KAYRA İLE SÖYLEŞİ: TÜRKÇE RAP’TE STORYTELLING VE REALİZM

90BPM’in kurucularından Onur İnal yani rap severlerin tanıdığı ismi ile Kayra, Türkiye’de “storytelling” denilince akla ilk gelen isimlerden biri. Onu Türkçe rap icra eden diğer birçok isimden ayıran ise sadece hikâye anlatıcılığı yapması değil. Ölümsüz kral ve kraliçelerden ziyade işinin başında, sıradan ölümlülerin hikâyelerini anlatması. Bunu yaparken akıllıca kullandığı söz sanatları ile belirli eylem ve olgular arasında analojiler kurması, satır aralarına yerleştirdiği imgeler ile anlatımını kuvvetlendirmesi… Yani bir anlatı olarak rapin, MC’ye ve dinleyiciye sunduğu edebi ve düşünsel derinliği yakalama fırsatı sunması. Böylelikle lümpen hazların güzellendiği, cinsiyetçi vurguların yaygınlaştığı, MC’lerin birbirlerini çelmeleyip, dirsekleyerek var olmaya çalıştığı mevcut rap kültüründen iğreti olanlar için alan açması. Kayra ve onun şarkıları için söylenecek çok söz var ancak biz Kayra adına konuşmak yerine Kayra ile konuşma fırsatı bulduk, biraz da dertleştik. Keyifli okumalar…

SÖYLEŞİ: YAĞIZ SENEM

Öncelikle bize 90BPM’in kuruluş sürecinden bahsedebilir misin? 90BPM Türkçe Rap’te bir boşluğu doldurmak, yeni bir perspektif yaratmak amacıyla mı kuruldu? Nasıl bir motivasyon ile hareket ettiniz?

Aslında bir boşluğu doldurmak gibi amacımız yoktu. 90BPM öncelikle arkadaş grubu olarak iyi vakit geçirmek ve insanların iyi vakit geçirmesini sağlamak, daha önce yapılmamış minvalde şarkılar yapmak, birbirine cesaret vermek, sürekli birlikte öğrenmek ve yeniliğe açık olmayı teşvik etmek üzerine inşa edilmiş bir ekipti. Bir arada vakit geçirirken de ortaya çıkan şarkılar oluyordu. Bu şekilde kendi seyrini oluşturdu.

Piyasayı keşfettikçe, Türkçe Rap’i irdeledikçe ekip kendisine bir perspektif çizdi mi?

Bu belki lafla söylenmedi ancak tüm ekip kendi içerisinde muhakeme yapmıştır. Zaten biz yaptığımız işlerde Türkçe Rap’te halihazırda işlenen konuları işlemiyorduk. Kendi dünyamızı oluşturup kendi hattımızı çiziyorduk. Bu da ister istemez Türkçe Rap’te farklı bir alan, bizim içimizde farklı bir dil oluşturmaya başladı. 90BPM’de herkes kendi bireysel işlerini ortaya koydu. Bununla birlikte hepimiz 90BPM in oluşturduğu dile entegre olmaya başladık. İster istemez çok sesli ve bu çok seslilikten faydalanan bir hale büründü.

Şarkılarınızı dinlediğimizde bu bahsettiğiniz hattın “orta direklerin” mental, çevresel sorunlarını dile getiren bir tarzı var. Dinleyicisi kitlesi de orada olan bir hat gibi.

90BPM kendini pazarlama kaygısı olan bir ekip değildi. Çalışmalarını kendinden yola çıkarak ortaya koyan bir ekipti. Bu da benzer çevreden gelen, benzer mazisi olan insanların daha yakın hissetmesini beraberinde getirdi.

Türkçe Rap’te ön plana çıkan figürlere baktığımızda şarkılarının bireyci ve lümpen hazları öven bir tarza büründüğünü görüyoruz. Ancak senin şarkılarında hayatın içinde, işinin başında karakterler ve onların hikâyeleri var. “Emekli Kahvesi”nde bir emeklinin rutin çıkmazları, “Mart”ta bir çocuğun semtinde ki maceraları, “Belana Koşar Adım”da altı aydır işsiz bir gencin zaafları…

Benim için önemli olan her şeyden evvel özgünlüktür. Daha önceden söylenmiş olan sözleri bir daha söylemek bana uymuyor. Bu suni bir tercih değil, benim içselleştirdiğim bir şey. Ben masanın başına oturduğumda, o şarkının dinlenmeyeceğini bilmeme rağmen, o çocuğu anlatmak istiyorsam anlatırım.  Elim kolum bağlı olsa da bunu yaparım. Ve hâlihazırda benim rap dinleyiciliğim var. MC’likten daha önce ve hala süregelen ve MC’lik kadar maharet gerektiren bir rap dinleyiciliği… Şakaya gelecek bir şey değil. Bir sürü laf söyleniyor ve bir sürü farklı politik perspektif var. Yaptığım şey bunların hepsini yakalayıp buna göre bir şeyler inşa etmek. Ben İstanbul’da büyümedim. İstanbullu MC’lerin ne söylediğini anlamazdım ta ki İstanbul’a gelene kadar. Ben daha çok kendi hayatımda ki karakterleri işledim. İstanbul’a geldiğim zaman ise İstanbul’un cümbüşünü yazmaya başladım. Yani sözlerimi yazarken hem kendi hayatımdan hem de benim gibi olan bir sürü insandan yola çıkıyorum. Yazarken bazen sağımda solumda, ruhumun içinde binlerce kişiyi hissederek yazıyorum. Hayatımın hiçbir döneminde bir şarkı yaparken onun ne kadar fazla dinleneceği kaygısı üzerine söz yazmadım. Böyle bir refleksim olmadı. Dinleyiciliğim de öyle değildi. Bir grubu çok dinleniyor diye dinlemedim. Benim için önemli olan kıstaslar vardı ve eğer kıstasları yakalıyorsa o grubu dinliyordum. Önemli olan o müzikle kurduğum ilişki. Benim hiçbir zaman çok dinlenme kaygım olmayacak. Çok dinlenmeden de müzik yapılabilir. Benim zaten piyasada bir yerim var ama sayılarla değil yakalayabildiğim bağlar ile. Ben milyonlar dinlenen bir kişinin yakalayamayacağını bağlar yakalıyorum.  Önemli olan da budur. Kendimi allamaya pullamaya hiçbir zaman ihtiyacım olmayacak. Bir sürü kişiye nasip olmayacak böyle bir özgürlüğüm var benim.

Öncesinde de belirttiğim gibi işlediğin hikâyeler bize pek yabancı değil ve oldukça da gerçekçi. Peki bu hikayeler nasıl ortaya çıkıyor? Oto-biyografik yansıma mı yoksa gözlem mi?

Hem otobiyografik yansıma hem de gözlem sonucu ortaya çıkıyor. Tabii Belana Koşar Adımı farklı bir yerde tutmak lazım. O hepsinden farklı, sıfırdan oluşmuş bir hikâyeydi.  Kimi zaman sıfırdan ortaya çıkıyor kimi zaman gözleme dayanıyor, kimi zaman da hayatımdan yansıyor.  En sonunda ortaya bir şekilde çıkıyor.

Türkiye’de özellikle erkekler arasında takım taraftarı olmak oldukça yaygın. Sen “Mucizeye Bir Hafta” albümünde bu gerçeği söz sanatları ile besleyerek bizlere anlatıyorsun. Ve biz bu albümde özel olarak Karabükspor’a bir ilgi ve şiddetli bir bekleyiş görüyoruz. Bu albümün ortaya çıkmasında şehrin ve çocukluğunun nasıl bir etkisi oldu?

Babam beni çok erken yaşlardan itibaren maçlara götürmeye başladı. O zaman gerçekten de tribün kültürünün buram buram olduğu, her şeyin çok daha gerçek ve hissedilebilir olduğu yıllardı. Futbolda boş tantananın olmadığı yıllardı. İlk maçıma gittiğimde taş tribündeydim ve büyülenmiştim. Aslında çok küçük bir tribündü ama benim için çok büyüktü o zamanlar. Siyah pardösülü, atkılı adamlar, çok ciğerden küfredenler, kafası yerinde olmadan maça gelip sadece söylenenler, sahayı izleyenler hepsi beni etkiledi. O yaşlarda beni maç kadar etrafta olup bitenler de etkiliyordu.  Çimen kokusu, havanın griliği, sahanın çamuru, futbolcuların şortlarının kirliliği, ağızlarından çıkan duman… Her şey farklı bir âlemde olduğumu hissettiriyordu. Maça gittiğimde kendimi iyi hissediyordum. Babamda iyi hissediyordu ve bu beni mutlu ediyordu. Yani maç öncesi ve sonrası ile bir sürü şeyi gözlemlememe olanak sağlıyordu. Gazetelerde yazılıp çizilenler gibi. Hepsi benim bir hayatı gözlemlememe vesile oldu. Bir takım üzerinden bir sürü şeyi inşa ettim. Ve Karabük her zaman bir işçi kentiydi. O zamanlar özelleştirmeler henüz yapılmamıştı ve işçi dokusu buram buram hissediliyordu. İnsanların vardiyalarını bildiği ve ona göre sokakta maç yapma saatlerini ayarladığı zamanlar… Karabükspor’un tüm bu hikâyesi içinde bir şehrin hikâyesi var o albümde. Bende zihnimden geçen her şeyi yansıtmayı başladım oraya. Çok daha derinlikli bir albümde yapabilirdim ama o zamanlar biraz zamanım dardı. Ancak sonraki şarkılarımda da bu albümde eksik bıraktığım yerleri dolduruyorum.

Yine şarkılarında geçmişe referanslar ve çocuk figürler, bir olgu olarak çocukluk dikkati çekiyor. Tüm bunlar için geçmişe olan özlemin dışavurumu diyebilir miyiz?

Ben öğretmenim ve zamanımın çoğu çocuklar ile geçiyor. Ve ben çocuklar ile zaman geçirmeyi çok seviyorum. Beni dinleyenlerin geçmişi gibi gözüken şey aslında benim günüm. Ben bir şarkıda kalemtıraş dediğimde bu birilerini geçmişe götürüyor olabilir ama benim her günümde var o nesne. Ve çocukluk güzeldir. Tıpkı çocuğun güzel olduğu gibi… Daha bir sürü şeyi çözmediğin, bu âlemin gözünde çok güzel olduğu zamanlardır. Ve o çocuk bugün hala benimle birlikte yürüyor. Beş yaşında ki ben hala bende. 10 yaşında ki ben hala bende. O çirkinleşmeye başlayan 15 yaşında ki ben de hala bende. Toplu halde ilerliyoruz bu hayatta. Bazen içimde ki 5 yaşında ki ben diyor ki birazda beni konuştur. Sonra 15 yaşında ki söyleniyor ve kendi yağında kavruluyor. Ortaya ister istemez geçmişten referanslar çıkıyor.

‘Bir eve hangi gün gidilmez?’, ‘Ne hale geldi hane?’, ‘Hangi evdesin?’… Şarkılarında evi sürekli tekrarlanan bir imge olarak görüyoruz. Burada spesifik bir evden mi bahsediliyor yoksa aileden ya da tek başınalıktan veya kişi için güvenli alandan mı bahsediliyor?

Ben evde durmayı her zaman çok sevmişimdir. Bu eve olan sevginin yansıması bir taraftan. Ama galiba İstanbul’a ilk geldiğim zamanlarda çok fazla kendi başıma kalmıştım ve çok fazla evde duruyordum. Dışarı çıkmayı kendimde istemiyordu. Eve gidip gelirken aynı kaldırımı kullanıyordum. Sürekli bir şeylerin rutin devam etmesini diliyordum. Bunun için bile evden çıkmadığım oluyordu. Ben şarkılarımda ki ev yinelemesini buna bağlıyorum. Belki de böyledir.

‘Kafamda Cehennem’ ve ‘Olmadım Say’ da da bu sefer tekrarlanan bir imge olarak korkuluk çıkıyor karşımıza. Özellikle ‘Kafamda Cehennem’in klibinde karakterimizin cebinde ki borç tebligatlarını çıkartarak korkuluğu aleve vermesi ile görkemli bir son karşılıyor izleyiciyi. Bu korkuluk imgesinin yansıması nedir?

‘Bütün Ayazların Ortasında’ albümünde ki Veysel karakteri çocukluğundan beri korkuluklardan çekiniyor. Onların konuşabildiğini düşünüyor. Her birinin kendine ait özellikleri olduğunu zannediyor. Bunu çok geç yaşlarda aşıyor ve bir müddet sonra korkuluk onun korktuğu her şeye dönüşüyor. Aslında bunun bir hikâyesi daha var ama onu daha ileride başka bir şarkı ve klipte öğreneceğiz. O hikâye de o zaman ortaya çıkacak. Bu yakışta tüm korkularından sıyrıldığını işaret ediyor.

Özellikle son 2 yıldır pahalılık ve geçim derdi birçok kişiyi sarmış durumda. Dolayısıyla o borç tebligatları bize pek yabancı gelmiyor. Ancak borç tebligatlarının yakılıp bununla birlikte korkuluğun aleve verilmesi oldukça cüretkâr bir eylem… Bu şarkı güncel gelişmelere dair bize yol göstermese bile bir fikir bir duygu yaratmak istiyor mu?

Şarkıyı yazarken öyle bir amaç gütmedim. Tek kaygım bildiğim bir karakteri işlemekti. Çok bilmediğim bir karakteri bu derece derinlemesine işleyemezdim. Bildiğim ve tanık olduğum olaylardan yola çıktı hikâye. Ancak gerçeğin kendisini yansıttı bence.

‘Bekar Evinde Kör Sinekler’ albümünden ‘Şevket Hamdi Tan’ ve ‘Bir Günlük Öldürün’ beni en çok konuşulan parçalarından. İlk şarkı, karakterimizin Şevket Hamdi Tan ile ev arkadaşı olmak üzere yaptığı sohbetle başlıyor. İkinci şarkıda ise karakterimiz iç buhranlarından sıyrılmaya çalışırken aileye sarılma eğilimi gösteriyor ve tam bu anda Şevket Hamdi Tan yanına gelip hikâyesini yazmak istediğini söylüyor. Tüm bu seyir sadece akla gelen bir hikâye mi yoksa bu karşılaşmanın ve iki şarkının birbiri ile çarpışmasının bir anlamı var mı?

Şevket Hamdi Tan gerçek olmayan bir karakter… Boş boş gezinirken zihnimde şarkıya dönüşmüş birisi. “Bekar Evinde Kör Sinekler” ise aslında Şevket Hamdi Tan’ın yazdığı bir hikâye. Biz şarkıyı dinlerken diğer karakterin başından geçen hikâyeleri ilk başta kendi ağzından duyuyoruz sanıyoruz ancak sonunda bunun Şevket Hamdi Tan’ın hikayesi olduğunu anlıyoruz. Ben her insanın bizim gördüğümüz halinin dışında bir hali olduğuna eminim. Kendisine bile ifade edemediği bir hal… Şevket Hamdi Tan da o halin ete kemiğe bürünmüş formu. Duygusal gözükme korkusu olan, kimseyle bir şey paylaşmak istemeyen, hayatını kimsenin bilmesini istemediği bir adam. Ama içten içe de çok yufka yürekli, çok naif, çok duygusal biri. Dinlediklerimizde bu karakterin hikayesi.

Kayra’yı dinlediğimiz zaman şehrin getirdiği bıkkınlığı, hayatın getirdiği yorgunluğu duyumsuyoruz. Sanki her an patlamaya hazır bir mavzer gibi… Bu duygu hali kapitalizmin sürüklediği bir haykırış mı?

Bu vardır, kesinlikle vardır. Özellikle son dönem itibariyle, özellikle İstanbul’a geldikten sonra, şehrin debdebesiyle daha çok uğraştıktan sonra ekonomik sıkıntılar yaşadıkça, küçük paralar sebebiyle büyük dertler çektikçe bu daha çok ortaya çıktı.

Şarkıların üslup olarak “storytelling”i tercih ediyor. Aynı zamanda hikâyelerin realist bir perspektif ile işleniyor. Ancak biz mevcut Türkçe Rap’te bunun çok daha dışında bir müzikle karşılaşıyoruz. Her gün yaşadığımız kaygılar, her gün yürüdüğümüz yol, dolaştığımız semt dururken sanki bambaşka hikâyeler anlatılıyor bize.

Türkçe Rap’in gerçeklikle kurduğu ilişki problemli ancak diğer müzik türlerine nazaran daha iyi bir konumda olduğunu düşünüyorum. Bence sorun bir şey üreten insanların sıradan gözükme kaygısı, sıradanlığın içinde ki devasa özgünlüğü ve dipsiz özgürlüğü asla görememeleri. Sokakta sıradan bir çocuk anlatıldığında ortada hiç mucizevî bir şey olmayacak zannı… Oysa öyle bir şey yok oysaki. İnsanlar son dönemde haddinden fazla ne olduklarıyla değil de nasıl gözüktükleriyle içli dışlı olmaya başladılar. Çok korkuyor insanlar “cool” olamamaktan, beğenilememekten, sıradan ve halktan olmaktan. Oysa kimse Mars’ta ki masasında oturup yukarıdan yazmıyor ama nedense böyle bir endişe var. Bir sahteliğin olduğu aşikâr…

Yine Türkçe Rap’te öne çıkan isimlere baktığımızda sürekli birbirleri ile çatışma içerisinde olduklarını ve bu çatışmadan beslendiklerini görüyoruz. Ancak senin şarkılarında böyle bir kavga yok. Aksine “Mertal kasetçilik”i ele aldığımızda Türkçe Rap’e katkıda bulunmuş ne kadar isim varsa onlara saygı duruşu olarak okunabilecek bir şarkıdan bahsedebiliriz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsun? Niçin rapçiler birbiri ile dayanışma içerisinde olmak varken çatışma içerisinde?

Demek ki o kavga daha çok seviliyor. O şekilde gözükmek demek ki müzikal anlamda daha fazla getiri sağlıyor. Belki de böyle bir öğrenilmişlik vardır önce ki kuşaklardan. Olgun olamama halidir belki de. Ya da herkesin her konuya aynı reaksiyonu göstermesini beklememeliyiz. . Yargılamak ne kadar doğru bilmiyorum. Birisi kavgayla bahsedilmekten hiç haz etmez bir diğeri mutlu olur, bu şekilde bende buradayım der. Bu da onun tercihidir.

Rap Türkiye’de özellikle de gençler arasında oldukça yoğun dinleniyor ve ister istemez Hip-hop gençler için değiştirici bir etkiye sahip. Bu bağlamda MC’lerin bir sorumluluğu olduğunu düşünüyor musun?

Toplumsal bağlamda Türkiye’de çok önemli bir etkisi var rapin. Bence şu dönemde Türkçe Rap icra eden herkesin kalemlerini sallarken biraz daha düşünmesi icap eder. Tabii ki de sanatsal her iş özgürlük içerir. “Yok arkadaş ben istediğim gibi yazar, çizerim insanlar üzerinden olumlu bir tesirim olması umurumda değil.” diyen de olabilir. Buna saygı da gösterilebilir ama böyle bir ülkede yaşıyorsak, yani insanların kendilerini geliştirmek için etrafındakilere ihtiyaç duyduğu bir âlemin içerisindeysek müzik çok önemli. Lise çağında ki arkadaşımızın sadece karizmatik gözükmek gibi kaygılarının olmaması lazım… Müzik ona bunu öğretmemeli sadece. Bu da olabilir, tamam. Ama bunun yanı sıra geçim derdinin ne olduğunu, o annelerin, babaların ne kadar uğraştıklarını ve kendilerini hayata hazırlamaları gibi bir gerçekliğin içinde kendilerini büyütmeleri gerektiğini de anlatmak lazım. Tabii ki de yaşadığımız her şeyden uzaklaşmak içinde müziğe başvuracağız ya da bambaşka biri olmak istediğimiz anlarda da müzik yardımımıza koşacak ama birazcık da ayaklarımızı yere basmayı sağlamalı müzik. Başka bir âlemdeymişiz gibi davranmaya gerek yok.