeleci yaşama birer örnek olarak bugün bile karşımızda dimdik durmaktadır.

1950’de mezun olduktan sonra kendi köyünde ilkokul öğretmenliği yapar bir süre. 1956 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü Edebiyat Bölümü’nü bitirir. Okullarda edebiyat öğretmenliği yaparken bir yandan da örgütlü mücadelenin içine girer. 1965’de Türkiye Öğretmen Sendikası (TÖS) kurucuları arasında yer alır. Yönetime seçilir, ilk saymanı olur. Sonraki genel kurulda ikinci başkan olarak seçilecektir. 1968 Öğretmen Boykotu’nda yüz yirmi bin öğretmen greve giderken Dursun Akçam en ön safta mücadele etmektedir. Uzun yıllar eğitimcilerin hak arama mücadelesinde sendika yönetiminin en etkin üyelerinden biri olacaktır.

1970 darbesinden sonra o dönemin önde gelen aydınlarıyla birlikte tutuklanır. Yargılama sonucu sekiz yıl on ay hüküm verilir, ancak, bugünle karşılaştırınca şaşıracaksınız ama Askeri Yargıtay tarafından aklanır ve bütün haklarını geri alır. Yeniden öğretmenliğe başlar. Sürgünler, açığa alınmalar, bakanlık incelemeleri sürer gider. Sonunda çok sevdiği öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalır.

Gazetelerde yazılar yazmaktadır. Demokrat Gazetesi’nin sahipliğini üstlenir. Açıkça hedef gösterilmesine karşın mücadeleci ve dirençli kişiliğiyle yılmadan sürdürür yazılarını. Bu arada öykü kitapları, röportajları arka arkaya yayımlanmaktadır. 12 Eylül darbesinin ardından Almanya’ya gider. Uzun yıllar sürecek Almanya yaşamı başlayacaktır. 1991 yılında ülkesine döndüğü gün hakkında açılan bütün davalar düşmüş olmasına karşın yeniden tutuklanır. Kısa süre gözaltında tutulur, ardından özgürlüğüne kavuşur.

Çocukluğundan gençliğine, öğretmenliğinden sendikacılığına, uzak ülkelerden kendi memleketine kadar her yanıyla, acılarla, göçlerle, sürgünlerle ama yılmadan, geri adım atmadan, dirençle sürdürür ömrünü Dursun Akçam. Kafdağı’nın ardından gelen, yaş alsa da büyümemiş o çocuk 19 Eylül 2003’te Kafdağı’nın ardına geri dönecek, sonsuz uykusuna yatacaktır.

Dursun Akçam, köy enstitülerinden yetişen kuşağın yazına yönelmiş adlarından biridir. Edebiyatımızda, sadece bir belirleme olarak kullanmak istediğim, ‘köy edebiyatını’ var eden toplumcu gerçekçi yazarlardandır. Edebiyatı, bazı belirlemeler dışında bu şekilde adlandırmanın doğru olmadığını düşünüyorum. Dursun Akçam’ı da sadece köy edebiyatı içinde değerlendirmek yanlıştır. İlerleyen yıllarda gerek konularıyla, gerek biçemiyle değişecek, şehir yaşamını ve zorunlu göç sonrası yurtdışındaki ‘gurbetçi’ insanları ele alacaktır.

Öykücülüğünü üç döneme ayırmak gerekiyor Dursun Akçam’ın. İlk döneminde köyü, köy yaşamını anlatan, hem de sakınmadan köyün toplumsal yapısını, insanlarını kıyasıya eleştirebilen, okuyucusunu sarsabilen bir öykü evreni kurar. İlk öykü kitabı Maral (1964), Ölü Ekmeği (1967) ve röportaj–öykü olarak adlandırabileceğimiz Taş Çorbası’ndaki (1972) kimi öyküleri ilk dönemin ürünlerini içerir.

İkinci döneminde ise kente göçen köylülerin yaşamlarını, değişimlerini, köklerinden kopup kente gelenlerin ne zorluklarla, ne yokluklarla yaşamlarını sürdürebildiklerini, kültürel, toplumsal anlamda nasıl büyük çelişkiler yaşadıklarını anlatır. Taş Çorbası’ndaki ilk üç öykü (“Hademe Milleti”, “Taş Çorbası”, “Anadolu Ekspresi”), Köyden İndim Şehire (1973), Kafkas Kızı (1978) ikinci dönemin öykülerini içerir.

Üçüncü ve son dönemde ise Almanya’daki yaşamından süzülüp gelen, gene göçün, bu kez yurtdışına göçün izlerini sürebileceğimiz öykülere imza atacaktır. Her zaman biçeminin içine gizlediği incelikli mizah anlayışını bu son dönem öykülerinde daha belirgin kılacak, mizah öyküleri yazacaktır. Sevdam Ürktü (1992) ve mizah öyküsü olarak yazdığı, bir bütünün parçaları olarak kurguladığı, birbirinin içinden geçen öykülerin yer aldığı Generaller Birleşin (1988) üçüncü dönem öyküleri olarak adlandırılabilir. Generaller Birleşin adlı mizah öyküleri kitabının alt başlığı “Almanya’nın Hababam Sınıfı” adını taşır ve Rıfat Ilgaz’a ithaf edilmiştir. Aynı kitap daha sonra bir iki öyküde ad değişikliği yapılarak Öğretmeni Kim Öptü? adıyla yayımlanacaktır.

Bir de tür olarak Yaşar Kemal’in açtığı yoldan yürüttüğü, röportajı öyküyle buluşturduğu yapıtlarını anmak gerekli. Yazınsal olarak ilk kez adını duyurduğu ve ilk ödülünü aldığı türdür aynı zamanda röportaj öyküsü. 1963 yılında “Analar ve Çocuklar” adlı röportajıyla Milliyet Gazetesi’nin açtığı yarışmada Ali Naci Karacan Armağanı’nı kazanır. Daha sonra bu türdeki verimini geliştirerek sürdürecektir. Analar ve Çocuklar (1965), Doğunun Çilesi (1966), Taş Çorbası (1972), Kan Çiçekleri (1977), Alaman Ocağı (1982).

Dursun Akçam’ın ilk dönem ürünlerini verdiği yıllarda köy edebiyatı olarak anılan yapıtların öne çıktığını, ardı ardına yayımlandığını görüyoruz. Erkan Irmak, köy romanları üzerinden o dönemi ele aldığı incelemesi Eski Köye Yeni Roman’da çerçevesini çizmeye çalışır köy edebiyatının. Türk edebiyatına köy konusunun girişini ve gelişimini ele alır. Köyü modern edebiyata taşıyan yazarların ağırlıklı olarak köy enstitüsü çıkışlı yazarlar olması bu edebiyatta enstitülerin eğitim anlayışının da yansımasını beraberinde getirdiğini öne sürer. Kaba belirlemelerle ve genel yargılarla değerlendirilmemesi gereken bir dönemdir. Giriş yazısında ayrıca incelemesini derinleştirdikçe yeni bakış açıları geliştirdiğini söyler. 1980’den sonra sözün nasıl bastırıldığından, 1970’lerin devrimci yazınının nasıl susturulduğundan söz ederek bitirir sonuç yazısını.[2]  (Birkaç yönden eksikleri olduğunu düşündüğüm bir inceleme; örneğin o dönemin sadece Fakir Baykurt romanlarıyla değerlendirilmesinin eksik olduğunu düşünürüm, bazı yazarlara ise hiç değinilmemiş olması eksik bırakıyor bakış açısını. Buna karşın mutlaka okunup değerlendirilmesi gerek. Belki başka bir yazıya…)

Dursun Akçam, gerek köy enstitüsünden yetişip edebiyata yönelen bir yazar olmasıyla, gerek o dönemin özelliklerini barındıran ürünler vermesiyle, gerekse o dönemin edebiyat anlayışını benimsemesi ve savunmasıyla önemli bir örnek olarak duruyor karşımızda. 1960’ların 70’lerin toplumcu gerçekçi yazını içerisinde yerini almaktadır Dursun Akçam. Yaşamı boyunca o gerçekçiliğe sadık kaldığını, ama biçemini geliştirdiğini söylemek yanlış olmaz. İlk dönem olarak adlandırdığım ilk iki kitabındaki öykülerini ele alan inceleme, eleştiri yazılarında topluma dönük eleştirel gerçekçiliğin belirlendiğini görüyoruz. Ama bana kalırsa, özellikle bu ilk dönem ürünlerindeki gerçekçiliği ‘doğalcılığa’ yakın olarak belirlemek daha uygun düşüyor. Elbette yaşanmışlıkların, gözlem gücünün, aynı doğanın bir parçası olmanın bunda büyük payı var. Toplumsal yapı bütün çarpıklığıyla anlatılır, köy yaşamı idealize edilmez. Ayrıca ele aldığı öykü kişilerini çok iyi tanıdığını, onları gerçek özellikleriyle, kusurlarıyla, eksikleriyle ele almayı başardığını söylemek gerekli. Anlatım olarak da ilk öykülerinde sinematografik yapının çok öne çıktığını görebiliriz. Yöresel söyleyişleri, halk hikâyeciliğinin söyleyiş biçimlerini kullansa da yalınlıktan uzaklaşmadığını belirleyebiliriz. Dursun Akçam’ın öykü diline kara mizahı, ironiyi de eklemek gerekli. İlk öykülerinden itibaren kendini gösterir, kara mizah, kimi zaman öne çıkar, kimi öykülerde öykünün bütününe yayılır ve okuyucuyu sarsacak bir atmosfer oluşturur.

Maral kitabındaki “Zozan”,“Kaka”, “Tiyatora Kızı”, “Maral” adlı öyküler sayılabilir. “Maral” öyküsünde gurbete çalışmaya giden Yusuf karısı Maral’ı çocuklarıyla birlikte evde yalnız bırakmış, giderken de Ağa’dan borç almıştır. Yoksullukla boğuşup çocuklarına bakmaya çalışan Maral’a yardım ediyormuş gibi görünen Bekir Ağa gün gelir gerçek yüzünü gösterir. Maral zorlukla koruyacaktır kendini. Öykü ucu açık bir sonla, durumun çarpıklığıyla biter.

Ölü Ekmeği adlı kitabındaki öykülerinde ilk döneminin bütün özelliklerini görebiliriz. “Şeher Tayfası” öyküsünde kurduğu köylü şehirli karşıtlığı, o güne göre önemli bir eleştirelliği barındırır. Piknik yapmaya gelen şehirlilerin köylülerle karşılaşması ve her iki kesimin birbirlerine bakışı kara mizahı da içine alarak öyküleştirilir. Kitabın en sarsıcı öykülerinden biri olan “Ölü Ekmeği” yaşanmışlığıyla, içtenliğiyle, ölüm ve yaşama tutunma, ölüm ve yoksulluk çatışmalarıyla doğalcı anlatıma daha yakın durur. Aynı zamanda güçlü bir kara mizah barındırır. “Kurban” öyküsü de kitabın öne çıkan öykülerinden biridir. Yağmurun dinmesi için köydeki evliya mezarlığına kurban kesilir, kurban eti dağıtılırken çıkan tartışmalar, etin paylaşımı ve ardından yağmaya dönüşmesi yöresel söyleyişlerle, halk hikâyeciliğinin anlatım formuyla, görselliğiyle başarılı bir atmosfer oluşturur. Dinsel bakışın da yer aldığı kara mizah okuyucunun boğazında düğümlenecektir.

İlk döneminde öne çıkan daha doğalcı gerçekçiliğe yakın bakışın ikinci dönemde değişmeye başladığını, daha toplumsalcı gerçekçiliğe yöneldiğini düşünüyorum. Çünkü bu dönem öykülerinde toplumsal yapının çarpıklığı eleştirel bir bakışla, hem de kaba eleştirelliğin ötesinde değişimin sezdirilmesiyle ele alınacaktır. Bunun yanında öykücülüğünün ana evrenini oluşturan gözlemciliği, içtenliği, yaşanmışlık duygusu, kişilerini bütün kusurlarıyla oluşturabilmesi, sinematografik anlatım değişmeden, gelişerek sürmüştür. Dil özelliklerinin de korunduğunu ama yöresel söyleyişlerin ve halk hikâyeciliğinin ilk dönemdeki kadar yoğun kullanılmadığını söyleyelim. Elbette özellikle ikinci dönemde de köyden kente göçen insanların ele alındığı öykülerde şive kullanımı var. Gene de ilk dönem öykülerinde daha destansı bir dil oluşturma isteği göze çarparken ikinci dönemde bu isteğin kendi dilini tam olarak oluşturmaya evirildiğini söylemek istiyorum. Eleştirel kara mizahının da bu dönemin yapıtlarında derinleştirilerek kullanıldığını belirleyebiliriz.

Köyden İndim Şehire adlı öyküler toplamı Dursun Akçam’ın kendi öykü sesinin arayışlarında bir başka geçiş noktasıdır. Artık köy değil kasaba, şehir vardır öykülerde ama öykü kişileri köyünden göç edenlerdir ya da köyden kente göçenleri arayan, ziyaret eden köylülerdir. “Akova’dan Irgatların Derviş” anlatımıyla, öykülemesiyle, diyaloglarıyla ve insanın içini acıtan kara mizahıyla kitabın iyi öykülerinden biridir. Ankara’da memur olan oğlunu aramaktadır Derviş dayı. Elinde eski bir adres vardır, sorup soruşturarak, her gördüğüne oğlunun büyük bir memur olduğunu söyleyerek, şehirde gördüklerine, şehir insanlarına şaşırarak arayışını sürdürür ve sonunda elindeki kâğıtta yazılı olan adrese ulaşır. “Kaz Eti” de kitabın iyi öykülerinden biridir. Okuyucusu sarsan bir büyük şehre yerleşme öyküsüdür. İki köylünün şehirde yaşadıkları dönüşümler, oh olsun diye yapılan hırsızlık ve sonrası, çarpıcı bir kara mizaha dönüşür. Köyün kültürüyle şehir kültürünü çarpık bir biçimde buluşturmaya çalışanla şehir kültürüne bir türlü alışamayan iki farklı yapı. “Köyden İndim Şehire” öyküsünün Dul Yeter’i de aynı şekilde, oğlunun yanında da olsa şehir yaşantısına bir türlü alışamaz. “Aşk Clup” öyküsü de şehir yaşamını kendi kültürüyle buluşturamamış, aldatılmış saf bir köylünün evlilik kurumu ve aldatma, felekten bir gece çalma isteği çerçevesinde eleştirel, çarpıcı bir öyküsü. “Güllü Ana” öyküsü ise sadece kitabın değil, bence Dursun Akçam’ın en güzel öykülerinden biri. Onun öykücülüğünün bütün özelliklerini barındıran, gerçekçi anlatımıyla, incelikli toplumsal eleştirisiyle, işlenişiyle, atmosferiyle, kapkara mizahıyla, çarpıcılığıyla ustalıklı bir öykü. Kendisini her şeyiyle ibadete veren Güllü Ana’nın ne yapsa cennete gidemeyeceğine ilişkin çıkarılan söylentinin Güllü Ana’nın yaşamını alt üst etmesini okuruz. Bu ilk başta masum bir haddini bildirme isteğiyle yapılmıştır ama iş büyüyünce geri dönülemez.

Kafkas Kızı adlı kitabında öykücülüğünü geliştirerek sürdürür Dursun Akçam. “Anarşik”, “Gülmez”, “Ballı Ana” iyi öyküler olarak sayılabilir. Kitabın son öyküsü “Haley” 1975 yılında Antalya Sanat Şenliği Öykü Yarışmasında Altın Portakal Ödülü’nü alır. “Kafkas Kızı” da, “Haley” de Dursun Akçam öykülerinin en iyileri arasında sayılabilir.

Üçüncü dönemde, Almanya’daki yaşamına ilişkin izlenimlerin oluşturduğu öykülerde her yönüyle usta bir öykücüyle karşı karşıyayız. Aynı toplumsalcı bakış bu kez bireyin iç dünyasına da yoğun biçimde yönelir, toplumsalcılığını bireyle buluşturur, çağdaş insanın, göçün, sürgünün sorunlarıyla toplumsal çelişkileri iç içe işler. Edebiyat anlayışı değişmemiştir ama biçimsel olarak yeni bir çerçevenin içindedir artık. Sevdam Ürktü kitabındaki öykülerin her biri buna örnek oluşturur. Daha önceki yapıtlarında kurduğu kendi öykü dilinin geliştiğini, gözlem gücünün korunduğunu, aynı görüntüye yatkın anlatımın geliştirildiğini söyleyebiliriz. Bu arada şunu söylemeden geçemeyeceğim, aynı dönemin ürünleri olan mizah öyküleri ne yazık ki aynı ustalıkta değil. Sevdam Ürktü’deki öykülerin gerisinde kalıyor. Generaller Birleşin’deki öyküler, kısa açıklamasındaki deyişiyle “diyaloglar üstüne kurulmuş hafif çitlekler” olarak kalıyor. Buna karşın baskıcı yönetimlerden kaçarak Almanya’ya zorunlu göç eden farklı ulusların insanlarının dil kurslarında ve oradaki düzende yaşadıkları sıkıntıları, yabancı olarak görülmenin verdiği huzursuzluğu, bazen dayanışmayı, bazen farklı kültürlerin çatışmasını okuyoruz.

Sevdam Ürktü adlı kitabındaki öyküler Dursun Akçam’ın ustalık öyküleridir. Bütün öykülerde Almanya’ya çalışmaya giden ya da siyasal nedenlerle zorunlu sürgün olan gurbetçiler anlatılır. Farklı bir kültürde yabancılık duygusu, yalnızlaşma, özlem, ironi bütün öykülerde hissedilir. Dursun Akçam’ın bakışı gurbette yaşamanın çetin koşulları üzerine kurulu değildir. Almanya’daki gurbetçilerin çalışma hayatında ve kültürel anlamda yaşadıkları zorlukları bir başka kitabında röportaj–öykü tekniğiyle yazdığı Alaman Ocağı’nda ele alacaktır. Gene aynı kültürel çelişkileri, zorlukları, uyumsuzlukları mizah öyküleri biçiminde Generaller Birleşin adlı kitabında okuruz. Sevdam Ürktü’de her iki toplumun yapısı da keskin bir gözlem gücüyle bireyin konumu daha öne çıkarılarak anlatılacaktır. Cinsellikten aile yaşamına, dil sorunundan gurbetçi gençlerin yaşamına, aydınların içine sürüklendikleri bunalımlı günlerden siyasal sığınmacılara pek çok insan katılır öykülere. Elbette Dursun Akçam’ın eleştirel bakışından, toplumcu gözleminden, kara mizahından kurtulamazlar. İlk öykü “Afgane” iki farklı kültürün sevgi, aşk, sahiplenme anlayışının çelişkileri üzerine kuruludur. “Entel Hanım” kendi kültürüyle yaşadığı yere uyum sağlayan insanla bu uyumu sorgulayan birinin karşı karşıya geldiği bir öyküdür. “Tansiyon” geride bıraktıklarına özlem duyan bir siyasal sığınmacının duyumsadığı hastalıklar ve geride kalanların gelmek için yola çıkmasının verdiği iyileşme duygusu anlatılır. “Erkek” öyküsü ise yaşam formunu değiştirmeye çalışmasına karşın kültürel kodlarını değiştiremeyen, eğlencesini yeni kültüre göre erkekliğini eski kültürüne göre yaşamayı isteyen çelişkiler içindeki bir gurbetçi vardır karşımızda.

Bütün bu belirlemelerin ötesinde Dursun Akçam öykülerinin gelişim çizgisini görmeye çalışırsak toplumsalcı bir bakışla gerçekçiliği benimsemesinin yanı sıra gerçekçiliği durağan bir form olarak ele almadığını her yapıtında gerçekçiliğini biçimsel olarak ileri taşıdığını söyleyebiliriz. Özellikle 1980 sonrasında görmezden gelinen toplumcu gerçekçiliğin aslında sadece kaba bir gerçekçilik olmadığını, düz çizgide bir toplum eleştirisiyle sınırlı kalmadığını, toplumsal değişimi öncelese de nitelikli yapıtlarında bireyi de yetkinlikle ele aldığını düşünüyorum. Aynı zamanda ve en önemlisi yazınsal bir söyleyiş zenginliğini de barındırdığını görmek gerekli. Bu söyleyiş zenginliğinin gelişim çizgisini Dursun Akçam’ın öykülerinde görebiliriz. Tıpkı o dönemde Kafdağı’nın ardından gelen bütün diğer öykücülerde görebileceğimiz gibi. Söyleyiş biçimindeki arayışlara Anadolu’nun kültürel birikiminin yansımaları da diyebiliriz. Halk hikâyeciliğinin anlatım biçimi o dönem için bambaşka olanaklar oluşturabilmiştir. Bugün günümüz öykücülüğünde o anlatış özelliklerinin farklı biçimlerde kullanıldığını görüyoruz. Dursun Akçam ve diğer gerçekçilerimizin açtığı bir yoldur bu. Sabahattin Ali’den, Kemal Bilbaşar’a, Yaşar Kemal’den Fakir Baykurt’a uzanan geniş bir yazınsal yöneliş. Sevdam Ürktü adlı kitabına kadar sürdürdüğü bu gelişim çizgisi, yaşamın ve değişimlerin getirdiği biçimlerle son öykülerinde toplumsalcı gerçekçiliğinden kopmadan bir başka dil ve biçeme gelip dayanacaktır.

Bütün yapıtlarının yeniden yayımlandığı bu dönemde biraz geride bırakılmış öykülerinin, öykücülüğünün de başka bir gözle değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Kafdağı’nın ardından gelen bir yazar olarak Dursun Akçam’da somutlaşan, o kuşağın neredeyse bütününde görebileceğimiz anlatım arayışlarının kaba bir genellemeyle görmezden gelinmesi edebiyatımızın çerçevesini daraltacaktır. Oysa bugünün arayışlarını derinleştirebilecek, gerçekçiliğimizin sınırlarını genişletecek açılımlar bulunabilir o kuşağın söyleyişlerinde.

[1] Dursun Akçam’ı Anmak, Der: Vecihi Timuroğlu, 2004, Arkadaş Yayınları, Sy: 2

[2] Erkan Irmak, Eski Köye Yeni Roman, 2018, İletişim Yay.