KARA ZAMANLARDAN ÇIKIŞ KORİDORU OLARAK EDEBİYAT?

MEHMET ÖZKAN YILDIRIM

Zor zamanlarda edebiyattan konuşmak. Lafı dolandırmadan ve ardından cevaplamaya gayret etmek adına, soralım: Zor zamanlar derken neyi kastediyoruz, bu ifadeden tam tamına neyi anlamak gerek? Soru işaretlerini çoğaltmakta sakınca yok. Zor zamanların öznesi kim veya kimler mesela, ya da mağduru, mağlubu varsa –ki muhakkak var- kim veya kimlerden oluşuyor? Edebiyat burada nasıl bir alan sağlayabilir kendisine yahut bizlere? Kara, karanlık zamanlarda edebiyattan konuşmak safdillik olabilir mi? İlk elden bunları cevaplamaya, gelen cevaplarla soruları konuşturmaya çalışacağız bu yazıda.

Zorluğun, karalığın veyahut karanlığın görece bir kavram olduğunu, konuşan öznenin durumundan muhatap olunan öznenin durumuna kadar bir muğlaklıkla karşılık bulduğunu, ilk elden, belirtmekte yarar var. Çünkü kavramlar muktedir ve ezilen için çok farklı fırsatlara, farklı karanlık ve aydınlıklara gebedir. Bu yazıda her iki açıdan konuya değinmeye gayret edeceğiz. Karalık, bir cebirle gerçekleştiğinde ya da hukukun sınırlarına çekilerek yasallaştığında şiddet ve zulüm doğurur genelde. Benjamin (2014) hukuku, yasa koyucu şiddetin ürünü ve sürekliliğini yasa koruyucu şiddete borçlu olan şey olarak ele alır. Şiddet aygıtı olarak iktidar, şiddeti –fiziksel olmak zorunda değil- ürettiğinde ve her şeyi şiddet tekeliyle kontrol altına aldığında temsil alanlarını giderek telafi edilemez, dibi görünmez bir kuyuya döndürerek ulaşılmaz bir alana çeker. Boş bir vadide bağıracak fakat en ufak bir yankı alamayacak duruma sürükler bireyi. Peki, gerçekten bugün bu kadar sıkışmış durumda mıyız? Seslendiğimizde sesin çarptığı bir duvar, bir kaya dibi, bir su bendi gerçekten yok mu?

Hakikatten yol alırsak tablo buna benziyor olsa da aslında tabloya fırçalar daha farklı bir şekilde vuruluyor. Zira bugün iktidarların karanlık zamanlar yaratma stratejisi bu değil, çünkü modern iktidar bir kişinin kendi sesini zorla dayatma ve diğerlerini susturma becerisine dayanıyorduysa da Bifo Berardi’nin deyimiyle “şimdi iktidar duyulmayan seslerin fırtınasından neşet ediyor” (2020: 23). Bu şu anlama geliyor; iktidar artık gizlice dinlemekten, doğrudan sansürlemekten ibaret değil. Bilakis ifadeyi harekete geçiriyor, dünyanın gürültüsünden doğan verilerin istatistiksel olarak detaylandırılması ile kontrol mekanizmalarını restore ediyor. Gürültü çoğalınca, önü bir bentle örülünce birbirine çarparak daha fazla sersemliyor ve böylece doğru ve işe yarar bir ifadenin önü kapanmış oluyor. Bu gürültüler içerisinde bentten hangisinin akabileceğine dair kontrol mekanizması, elekten geçirme işlemi kolaylaştırıldığında hangi sesin akabileceği rahatlıkla öngörülebilir ve denetlenebilir bir hale geliyor. Bir noktadan sonra ise mekanizma kendi içerisinde bir işlerlik kazanır duruma erişiyor. Bugün Türkiye’de seslerin böyle bir mekanizma içerisinden çıktığını söylemek mümkün. Arada elekten farklı sesler geçiyor gibi olsa da yasa koruyucu şiddet devreye girerek anında sesi “hukukun” sınırlarına çekiyor. Elekten kumu inceltenin, bentten bendi tutanın dalgınlığıyla değil, gürültünün kılık değiştirilmiş haliyle geçiliyor. Gürültü bu şekilde bir özneye karşılık geliyor gibidir, tek başına yol alan ve yoldaki engellere takılmamaya dair stratejiler geliştiren, bu stratejilerden başarılı olabilecek olanı, seçenekler arasında işe yarar bir durumda olanı bulan bir özne. Bir de ekonomi-politik perspektiften baktığımızda bir karanlık mevzu bahis. Sömürünün arsızca, kendini geliştirdiği, kendini yenileyerek sürdürdüğü bir hal. Yoksulun daha da yoksunlaştığı, yoksullaştığı bir hal. Karanlık zamanlarda apaçık görünen ilk şey bu oluyor.

Bu halin -eşitsizliğin dersek daha doğru bir zemine geçeriz- zirveye ulaştığı, giderek görünür olduğu, su yüzüne çıktığı bir durumda konuşmak, edebiyatın sınırlarında gezinmek zor ve hakikaten sancılı bir süreç. Zorluğu, gerçek ve görünüş arasındaki geniş uçurumdan ileri geliyor. Bir de buna edebiyatın sınırlamalarla, teknik sınırlamalarla geliştiği gerçeğini eklersek, gerçekliğe yaklaşıp bu minvalde üretmek hayli zor. İktidarın gürültüleri çoğaltma ve bazı sesleri bu gürültü içerisinde yok etme stratejileri ile gerektiğinde cebir yoluna başvurması edebiyatı durağanlaştıran, donuklaştıran bir şeye döndürüyor. İtirazların önünün giderek kapandığı, cılızlaştığı ve bunun bireylerin gücü içselleştirmesine vardığı umutsuz bir tabloyu görünür kılıyor. Bu durumda edebiyattan tam olarak nasıl bir şey bekleyebiliriz, nasıl bir misyonu üstlenmesini, bu amaçta yol almasını umut edebiliriz?

Siyasi ve edebi tarihe baktığımızda entelektüel ürünlerin azaldığı, yoksullaştığı durumlarda genelde fikirlerin taşıyıcısı olmayı ve dolaşıma sokulma işlevini üstlenen alan edebiyat olmuştur. Bugün bu yüzden mi güçlü bir metin çıkmıyor, entelektüel üretim arttığı için mi romana, şiire, edebiyata verilen kıymet azalıyor? Demek, doğrudan iyileştiren ve karabasanları yok eden bir işlevi çok kısıtlı dönemlerde üstlenmiş, daha çok dolaylı bir özne statüsünde olmuş hep. Politik mücadeleyle çözülebilecek bir şeyi edebiyattan veya genel olarak sanatsal üretimden beklemenin garabeti. Edebiyat politik mücadelenin iskeletinin oluşumunda yalnızca bir payanda işlevi görebilmiş. Hayat karşısında edebiyat. Bu cümle bir bağlam oluşturmuyor ne yazık ki. Edebiyat daha değerli bir alan, bir konum yaratmadığı gibi bu bağlamın dışına çıkıp söylersek edebiyat her şeyden önce hayatın karşısında çok hafif kalıyor.

Toplumsal yaşamın iktidarın nesnesi konumuna gelmesi iktidarın dayanılmaz öfkesini imlese de edebiyat da bu öfkeden öyle ya da böyle nasibini, payına düşeni alıyor. Mevcut açıklayıcı yapılarımızın çözemeyeceği kadar karanlık bir durum söz konusu değil elbette fakat mevcut durumu açıklayan sanatsal üretimin, büsbütün, yokluğu da söz konusu değil. Belki, daha çok, bu üretimlere kulak verebilecek bireylerin giderek azalması, zor zamanlarda yaşamda kalmaya çalışması ve birincil amaç olarak elbette hayatı idame ettirmeyi önlerine koymasıdır. Bu, zor zamanlarda en mühim alanı teşkil ediyor, doğal olarak. Öte yandan, bu durumda üretilen metnin artık yeryüzüne inmemesi, kendisine kulak verdirecek bir noktaya getirmemesi de bir eksiklik olarak görülemez mi? Sanatçının sürüklendiği yöne başkalarını da götürebilecek araçları var çünkü. Resim, müzik, fotoğraf, sinema, şiir, roman gibi araçlar bunlar. Bu araçlar sayesinde yeni yollar bulabilir, bu yollarda bir ekskavatör görevi görebilir. Demek, zor zamanlarda edebiyattan sanatçıya gelmiş olduk böylece.

Sanatçının bu durumda üretmesi, eline bir anahtar alıp kapalı pencere ve kapıları açması kolay olmasa gerek. Nitekim sanatçı da “zamanın ruhu”na kolaylıkla kapılabiliyor. Buna ekonomik ve psikolojik tatmin arzusunun şimdiye odaklanması da etki ediyor. Şimdiye odaklanan metin, şimdinin ihtiyaçlarına, geçer akçesine göre üretmeye de varıyor. Kulaklara göre ağız olmak. Bu anlamda, bir zamanlar protesto niteliği taşıyan, protest olan metinler yerine, daha çok, trajedinin bile teselliye dönüştüğü metinler çoğalıyor. Bu da, okuru, bireyi bir tür umutsuzluğa, dilden gelen bir karanlığa sürüklüyor. Bu karanlık içerisinde elbette, umudu körükleyen ve sürekli gelecek inşa etmeye çalışan metinler okumayı beklemek anlamlı değil. Ama belki, bu karanlığı bize hissettirecek, hissettirmekle kalmayıp bunu bize duyuracak, bizim dönüp kendimize ve başkasına bakabilecek bir gözü, duyabilecek bir kulağı açmaya olanak tanıyacak bir metin, bu karanlık zamanlarda bir teselliye dönüşmeden, teskin işlevini üstlenmeden, son derece bireysel bir yerden bize kendini açabilir. Kuru umut çünkü, bize bir alan sağlamamakta, bunun yerine bugünle hesaplaşmak da gerekmekte. Bugünü es geçerek geleceği çağırmak, geleceğe seslenmek çok gerçekçi gelmeyebilir. Ama şunu da Benjamin’in bize hatırlatmasıyla biliyoruz, az çok: Dostoyevski’nin karakterleri, Baudelaire’in şiirlerindeki Paris sokakları ancak yirminci yüzyılın başlarında ortaya çıkarlar (Benjamin, 2012: 53). Yani yazıldığı dönemden çok sonra. Büyük edebiyatın kurulması, kurulma arzusu kendilerinden sonra var olacak bir dünyadan izler taşır. Şimdiyi ve geçmişi es geçerek büyük edebiyatın kurulması çok olağan değil ve edebiyatın bellek oluşturması anlamında tutarlı da değil.

Dönüp her eylem ve düşünceye edebiyatın sıkıştırıldığı, edebiyatın mevcut gücü veya güçsüzlüğünden dem vurulduğu bugün, belki de bir şeyleri yeniden düşünmenin vaktidir. O vakit gelmiştir ve bizim bir an soluklanıp bakmamız gerekmiştir, olamaz mı? Brecht’in tiyatroya bakışını düşünelim, bir şeyleri güncellemenin, eldeki araçların yeni sürümlerine yükseltmenin gerekliliğini bize ısrarla hatırlatmıştı. Entelektüelin üretim aygıtını değiştirmeksizin donatmalarını söylemesi gibi. Ama sürekli karanlık zamanlarda yazının şifahi gücünden dem vuruluyor olsa –vuruyor olsak- da, bir kere takkeyi önüne koymayı da düşünmek gerek, çağı, çağın getirdiklerini, götürdüklerini ve varacağı menzili gibi noktaları düşünmek. Sözgelimi yaşam bugün, hiç olmadığı kadar bir sahte özgürlük alanı olarak sunuluyor ve iktidarların nesnesi konumuna gelmiş bulunuyor, topyekûn bir şekilde, varoluşun tüm alanları.

Yaşamın iktidarın nesnesi konumuna gelmesi konusu için Jean Améry’nin Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri alt başlıklı kitabına değinmek gerekiyor belki de. Bir “eksik tanık” olarak toplama kamplarında kaldığı süreci anlatan Améry, kampta çoğunluğun vasıflarını alçaltarak hayatta kalmaya çalıştığından söz eder. Örneğin üniversitede öğretim görevlisi olan kişi, mesleği sorulduğunda öğretmene, avukat bir muhasebeciye, gazeteci matbaa dizgicisine dönüşür ve böylelikle ray, boru ve inşaat kalasları taşıyan emekçiler haline gelir (2015: 16). Bu şekilde bir umut, birkaç gün daha hayatta kalabilmenin önü açılmış olur. Fakat asıl çarpıcı olan, Améry’nin kampta Parisli bir filozofla karşılaşmasıdır. Ellerine aldığı teneke kâseleriyle kampın yollarında yürüyen ikiliden Améry, filozofla entelektüel bir sohbet icra etmenin yollarını arar. Filozofun bir robot gibi tek heceli, kısa cevaplar verdiğini ve sonunda büsbütün sessizliğe gömüldüğünü söyler. Burada bir uyarı yapar: “Birilerinin ‘körelmişlik’ dediğini duyar gibi oldum. Ama hayır. Tıpkı benim gibi, o adam da körelmemişti. Sadece düşünsel dünyanın gerçekliğine artık inanmıyordu ve orayla hiçbir toplumsal bağı olmayan entelektüel bir dil oyununa katılmayı reddediyordu” (Améry, 2015: 21).

Bu dar zamanları bir “felaket” olarak addetmek, Auschwitz felaketini küçülten ve mevcut dar zamanlara yücelik atfeden bir şeye dönüşeceğinden, Auschwitz’teki durumu anlatan Améry’nin söyledikleriyle kıyaslamak, benzer görmek ahlaken doğru değil. Fakat edebiyatın bu dar zamanlardan bir çıkış olanağı sunmaması, sunamaması belki de mevcut olanla derin bir uçurumdan kaynaklanıyor. Tıpkı düşünsel dünyanın bir gerçekliği, sahihliği, karşılığı felaket karşısında olmaması gibi. Birey yaşamda kalmaya -işkence ve ölümle değil de- ekonomik olarak, akşam eve kitaplarla, dergilerle dönmekten çok ekmekle dönmenin hassasiyetiyle ve haysiyetiyle yaşıyor. Öncelikle yaşamsal ve zorunlu ihtiyaçlar. Edebiyat bunlardan sonra gelen bir şey. Buna itirazların olabileceğini kabul etsem de en azından bunu şu anki durumda deneyimleyen, yaşayan devasa bir kitle var. Peki, edebiyat yahut edebiyatçı bu durumda ne yapabilir?

Bu tarz durumları formüle etmenin, idealize etmenin, görev atamanın edebiyatı doğrudan sınırlayan, yaratıcılığını yok eden bir noktaya evrildiğini biliyoruz. Belki bu değil ama, akşam eve kitaplar veya dergilerle dönen bu durumdaki sanatçının yaşamda kalmayı ve edebiyata dair üretimini bir haysiyet meselesi haline getirmesinden bir şey çıkabilir. Yaşamda kalmak gibi edebiyata dair üretmek de bizi ahlakın ve haysiyetin sınırlarını çeker. Orhan Koçak’ın Defter’deki İlişmeyelim başlıklı yazısına bakalım. Yazıda Koçak, haysiyet uzvunu “alın, belki şakaklarla birlikte” diyerek somutlaştırır (2000: 167). Sanatçı belki de haysiyet uzvunu düşünüp, “sahiciliğin gönüllü ıstırabını” (Yıldırım, 2019: 335) üstlenip, buna göre hareket ederse –ki bugün gerçekten tam da haysiyet nöbetini tutacak olan kişiler entelektüeller- bir dil edinmeyi, bir dile sahip olmayı arzular hale gelebilir. Gerçeğin o kırbacı altında inleyerek de olsa, haysiyetli yaşamın kurulduğunu görmeyecek de olsa, haysiyet uğruna, haysiyet uzvunu açık, temiz tutmaya çalışmak. Karanlığı ve karalığı gerektiğinde en zifiri şekilde deneyimlemek. Zor da olsa bir çıkış, bir kapı, bir pencere, bir apartman boşluğu, bir koridor yaratıp rüzgârı bize doğru getirebilir. O rüzgârla serinleyebiliriz, bir an değil, hep.

Kaynakça:

Améry, J. (2015). Suç ve Kefaretin Ötesinde: Alt Edilmişliğin Üstesinden Gelme Denemeleri. Ener, C. (çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Benjamin, W. (2012). Son Bakışta Aşk: Walter Benjamin’den Seçme Yazılar. Gürbilek, N. (haz.). Savaşır, İ. (çev.). İstanbul: Metis Yayınları.

Benjamin, W. (2014). “Şiddetin Eleştirisi Üzerine”. Çelebi, A. (haz.).  Şiddetin Eleştirisi Üzerine içinde (ss. 19-42). İstanbul: Metis Yayınları.

Berardi, F. B. (2020). Nefes: Kaos ve Şiir. Kurunç, N. (çev.). Eskişehir: Yort Kitap.

Koçak, O. (2000). “İlişmeyelim: Haysiyet Kavramı Çerçevesinde”. Defter dergisi, 40: 147-168.

Yıldırım, M. Ö. (2019). “Bir Sahicilik Arayışı ya da Kentten Kaçış”. Tutal, N. (ed.) Kent Kitabı: Mimariden Müziğe, Kahvecilerden Mezar Taşlarına içinde (ss. 325-336).  İstanbul: Varlık Yayınları.