Refik Durbaş İle Şiirin Gizli Tarihi Üzerine

Söyleşi: Fatin Hazinedar

Şiirimizin çıraklığını yazdığı sürece sürdüren usta şair Refik Durbaş’ı tedavi gördüğü hastanede kaybettik. Dergimizin Ocak 2017 tarihli 3. sayısı için Fatin Hazinedar sormuş, Refik Durbaş yanıtlamıştı. Ustamızın ardından bu söyleşiyi okuyucularımızla tekrar paylaşıyoruz. 

Yeni e
Foroğraflar: Kadir İncesu

  • Doğan Kitap tarafından yayımlanan son kitabınız Şiirin Gizli Tarihi ile ilgili yapacağımız söyleşiye kitabın adı ile başlamak istiyorum. Zaman zaman edebiyatta aynı isime sahip kitaplara rastlıyoruz. Bu kitabın adı da İlhan Berk’in bir şiir kitabının adı ile aynı. Siz bu adı seçerken İlhan Berk’e bir selam mı verdiniz? Söz ilhan Berk’e gelince onunla nasıl tanıştığınızı kitabın sayfaları arasında var. Kitabın sayfaları arasında olmayıp hâlâ sizin hafıza sayfasında olan başka bir anınız ya da anılarınız varsa bizimle paylaşır mısınız? 

O isim şuradan aklımda kaldı. 80’li yıllarda Yusufçuk dergisi vardı, Ali Püsküllüoğlu çıkarıyordu, tabloid boyda 4 sayfa, kısa  kısa yazılarla. İlhan Berk orada, üç-dört sayı “Şiirin Gizli Tarihi” diye yazılar yazdı. Sonra onu kitap olarak çıkardı, o aklımda kalmış. Benim yazdığım bu anılar da o “Şiirin Gizli Tarihi “ ruhuna uygun anılardır. Çünkü bu anılar,  bize öğretilen resmi tarih dışında örneğin bir şairin kumar oynaması, birbirlerini tokatlaması gibi uç dünyalarının aynası olan anılardır.  İlhan Berk de Türk şiirinde bir gökkuşağı gibidir. Birçok şeyi denemiş. İlk kitabı Güneşi Yakanların Selamı’nda ’40 kuşağına yakın toplumcu şiirler vardır. Sonra bir uç noktaya gidiyor, Mısırkalyoniğne kitabını çıkarıyor, bir sayfada şiir yerine kocaman bir gül görebilirsiniz. Hiçbir şairde bu yok, mesela Melih Cevdet Anday, şiirini geliştirmiştir, Garip’i sonradan kabul etmiyor. Oktay Rifat’da geliştirmiştir. Cemal Süreya tek bir şiiri geliştirmiştir. Dağlarca derdi ki, “Bir şair yarına kalırsa üç-beş şiirle kalacak”. İlhan Berk de öyle; otları yazmış, çiçekleri yazmış, düz yazıyla şiiri kardeş yapmış, o yüzden sevdiğimde bir şair. Tabii kitapta yazılmayan bir sürü anı var. Mesela, kendisine “usta” denmesine çok sinirlenirdi. Pera kitabı çıktığı zaman, ben Cumhuriyet Dergi’de yazıyordum, şöyle bir cümle vardı: “Usta şair İlhan Berk’in ‘Pera’ kitabı falanca yayınevinden çıktı”. İlhan Berk, bazı kitaplarında bana gönderirken kitabın iç kapağına bir kibrit kutusu yapıştırır, onun üzerine desenler yapardı. Pera kitabına da bana desenler yapmıştı. Bazı kitapları öyledir bende, imzalı. O kitabı geri istedi, sinirlenmiş. Sonra dedi ki “Bana niye usta diyorsun, benim ustalığım nedir?” Bir de çok renkli bir kişilik, mesela Yeni Yüzyıl’da kültür servisinde iken o zaman eşimle onbeşgün Gündoğan’a tatile gidiyorduk. Bir tatil dönüşü Bodrum Kalesi’nin önünde bir kahve var. İlhan Berk ile orada oturduk konuştuk dedi ki, “İngiltere’de bir şiir kitabım çıkacak, haftaya oraya gidiyorum, ama bundan kimsenin haberi yok, bir tek sen bunu biliyorsun.” “Bak ben bunu haber olarak yazarım,” dedim. “Yaz” dedi. Ben geldim, “İlhan Berk’in işte şu kitabı İngiltere’de yayınlanacak” diye yazdım. Aradan bir 20-25 gün geçti, Nevizade’de içiyoruz. Özdemir İnce, Orhan Alkaya, ben üçümüz kafa çekiyoruz. Özdemir İnce dedi ki “Nereden uydurdun İlhan Berk’in İngiltere’ye gideceğini?”. Dedim kendi anlattı. “Ya o hep böyle uydurur, hayal eder bir yerlere gitmeyi, Hindistan’a gideceğim der ama gitmez,” dedi. Bu olay da bir anı olarak kaldı.


C. Hakkı Zariç, Refik Durbaş, Fatih Hazinedar

  • Bir de İlhan Berk’in, arkadaşları, dostları, tarafından da bilinen söylenen sevdiği dizeleri sahiplenmesi durumu vardı, kitabın adını aynı koyarak acaba ona bir gönderme mi yaptınız diye düşündüm?

O daha çok ‘60’lı yıllarda Ülkü Tamer ile arasında olan şeylerle ilgiliydi, İlhan Berk “Şiir, herkesi kullanır, herkes de şiiri kullanır, ben de Ülkü’nün yazdıklarını kullanırım böyle, ” derdi. Ama o öyle bir dönemdi, yani bu İlhan Berk’in mısra arakladığını kanıtlamaz. Zaten Ülkü Tamer’den sonra da başka bir olay da olmadı.

  • Kitap bir anı ve deneme kitabı, edebiyatımızda birçok anı kitabı var. Benim sizin kitabınızda dikkatimi çeken, diğer anı kitaplarının aksine anı veya hikâyenin öznesinde siz yoksunuz. Anı ve hikâyedeki ana konu ile ilgili sizin de ayrıca bir anınız var ise, siz o zaman hikâyenin içinde varsınız. Bu nedenle bence diğer anı kitaplarından ayrı bir yerde duruyor. Bu konu ile ilgili ne söyleyeceksiniz?

Ben bu tür yazıları aslında arada sırada yazıyorum. Ama bir yazının var oluşu zamana zemine bağlı. Şimdi ben o yazıların bazılarını Sabah Gazetesi’nde yazdım, hatta orada şiirler de yazdım, “İnadına Şiir” adı altında. Onlar öyle kaybolup gittiler. Birgün’de yazmaya başlayınca dedim ki “Ya herkes politika yazıyor, ben değişik ne yapabilirim?”. Diyalizin de etkisi oldu. Haftada üç gün diyalize gidiyorum, yanımda kitap götürüyorum. O kitapları okuyorum orada, sonra bir de bakıyorum ki Yahya Kemal ile ilgili bir anıyı Yakup Kadri anlatmış. Ona benzer bir anıyı başka bir yazar, işte Abdülhak Şinasi Hisar, başka türlü anlatmış, tam tersi veya onu daha geliştirmiş. Bunları not ediyorum, oturup yazıyorum. Aslında kendi anılarımı yazmak isterdim. Ama bilgisayarın başına oturunca aklımdan uçup gidiyor. Ancak Yeni Yüzyıl’da çalışırken Derviş Şentekin vardı, onunla sigara içmeye çıkardık, derdi ki “bunları teybe alayım” ama olmadı. Şimdi de  bu anıyı anlatırken aklıma başka bir anı geliyor. Mesela bu hafta yazacağım yazı Yahya Kemal çok tembel ve çok zor yazı yazıyor. Yakup Kadri diyor ki “Tembellik yapmasa çok kültürlü adam, bunları yazıya dökse herkes faydalanır”. İşte bir gazetede bir gün bir yazı yazar mısın diyor, saatlerce uğraşıyor, kâğıtları atıyor, yazamıyor. Oradan da aklıma şu geldi , ‘70’li yılların başında Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları’nda Ümit Yaşar Oğuzcan kültür müdürüydü. Düzeltme yaptım orada. Birgün Suut Kemal Yetkin’in kitabını okurken iki satır üst üste gelmiş, “düzeltelim” bunu derken “Ya boşver uydur sen bir cümle” dedi. Fakat Ankara’da Suut Kemal Yetkin okurken, farkına varıyor kitap çıktıktan sonra şikâyet etmiş beni. Ümit Yaşar beni işten attı. Buradan da aklıma Nurullah Ataç’ın ona “Suuut “ demesi geliyor. Oradan da başka bir şey aklıma geliyor, Ümit Yaşar nasıl şiir yazardı? Ümit Yaşar, Tünel’in karşısında büyük binada müthiş büyük bir odadaydı, öğlen saat  12.00-14.00 arası uyurdu. Masada çiçekler vardı, iki tane beyaz kâğıt var, kâğıda yazardı “aşk, sevda, gönül, yalnızlık falan falan..”. Sonra kelimeleri mısra halinde birleştirirdi. Şimdi bir Ümit Yaşar’ın yazma sebebini, arkada işte Suut Kemal Yetkin, arkada işte Yahya Kemal, böyle bir anılar zinciri çıkıyor. Bu yazıların çoğu da o şekilde meydana geliyor.

  • Mehmet Fuat Gölgede Kalan Yıllar kitabında, ki kitap bir anı kitabıdır, anılara güvenmediğini söyler. Özellikle şairlerin belleklerine güvenilir mi?

Hayır, ama ben anı yazılarını şöyle yazıyorum. Yazdıklarımın çoğuna kaynak koyuyorum, diyorum ki “Ben bunu uydurmadım”, çünkü bunu sırf kendi adıma yazsaydım uydurma olurdu. Yahya Kemal için Yakup Kadri böyle söylüyor, Cemal Süreya için Dağlarca böyle söylüyor. Mesela ,  Şapkam Dolu Çiçekle’de, Kaynak Yayınları’ndan çıkan Cemal Süreya bir kitabında Dağlarca için şunu söylüyor. Bu yüzden uyduruk belgesel mi diyeyim? Öbür türlü ben yazsam “Nereden uyduruyorsun” diyecekler. Bir ara dikkat etmezdim, şimdi daha çok dikkat ediyorum, mutlaka hepsinde mümkün olduğu kadar yazarın kitabın adını, hangi kitaptan aldığımı yazıyorum.

  • Şairin yaşamı kamu arazisi midir?

Tabii yazarların şairlerin özel hayatları okurken de merak ediliyor. Ben anıları yazarken Dağlarca’nın, Cemal Süreya’nın bizim gibi insanlar olduğunu da anlatmak istedim. Onların da zaafları var, mesela Cemal Süreya tek başına kahveye gitmez, insanlardan kaçıyor. Bir ara sakalını maviye boyamak istemiş, yani okurların bilmediği, şiirlerin arkasında bir başka Cemal Süreya var. O şiirlerin arkasında bir İlhan Berk, o yazıların arkasında Yakup Kadri var. Kendi anılarımı koyuyorum, işte “şöyle rakı içerdim falan” diye. Okur beğenir beğenmez. Tabii günümüzde artık böyle yazarların, şairlerin toplandığı toplantılar yok. Mesela 1965’te İstanbul’a geldiğimde Kemal Özer’in dükkânı vardı Beyazıt’ta, Uğrak Kitabevi, Süreyya Kanıpak orada çalışıyordu. Daha soyadı Berfe olmamıştı. Kemal üç gün Cumhuriyet’e gittiğinde dükkâna Süreyya Kanıpak bekliyordu.. Bana dedi ki “Ben bırakıyorum işi, sen başla”. Nitekim ben işe başladım, kitapların dağıtımını yapıyorum, o zaman dağıtım şirketleri yok, bir çantaya dolduruyordum kitapları sahaflardan başlayıp Beyazıt’taki Gençler Kitabevi, Dağlarca’nın bir kitabevi vardı Aksaray’da, Laleli’den Saraçhane’ye dönerken. Oradan Taksim, Nişantaşı, Beşiktaş, Üsküdar, Kadıköy, akşam dönüyordum. İadeleri alıyordum, mesela Papirüs dergisini öyle dağıttım ben, 2.5 liraydı dergi, 25 kuruşu benimdi. İstanbul dağıtımını ben yapardım. Ama gidip de bir Cemal Süreya’ya şiir vermedim ben, ben şairim demedim. Cemal Süreya sonra “ 3. sayıda bize niye şiir vermiyorsun?” dedi. İstanbul’a geldim, Soyut dergisinin toplantısı var kahvede. Cemal Süreya, Turgut Uyar, Edip Cansever, Tomris Uyar, Ülkü Tamer, Asım Bezirci, Halil İbrahim Bahar vardı Soyut dergisini çıkaran, böyle bir kenarda oturuyorum, çünkü dükkânda çalıştığım için meraklılar gibi oturuyorum, herkes konuşuyor, çaylar içiliyor. Asım abi dedi ki “Ya sen kimsin? Adın ne senin?”, “Refik Durbaş”. “Ya sen niye kendini tanıtmıyorsun” dedi, Şimdi Asım Bezirci nasıl bir adam merak ediyorsun. Kemal abi anlattı, Kadıköy’de Altıyol’dan İskele’ye giderken akşam karanlıkta bir tokat atıyor Asım Bezirci, Edip Cansever’e, Edip’in gözünden şimşekler çıktığını gördüm diyor.

  • Kitabınızda da tokatlar havada uçuşuyor. Ahmed Arif’in Sait Faik’i tokatlaması, Sait Faik’in bir kâğıt oyununda oyunculardan Münip Bey’i yumrukladığını okuyoruz. Bu tokatların yumrukların daha büyük kavgaya veya düelloya dönüştüğü olmuş mu?

Tanpınar, Ali Canip Yöntem ile ‘30’larda bastonla kavga ediyorlar. Yahya Kemal, Yakup Kadri’yi düelloya davet ediyor. Şimdi düello sözünü eden ilk yazar Türk edebiyatında Namık Kemal. Sonra düello yasaklanıyor Osmanlı’da. O yüzden Mısır Prensi ile İstanbul’da bir adam düello edecekler, Romanya’ya gidiyorlar. Şimdi bir konuşmalar oluyor, Yahya Kemal hakkında dedikodu yapıyorlar, Yahya Kemal da bu dedikodunun kaynağının Yakup Kadri olduğunu düşünüyor, bir mektup yazıyor: “Seni düelloya davet ediyorum, şahitlerini seç”. Mektubu getiren de Tanpınar. Yakup Kadri de diyor ki “Kardeşim, Türkiye’de düello yasak”. Bu adam çıldırdı, bana mektup yazmış diyor. Halide Edip de diyor ki, bana da gönderdi aynı mektubu. Mektuplarda “şahitlerinizi seçin düello için” diyor.

Bir de Bahriye Okulu’nda Yahya Kemal “Ben Necip Fazıl’ın, Nâzım Hikmet’in hocasıyım” diyor. Necip Fazıl ile Yahya Kemal’in kavgaları var derste. Yahya Kemal derse her zaman gelmiyor, diyorlar ki şair intihar etti, Necip Fazıl da kalkıp diyor ki “Hocam kibrit suyuyla mı intihar ettiniz?”. Yahya Kemal demiş ki hemen “nümronuz kaj?” Onu dersten kovmuş.

  • Yahya Kemal ve Nâzım Hikmet deyince, sizin de kitabınızda da olan bir hikâyeden yola çıkmak istiyorum. Nâzım Hikmet hapishanede iken annesi Celile Hanım oğlunun serbest bırakılması için imza toplamaya başlar. Hatta imzayı Galata Köprüsü üzerinde toplar. Celile Hanım’ın imza topladığı bir gün Celile Hanım ile büyük aşk yaşamış bir zamanlar onun için yanmış tutuşmuş Şair-i Azam Yahya Kemal’de karşıdan gelmektedir. Celile Hanım’ı imza toplarken görür. Hemen yolunu değiştirip karşı tarafa geçer ve yoluna devam eder. Bugün Aslı Erdoğan, Necmiye Alpay ve adını sayamadığım birçok yazar, aydın ve gazeteci hapishanelerde. Maalesef onları görmezden gelip yolunu değiştiren şairlerimiz var. Hem içeride tutulan bu aydınlarımız hem de yolunu değiştirenler için neler düşünüyorsunuz?

Bunun bir benzerini Sivas katliamı zamanında Müslüman şairlerde de gördük. Kepazelik… Bir şairin omurgası vardır. O omurga sağlamlığı değişmez. Rüzgara göre değişmez. Paraya biat eden solcu geçinen şairler var. Senin solla ne işin var? Solu ağzına alma, o kutsal bir şey. Bırak. Ben niye gidip para veriyorlar diye sağcı bir gazeteye yazı yazayım. Yazanlar var. Ben aptal mıyım, o kadar gazetecilik yaptım, şurada bir uyduruk evim var, emekli maaşımla yaşayıp gidiyorum işte. Omurgalı olmak lazım…

  • Eskiden usta şairler genç şairler için zar atarlardı. Size hangi genç şair için zar atıyorsunuz diye sormuyorum. Kitapta duyulan tavla pulu ve zar seslerinden dolayı şu soruyu sormak istiyorum. Ki aynı soruyu kitabınızda siz soruyorsunuz. “Genç şairler tavla oynuyorlar mı?”

Oynadıklarını bırak bildiklerini de sanmıyorum. Onlar hoşkin, prafa, domino taşını da bilmezler. Çünkü mekân kalmadı. Bir araya da gelmiyorlar. Bir de şiir dağıldı. Şiir artık internette yazan her şey… Facebook’ta bazen görüyorum, kendi şiirlerini koyanları arkadaşlıktan atıyorum. Belli kişiler için geçerli değil tabii bu. İsim olmuş şairler demek istediklerim. Bazen de çalma çırpma olanları atıyorum. Çünkü şiirin ana yurdu dergilerdir. Ben şiire başladığım yıllarda, İzmir’deydim, Anadolu’da bir sürü dergi çıkarıyordu. Basın İlan Kurumu 27 Mayıs’tan sonra arka sayfalara ilan verirdi, “Dergi 32 sayfa olacak, boyu bu kadar, 6 ay çıkacak” derdi. 6 ay sonra bir ilan veriyordu, o ilan derginin masrafını karşılıyordu. Sivas’ta Su, Konya’da Çağrı dergileri vardı. İzmir’de biz Evrim’i çıkardık, 700 lira para alıyorduk, derginin masrafı 600 liraydı. Sonra ilanı kestiler, gazeteler dediler ki “2 sayfa kültür-sanat sayfası yapalım”, bir tek Cumhuriyet uydu. Önce o dergilerde şiirin çıkacak, sonra Dost Dergisi Ankara’da. Hele Varlık’ta Yaşar Nabi bakar, “şu ismi, ben şurada görürdüm”. Önce Varlık Yıllığı’na koyar. Arkaya böyle 500-600 tane şiir koyar. Ondan sonra dergiye alır. Şimdi öyle değil.

  • Kitabınızda önsöz yok, ama söyleşinin bir sonsözü olsun
    Şiiri sahte şairlerden korusun.