KARA SAÇLARINI KESİP ATAN BİR DELİ KIZ: GÜLTEN AKIN

DENİZ TÜRKER

Gülten Akın’la tanışmak için geç kalmış olsam dahayatıma girdiği andan beri, farklı farklı deneyimlerimde, hayal kırıklıkları ve coşkularımda onun yazdıklarına dönüp bakmak alışkanlığım oldu. Kadın olmanın bana aşina ve yabancı hallerini onun yazdıklarıyla yeniden düşündüm. Hepsinde öte, kadın olarak var olmanın günümüzde bile çok zor olduğu bir coğrafyada, 1950’lerden beri inatla sözünü söylemeye devam etmesi başlı başına bir mücadele biçimi. Başucumda duran kitap yığınının vazgeçilmezlerinden biri artık onun yazdıkları. Füruğ Ferruhzad’la, Didem Madak’la, Maya Angelou’yla birlikte duruyor yanı başımda; tüm dikbaşlılığı, bilgeliği, cesareti, inadı, dağ gibi gölgesi ve incecik bir dal gibi kırılganlığıyla…

Akın’ın şiirlerini bir günce gibi okumak mümkün. 1933’te Yozgat’ta doğan Akın,ömrünün büyük kısmını liseyi ve hukuk fakültesini bitirdiği Ankara’da geçirmiş olsa da Anadolu’da pek çok farklı şehirde yaşadı. Bu farklı şehirlerin hepsi Akın’ın dizelerinde yer buldu. 1956’da yayımlanan ilk kitabı Rüzgar Saati’nden itibaren Akın’ın şiirleri her zaman yaşadığı farklı coğrafyaların, tanıdığı farklı insanların, dinlediği hikayelerin ya da tanıklık ettiği olayların izini taşımıştır. Gülten Akın şiiri üzerine yapılan bazı incelemeler, şiirinin bireysellikten toplumculuğa uzanan bir çizgi izlediğinden söz eder. Bana göre ise, İkinci Yeni akımına dahil edildiği ilk döneminde, iç dünyasını en çok konu edindiği ilk şiirlerinde bile Akın her zaman derdini daha büyük çerçevelerin içine yerleştirerek anlatmıştır. Sezen Aksu’nun bestelediği ve Akın’ın ilk şiirlerinden olan Deli Kızın Türküsü’nde, mevcut kadınlık rollerine sığamayışının, başkaldırısının izlerini görmek mümkündür:

Maviyi kaldırın kara koyun sırasıdır
Bana yeni tutkular gerek bıktım
Bir solukta buz gibi yaşamak isterim
Beni öldürürse bu umut öldürür[1]

Akın, 1956’da evlenir. Şiirlerine zaman içerisinde eş olmanın, anne olmanın, bu rollerin yarattığı duyguların, heyecanların, beklentilerin ve kaygıların izleri de vurmaya başlar. Akın’ın 1960’da yayımlanan Kestim Kara Saçlarımı kitabındaki aynı adlı şiirinin ilk dizeleri, bir isyandır adeta; Güven Turan’ın da dediği gibi, bir “başkaldırı”dır.[2]

Uzaktı dön yakındı dön çevreydi dön
Yasaktı yasaydı töreydi dön
İçinde dışında yanında değilim
İçim ayıp dışım geçim sol yanım sevgi
Bu nasıl yaşamaydı dön

Ve bu başkaldırı, başlıca “kadınlık” sembollerinden olan uzun saçın kesilip atılmasıyla sonuçlanır:

Kestim kara saçlarımı n’olacak şimdi
Bir şeycik olmadı – Deneyin lütfen –
Aydınlığım deliyim rüzgarlıyım
Günaydın kaysıyı sallayan yele
Kurtulan dirilen kişiye günaydın[3]

Bu başkaldırıya kimi zaman çaresizlik de eşlik eder. Akın’a göre “kadınlar toplumda kabak çekirdeği”[4], “kendini tüketme okullarının ezberci küçük kızları”[5] iken, “avcı olmak bile avlanmaya yetmez”.[6]Çünkü “Kara tartılarda ağırlığımız / Tüm kadın tüm utanç tüm korku”dur.[7]

Kırmızı Karanfil kitabının 1971’de yayımlanmasıyla Akın’ın şiirindeki başkaldırı başka unsurları da içermeye başlar. Fakat ben pek çok yorumcunun dediği gibi bunu “politikleşme” ya da “toplumculaşma” diye adlandırmak istemiyorum. Zira, Akın’ın ilk şiirlerinden itibaren sürekli işlediği “kadınlık halleri” başlı başına politik ve toplumsal bir mesele. Ancak 1970’lerden itibaren köy ve kent yoksulluğu, kentlerde yükselmeye başlayan sol hareketler, siyasi iktidarın baskıları, devlet ve polis şiddeti gibi konular Akın’ın şiirinde daha fazla yer bulmaya başlar. “Yaz” şiirinde Akın bir yandan çocukluğundan itibaren kendi hayatını yazarken diğer yandan da aslında onlarca yıl boyunca çekilen yoksulluğun, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen ilişkisinin değişmediğini anlatır. Çocukluğuna denk gelen İkinci Dünya Savaşı dönemini, “Yedi yaşında kuraldır aç gitmek okula” dizesinde özetler. Savaşa girmemekle övünen siyasi iktidar, zenginleşen sınıflar ve bunların karşısında gittikçe yoksullaşan halk… Anadolu’yu gezip sık sık benzer yoksulluk manzaralarıyla, baskıyla, şiddetle karşılaşan Akın, karşılaştığı insanların kişisel hikâyelerini şiirlerine aktarmaya başlar. Hatta, bu ortak acı deneyimi Akın’ın kendisini yersiz yurtsuz, ama aynı zamanda “her yerli” hissetmesine yol açar:

Gülten’i Yozgatlı demesinler bundan böyle
Nerde ölürsem oralı olayım
Doğularda, yolsuz dağların
Soğuk suların başında öleyim[8]

Maraş’ın ve Ökkeş’in Destanı (1972), Ağıtlar ve Türküler (1976), Seyran Destanı (1979) ve İlahiler’de (1983) Akın’ın şiirlerinde umudun yerini daha çok acı alır. İlk kez yıl aynı basılan Şiiri Düzde Kuşatmak’ta şiir üzerine yazılarını toplamıştır. Toplumcu-gerçekçi duruşunu ve folklordan, halk edebiyatından nasıl ve neden beslendiğini anlatır: “Bana yeryüzünden haksızlığın, zulmün kalktığını söyle, Pir Sultan’dan vazgeçeyim. Bana insanların artık usla, mantıkla davrandıklarını söyle (…) Kaygusuz’da vazgeçeyim”.[9]12 Eylül’e adım adım gidilen bu yıllar, yoksulluğun ve şiddetin giderek arttığı, devletin demokratik toplumsal mücadele ve yükselen sol hareket üzerindeki baskısını en çok arttırdığı dönemdir. Akın, tüm bu acılar karşısında hem ağıtlar yakar hem de ilençler (kargış) söyler:

Varsılları gördük
Altın horozlar gibi susuyorlar
Dünyanın el altı yöneticileri
Onlarla kabarıp susmadık
Yoksulları gördük
Doğdukları yerde kalamazlar
Yoklukla beslenen kargış
Kocaman bir fırtınadır
Onları yurdundan sürer çıkarır[10]

Abidin Dino’nun resimlediği Seyran Destanı 1979’da basılır. Ankara’nın ilk gecekondu semtlerinden Seyran Bağları’nın adını verdiği bu kitapta Gülten Akın, göçmen kent yoksullarını anlatır. Çorumlu, Yozgatlı, Karslı, Kırşehirli, Sivaslı, Hakkârili, Vanlı göçmenlerin hikâyeleridir bunlar. Kitabın girişinde Akın, “büyük kaçgunluk” diye bilinen, 1600’lerin başında Osmanlı’da yaşanan kitlesel göçlerden bahseder. Köylülerin artan vergiler, keyfi yönetim, askeriye ve bürokrasinin zorbalığı karşısında çift bozup topraklarını terk etmeleri, kasaba ve kentlere göç etmeleri, hatta kimi zaman devletin erişemeyeceği sapa yerlere kaçıp yeni köyler kurmaları olarak tanımladığı büyük kaçgunlukla, 1940’larda başlayan kitlesel köyden kente göç dalgasını ilişkilendirir Akın. Büyük kaçgunluk nasıl ki Osmanlı’nın kentsel demografik yapısını değiştirdiyse, son göç dalgası da Türkiye’nin büyük kentlerinin yapısını değiştirmiştir. Yeni göçmenler, “kaleler, palankalar yerine gecekondular kurmuşlardır”.[11] Akın, toplumsal gelişmenin ve demokratikleşmenin “bu kıyılardan iri iri soluyan devin ellerinde” olduğunu söyler. Hatta, bir “Büyük Halk Destanımızın” yazarları olacaktır onlar. Ancak ne yazık ki başını kaldırmaya çalışan bu dev, 12 Eylül’de sertçe ezilir.

Akın, 12 Eylül sonrasında kurulan İnsan Hakları Derneği ve Dil Derneği gibi önemli demokratik örgütlerin kurucuları arasında yer alır.Kendi oğlunun da siyasi bir dava nedeniyle tutuklanması ve hapsedilmesi, Akın’ınşiirindeki politik tavra kişisel deneyimi de ekler. Mamak Cezaevi’ndeki açlık grevini anlattığı 42 Günün Şiirleri’nde Akın, oğlunu görmeye gittiği görüşlerde hem anne olarak kendi deneyimini hem de diğer anneler ve çocuklarını anlatır. Hatta, Güney Amerika’da aynı kaderi paylaşan anneleri de: “Alberto’nun anası, Tiko’nun anası, Dolores’in anası.” Analar adlarını yitirmiştir artık, çocuklarının adlarıyla var olurlar.[12]42 Günün Şiirleri, adına rağmen, kısa öyküler de içerir. Akın adeta burada, bu yoğun ve acı deneyimi anlatabilmek için her türlü biçimi kullanmak istemiştir. Onca çaresizlik içinde, polisin askerin baskısı karşısında bir avuç kadın, bir avuç anne, yine de başlarını eğmez. Yeri gelir ciğerlerinin ta dibinden bir çığlık koparır, kimsenin silemeyeceği bir iz bırakmayı başarırlar.[13] Ya da acılarıyla, öfkeleriyle bastıkları yerdeki çiçekleri eflatuna boyar ama boyunlarını bükmezler.[14]42 Günün Şiirleri’ndeki son şiir, 12 Eylül cuntasının 17 yaşındayken idam ettiği Erdal Eren’e yazdığı “Büyü”dür. Son öykü ise “Büyümeye Hayır”. Babasını cezaevinde gören, tanıyan küçük çocuğun isyanıyla biter öykü: “Ben büyümek istemiyorum, tamam mı? Abi olmak istemiyorum, tamam mı? Baba olmak istemiyorum, tamam mı? Tutuklu olmak istemiyorum, tamam mı?”[15]

Akın’ın bir sonraki kitabı Uzak Bir Kıyıda, 1991’de basılır. Şiirine artık yavaş yavaş yaşlanmanın, yorgunluğun izleri sızmaya başlar. “Yaşlı teleğiyle bir deli kuzgundur” o artık.[16]Türkiye de acı dolu darbe yıllarını, askeri baskıyı, ölümleri ve idamları geride bırakmıştır. Ne var ki yeni kurulan düzen, yeni Türkiye daha sessiz bir şiddet içermektedir. Sömürünün, yoksulluğun giderek arttığı, her şeyin satılık olduğu, değersizleştiği bir şiddet. Akın, sevda şiirlerinde bile bu şiddetten söz eder. Ünlü “Seni Sevdim” şiiri, usul usul büyüyen, yıllara yayılan bir sevginin yanı sıra, yıllar içerisinde dönüşen Türkiye’yi de anlatır:

Seni sevdim, küçük yuvarlak adamlar
Ve onların yoğun boyunlu kadınları
Düz gitmeden önce ülkeyi bir baştan bir başa
Yalana yaslanmış bir çeşit erk kurulmadan önce
Köprüler ve yollar tahviller senetler hükmünde
Dışa açılmadan önce içe açılmadan önce kapanmadan önce
Nehirlerimiz ve dağlarımız ve başka başka nelerimiz
Senet senet satılmadan önce
Şirketler vakıflar ocaklar kutsal kılınıp
Tanrı parsellenip kapatılmadan önce
Seni sevdim. Artık tek mümkünüm sensin.[17]

Devamında gelen Sonra İşte Yaşlandım (1995), Sessiz Arka Bahçeler (1999), Uzak Bir Kıyıda (2003), Kuş Uçsa Gölge Kalır (2007), Beni Sorarsan (2013) kitapları Akın’ın pek çok temayı birden işlediği olgunluk ürünleridir. Kadın meselesi yeniden güçlü bir biçimde şiire sızar. Ancak zorunlu göç, işkence, mültecilik, cezaevi operasyonları, yoksulluk da vardır bu şiirlerde. “Bütün öyküleri yazıp tüketti / bir kendi öyküsü kaldı içerde”[18] dese de henüz söyleyecek sözü bitmemiştir Akın’ın. 2015’te hayata gözlerini yummadan önceyayımlanan son şiiri, Hrant Dink için yazdığı “Ahparig”dir.

Ahparig
Boylu boyunca
Yatırıldığın yer
Ömründe tek dinlenceydi
Dünyaya baktın ilk kez
Duru kaygısız
Soluğun bile ağırdı
Bıraktın gitsin
Ahparig[19]

Akın’ın sözü, yaşadığı sürece hiç bitmemiştir çünkü ne zulüm bitmiştir ne acılar ne de hayal kırıklıkları. 2008’de Frankfurt Kitap Fuarı’nın kapanış konuşmasında kendi şiirini şöyle özetlemiştir: “Ben, ezilenler olarak, en çok çocukları ve kadınları yazdım. Bir lokma ekmek için doğdukları yerde kalamayıp göçenleri, yollarda telef olanları, kentlerin varoşlarında, gecekondularda binbir dert içinde yaşayanları yazdım.”[20] Ama, Akın’a şiirini yazdıran bitmeyen dertlere eşlik eden başka bir şey daha vardır onun içinde: umut. “Deli Kızın Türküsü”nde “beni öldürürse bu umut öldürür” diyen Akın, 12 Eylül’den sonra çıkan İlahiler kitabında dönemin tüm karanlığına rağmen“Sardunya” gibi umut, direnç dolu bir şiir yazabilmiştir. Zira her şeye rağmen umut vardır, umut yaşatacaktır bizi, umut oldukça direnç de vardır yaşam da:

Yasadır ansıtalım:
Tohum ekenlerin, fide dikenlerin
Kimse durduramaz yağmurunu
Güneşini kimse kesemez.
Fesleğen ekiyorum, sardunya dikiyorum
Arsızmış, öyle diyor komşum,
Artık siz istemeseniz de
Açar tohumunu, yayılır toprağınızda.
Ne güzel ne güzel ne güzel Tanrım
Fesleğen ekiyor, sardunya dikiyorum
Bitiyorum arsızlığına çimenin çiçeğin
Arsızlık bugünden geri
Umut ve direnç demektir
Sokulmak demektir yaşamın koynuna
Özdeşlik demektir yaşamla.
İnan olsun dostlar, inan olsun
Dalından kopan sardunya
Bozulmadı bikez, eğmedi başını
Açmayı sürdürdü diktiğim toprakta.[21]

Gülten Akın, gücü kırılganlığında ve umudunda bir şair olarak, içinde yaşadığımız coğrafyanın bize verdiği en güzel armağanlardan biri. Bize düşense, onun öğüdünü dinleyip yaşamın koynuna sokulmaktan vazgeçmemek…

[1]Gülten Akın Bütün Eserleri I, İstanbul: YKY, 2019, sf. 45
[2]“İki şiir arasında Gülten Akın”, Önsöz, a.g.e, sf. 19.
[3]“Kestim Kara Saçlarımı”, a.g.e., sf. 83.
[4]“O”, a.g.e., sf. 100.
[5]“Gücenik Yoksul Günler”, a.g.e., sf. 122.
[6]“Koçaklama”, a.g.e., sf. 86.
[7]“Sorumlu Kadın”, a.g.e., sf. 111.
[8]“Pas”, a.g.e., sf. 173.
[9]“Çağdaş Yazın ve Folklor”, a.g.e., sf. 750.
[10]“Yol”, a.g.e., sf. 205.
[11]“Sunuş”, a.g.e., sf. 234.
[12]“Konuşabiliriz”, a.g.e., sf. 374.
[13]“Avlu”, a.g.e., sf. 356.
[14]“Sonrasında”, a.g.e., sf. 349.
[15]“Büyümeye Hayır”, a.g.e., sf. 420.
[16]“Yorgun Sevi”, a.g.e., sf. 474.
[17]“Seni Sevdim”, a.g.e., sf. 504.
[18]“Öykü”, a.g.e., sf. 571.
[19]Kitap-lık, Mayıs 2015.
[20]“Frankfurt Kitap Fuarı Kapanış Konuşması”, a.g.e., sf. 713.
[21]“Sardunya”, a.g.e., sf. 306.