‘KIRILDI KÖYÜMÜZÜN GENÇLERİ’

ÖZER AKDEMİR

 Kaz Dağı’nda 200 bin ağacın kesildiğini gösteren fotoğraflar, özellikle sosyal medyada hızla yayılmaya başladığında aslında yıllardır yapılmak istenen bir şeyi de kısa zamanda başardı. Kaz Dağı’nı talan etmeye soyunan altın madenlerine karşı direnişin geçmişi on yılı aşıyordu ama tepki hiç bu denli yüksek ve kararlı olmamıştı.

Görsellik önemli. Görsellik kadar bu görselliğin en geniş kitleye ulaştırılması da önemli. İşte, sosyal medya bunu sağladı.

Ülkenin dört bir yanından on bini aşkın yurttaşın Kaz Dağı’na, Alamos Gold adlı Kanadalı şirketin katlettiği Kirazlı köyü yakınlarındaki altın madenine yürüdüğü günlerde bir başka video görüntüsü daha düştü ekranlara. Birçok gazete ve televizyon tarafından haberi de yapıldı. Çok acı bir görüntüydü bu da. İki ceylan, altın madeni çalışmalarının yapıldığı Kirazlı yönünden, daha sık ormanlık alanların olduğu yöne doğru kaçıyordu. Kaçarken önlerine çıkan Çanakkale/Çan karayolundan uçar gibi geçen ceylanları, Çanakkaleli avukat Güneş Pehlivan “Su ve Vicdan Nöbetine” giderken yolda görüntüledi.

AKP hükümeti ve Kanadalı şirket her ne kadar ortada büyütülecek bir durumun olmadığına yemin billah etseler de katledilen ormanların iç burkan görüntüsü ve yaşam alanları bu ormanlar olan ceylanların göçü, fazla söze gerek bırakmıyor. Sadece ceylanlar değil, sadece insanlar ve kuşlar da değil, yüz binlerce canlı ya göç edip gidecekler bereketli pınarların diyarı “Bin Pınarlı İDA”dan ya da madenin ortasında yok olacaklar!

Afşin Termik Santrali, Fotoğraf: Kerem Yücel

MADENCİLİK VE GÖÇ

İnsanlığın ve tüm canlıların yaşam serüvenleri, aslında bu göç hikayeleri ile doludur. “Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır” diyor ya şair; canlıların yaşamı da şu ya da bu sebeplerle göç öykülerinin toplamıdır.

Dadaloğlu “Kalktı göç eyledi Avşar elleri” derken Anadolu göçerlerinin yaşamındaki bir kesiti, zulme başkaldırı öğesiyle birleştiriyor: “Ferman padişahın dağlar bizimdir”...

Anadolu’da göçerlik, mevsim ve iklim şartlarının zorlamasının bir gereğiydi. Hayvancılıkla geçinen göçerler iklim nerede uygunsa ot ve su nerede bolsa oralara göçer dururlardı yaşamları boyunca. Şimdi göçerler de tarihin acımasız çarkı arasında yeryüzünden silinip yitmek üzere.

Ülkemizde olduğu kadar dünyada da madencilikle göç arasında bir ilişki vardır. Bulunan değerli madenler (altın, elmas, gümüş gibi) ile bir anda binlerce insan bir araya gelip kasabalar şehirler kurarken, bu madenlerin tükenmesi sonrasında buralar aynı hızla terk edilmiştir.

Madencilik ve göç arasındaki ilişkinin en çarpıcı örneklerinden birisi günümüzde epey gündemde olan ve gündemde olmaya da devam edeceği düşünülen Kaz Dağı’na komşu Balıkesir Balya ilçesidir. Bugün, kovboy filmlerinde gördüğümüz terk edilmiş madenci kasabasına benzeyen Balya, bundan seksen yıl öncesine kadar otuz binin üzerinde nüfusu, Osmanlı Sarayı’ndan sonra elektrik kullanan ilk yerleşim birimi olması ve sosyo-kültürel yaşamı ile o günün koşullarına göre son derece varlıklı bir  kent idi. Günümüzde ise 1.700 nüfuslu (köylerle birlikte yaklaşık 14.000) bir belde. Madenci şirketler, Balya’daki kurşun ve altınları aldıktan sonra, yöreyi kirletilmiş bir doğa ile baş başa bırakarak gitmiş. Geride, binlerce işsiz insan, katledilmiş bir doğa ve yaşam alanları kirletilmiş canlılar bırakarak….

YÜZ YIL DA GEÇSE…

Balya, Türkiye’de, hatta dünyada özellikle siyanürle yapılan altın madenciliğinin zararları söz konusu olduğunda ilk akla gelen yerlerden birisi. Doksan yıl önce terk edilen kurşun-altın madeninden geriye kalanlar, siyanürle yapılan madenciliğin çevre ve canlı yaşamı üzerine etkilerini tartışma götürmez bir biçimde ortaya koyacak kadar çarpıcı.

Balya’da, sık ormanlarla kaplı alanda, 1860-1940 yılları arasında bir Fransız şirketince işletilen ve seksen yıl önce kapatılıp terk edilen maden bölgesinde, bugün hâlâ tek bir ot bile yetişmiyor. O günden bu yana ölümlerin yüzde yetmiş beşinin kanser sonucu olduğu ilçede nüfus, 1930’larda otuz bin iken günümüzde bin yedi yüze kadar düşmüş.

Her yıl ilk sonbahar yağmurlarından sonra derelerde yaşanan toplu balık ve hayvan ölümleri Balyalıların içinde bulunduğu kirliliğin cansız şahitleri durumunda. Bergama ile başlayan süreç sonrası, özellikle son on beş-yirmi yıl içerisinde ülke topraklarındaki altın madenlerine göz diken uluslararası tekeller yüzünden, birçok yer Balya’nın yaşadıklarını yaşama riski altında. Bu nedenledir ki topraklarını-sularını, yaşam alanlarını koruma derdine düşenlerin ilk gidip gördükleri, birbirlerine korku ile gösterip madenci tekellere karşı mücadeleye daha sıkı sarıldıkları yerlerin başında Balya geliyor. Gerçi, Bergama’daki, Erzincan İliç’teki ve Kışladağ’daki altın madenleri, oluşturdukları zehirli atık tepeleri ve on metrelerce derinlikteki “cehennem çukurları” ile Balya’nın bu “kötü ününü” biraz gölgede bıraksalar da Balya, aradan yüz yıl da geçse madensel kirliliğin tahribatına en iyi örnek durumunda.

Soma, Yırca Köyü, Fotoğraf: Kerem Yücel

DOYRAN KÖYÜ: ALTIMIZ DENİZ ÜSTÜMÜZ DOMUZ

Doyran köyü ise Kaz Dağı’nın (İDA) batı yamaçlarındadır. Mitolojide “Işıklar sahili” diye bilinen Edremit Körfezi’ni, İda’nın bir tepesindeki sık yapraklı ağaçların arasından görür. Yüzlerce yıl önceden göçüp gelmiş bir Türkmen köyüdür Doyran. Rivayet odur ki İstanbul’un fethi öncesi Fatih Sultan Mehmet’in fermanı ile Çukurova’dan İda’ya getirilmişlerdir. Tahtacı Türkmenlerindendirler. Ağacı, ormanı; adları gibi bilirler. Geçimlerini de ormana bağlarlar. Orman onları, bu topraklarda binlerce yıldır yaşayanları olduğu gibi aç koymaz, doyurur.

Bir gün, ellerinde kazmaları, ölçüm cihazları ile birileri geldi ormana. Kurşun madeni çıkaracaklarını söylediler, sırım gibi uzayıp giden gürgenlerle örtülü bir tepenin altından. Yeni bir iş kapısı diye sevindi Doyranlılar. Birer, beşer işe girdiler. Çocuklarına iyi bir gelecekti düşleri. Ekmeklerinin yanına bir parça daha fazla katıktı. Paylarına ölüm düştü oysa!…

2008’in Temmuz ayında gittiğimiz Doyran köyü kahvesinde çaylarımızı yudumlarken köylülerle hem Kaz Dağı’nda yapılmak istenen hem de kendi köylerinde yıllarca önce yapılan madenciliği konuştuk. Daha çok da köylülerden köylerinin yakınında yapılan madenciliğin acıklı öykülerini dinledik.

Köyün en önemli geçim kapısı olan zeytin ağaçlarını göstererek konuştu bir köylü: “Bu zeytin ağaçlarının ömrünü, tarihini bilen yok. Bizim altınımız bunlar. Bunlar yok olacak, zehirlenecek. Sularımızdan içilemeyecek, ağaçlarımız kuruyacak. Ondan sonra ne yiyeceğiz biz. Başka gelirimiz yok ki burada. ‘Altımız deniz üstümüz domuz’ derler burada. İki dağın arasındayız. Bir tek zeytinimiz var zaten. Onu da götürdüler mi çoluğumuz çocuğumuz aç kalır”.

O günlerde 45-50 yaşlarında gösteren madende çalışan bir köylü, çalışma koşullarını şöyle anlatıyordu: “Çok zordu şartlar. Galerilere giriyorduk. Dinamit atılıyordu. O dumanın içine mecbur giriyorduk. Girmesen bırakacaklardı seni işten. Yoğurdumuz yoktu. Kaçak çalışıyordu maden”.

Madende çalışan köylüler, maden kapandıktan sonra kaderleriyle baş başa bırakılmışlar. Ciğerleri lekeli, zor nefes alabilen ve bir iş yapmaya başlayınca hemen yorulan köylüler kalmış geride: “Hala hastalığı çeken, tedavi ile duran arkadaşlarımız var. Para kuvvetiyle onlar biraz daha yaşıyorlar. Bilhassa köyümüz buna duyarlı çünkü madenden yara almış bir köy. ‘80 ihtilali olmasaydı bu madeni kapattıramayacaklardı. Halen daha hastalıklı arkadaşlarımız var”1[1]

 ACISINI ÇOK ÇEKTİK MADENİN

Köyün beyaz badanalı evlerinin arasından kıvrılan dar sokaklarında görüştük kadınlarla. Günlük işlerini yapıyorlardı. Zeytin ayırıyorlar, ceviz kırıyorlar ya da akşam yemeği için taze fasulyeyi ayıklıyorlardı. Senem Coşkun, madende ölen köylülerini anlatırken sesindeki hüzün geride kalanların acısını yansıtıyordu:

“Üç tane oğlan kardeşim öldü madenden. ‘88 yılında öldü. Ardından da babam-anam öldü onların acısına dayanamayıp.  Ciğerleri dolmuş bunların, kurşun tozu yapışa yapışa. Çalışmaz olmuş. Üç yaşında dört yaşında çocukları kaldı. Acısını çok çektik madenin. Çok genç öldüler. Ölenlerin hepsi benim akranımdı.  Çok eskiden annem babam anlatırlardı bu madenle ilgili. İnek damları vardı burada, yoğurt süt verirlerdi çalışanlarına diye. O zamanlar işe girmelerine karşı çıkmıştı dedem ama dayımlar falan kızdılar. “Bırak ekmek yesinler, otur oturduğun yerde” diye. “Sonra görüşürüz” dedi dedem, aynı dediği gibi sekiz kişi peşi peşine öldüler. Hâlâ daha da hastalıklı insanlarımız var köyün içinde”

KIRILDI KÖYÜMÜZÜN GENÇLERİ

Doyranlı Türkmenlerinin yerleşik düzene geçmesinin 150 yıllık bir geçmişi olduğunu söylüyor köy kahvesinde bir köylü. Madenle ilgili bir anısını anlatıyor: “Bu maden çok eski. Yaşlı bir amcam vardı 80-90 yaşlarında öldü. ‘Burayı’ dedi, ‘gavur deldi o zamanında. Gavurlar çalıştırırken burada hastaneleri vardı. İnek besliyor, süt veriyorlardı. Orada çok adamlar öldü. Buraya çocukları yollamayın’ demiş. Evdekiler, işçilerin aileleri dedeme ‘ekmekleriyle oynama bunların’ demişler.”

Yetmiş beş yaşındaki Sabriye Coşkun da anımsıyor tüm bunları:“ Orada altlı üstlü bir hastane vardı. Daha yıkığı duruyor orada. Babam anlatırdı, süt yoğurt verirlermiş çalışanlara.” Buruş buruş olmuş yüzünde yaşının izlerini taşıyan Sabriye nine küçülmüş, incecik kuru bir dal gibi kalmış. Mavi damarları tek tek sayılan elini kaldırıyor. Gözleri öfkeden çıngı gibi! Dişsiz ağzından dökülenler sert, kararlı. Bir o kadar da direngen. Yüzlerce yıllık göçebeliğin yılgın anılarının izini taşıyor söyledikleri. Ömrünün son demlerinde, çocuklarının, torunlarının geleceğinin kaygısını yüklenmiş: “Göç gidemeycik gayri. Biz göç gelmişiz, Türkmenler göç gelmiş. İstemiyoruz artık göçmek. Suyumuzu yolumuzu hepisini hazırladık. Göçe göçe bu hale ancak geldik. Çoluğumuz çocuğumuz rahat etsin artık. Maden istemiyok biz. Altın istemiyok. Biz yem yiycek istiyok çoluğumuza çocuğumuza”. Altın bir süsten başka bir anlam ifade etmiyor Sabriye nineye. “ Takınsak da olur altını takınmasak da. Olmuş ne bize olmamış ne” diyor. “Kırıldı köyümüzün gençleri”[2]

Kaz Dağları

TERKEDİLMİŞ MADEN

Köy muhtarı Hasan İşgören’i de arabamıza alarak terk edilmiş maden ocağının yolunu tutuyoruz. Bazı yerleri uçurumlarla kesilen, ormanın içerisinden uzayıp giden tozlu topraklı uzun ince bir yol bu. Sık ağaçların arasından yer yer deniz görülüyor. Güneşin ışıkları ağaçlardan yol bulabildiği zamanlarda gözlerimizi kamaştıracak kadar parlak. Ocak ağzına vardığımızda çevreye gelişi güzel atılmış kalaslar, paslı demirler ve kablolarla karşılaşıyoruz. Yanını yöresini otlar bürümüş madenin girişi, bir tepenin eteğinde. Galerinin girişini kapatmak ister gibi tepenin üzerinden sarkan ağaç köklerinin görüntüsüne, ormandaki sessizlik de ekleniyor. Belki de bu görüntün de etkisiyle buz gibi bir ürperti dolaşıp geçiyor yanı başımızdan.

Uzun, iki bilek kalınlığında bir ağaç kökü, madenin girişinin önüne yığılmaya başlamış toprak tümseğe kadar uzanmış. Tümsek, ocak girişini yer seviyesinin altında bırakmış. Tepeden kayan topraklar, belki 15-20 yıl sonra maden galerisinin girişini tamamen kapatacak.

Koyu karanlık galeri ağzından, bir mezara girer gibi sessizce giriyoruz içeriye. Galerinin içinde 30-40 metre ilerliyoruz. İlk girişteki galeri yüksekliği madenin içinde ilerledikçe düşüyor. Ağaçlarla desteklenmiş galeri, simsiyah bir kuyu gibi uzayıp gidiyor. Girişten itibaren ayaklarımızın altından uzanan, kalın bir kablo, galerinin karanlığında kayboluyor. Tahkimat için kullanılan düzgünce budanmış ve hala sağlam oldukları belli olan kalaslar galerinin içerisine gelişi güzel atılmış; üzerilerini yeşil bir yosun kaplamış. Muhtar daha ileri gitmemizin tehlikeli olabileceğini söylüyor. Girdiğimiz gibi, görünmeyen, elle tutulmayan bir sessizliği rahatsız etmekten korkarak çıkıyoruz ocaktan.

ÇATLAYARAK ÖLDÜ GENÇLER!

İçeride belki beş-on dakika kalmanın yarattığı etkiden olsa gerek, madenden çıkışta ormanın fısıltılarla esen rüzgarını ciğerlerimize iştahla çekiyoruz. Oysa on yıllarca bu madende çalışan işçiler, iş çıkışlarında soludukları İda havasını, bir süre sonra ciğerlerine çekemez olmuşlardı.

Dünyanın en bol oksijeninin bulunduğu dağlarda havasız kalarak ölen işçileri, o zamanlar minibüs şoförlüğü yapan bir Doyranlı şöyle anlatıyordu: “O çocuklar ecelle ölmüş diyemezsin. Nefes alamadıkları için çatladılar sanki. Ölüm anlarında da yanlarında bulundum. Gözleri fal taşı gibi çıkıyor, çatlıyor. Çatlayarak öldü, genç genç çocuklar…” [3][

Dinlediğimiz bu hüzünlü öyküler, terk edilmiş madenin ürküten görünüşüyle katlanıyor. Galerinin karşısında, ormanlık alandaki sadece briketleri kalmış, kapısı, penceresi, çatısı olmayan maden tesislerini de geride bırakarak geldiğimiz yoldan köye doğru dönüşe geçiyoruz.

DOYRAN’DAN SOMA’YA

Soma’ya bağlı Yırca köyü (Mahallesi) altı bin zeytinin kesilmesinden günler önce yapılan bir toplantıda, eli yüzü, üstü başı kömür karası olan, beyaz saçlı 50-55 yaşlarında bir adam şunları söylüyordu kameralara: “Biz burada tütünümüzle, zeytinimizle gül gibi geçiniyorduk. Çocuklarımızı evlendiriyor, geleceğe umutla bakıyorduk. Sonra bu termik santral geldi. Sonra ikincisini yaptılar. Tarlalarımızı ellerimizden aldılar. Termik santralin dumanı, külü, kiri ürünlerimize bulaştı, verim alamaz olduk. Bizi kömüre muhtaç ettiler. Kimi işçi oldu termiğe kimi ocaklara indi. Ben de işte hurdalar arasından kömür toplayarak geçinmeye çalışıyorum”.

Yırcalı köylü, aslında Soma’dan bile eski olduğu söylenen köyünün, termik santral öncesi halini özlemle anlatırken santralin kurulmasının ardından yaşanan olumsuzlukları da birebir hissedenlerden birisi. Anadolu’nun onlarca yerinde olduğu gibi, toprakları ellerinden alınan ya da verimsizlik nedeniyle geçinemeyen ya da tarım politikaları yüzünden ürünü para etmeyen yüz binlerce, milyonlarca  köylü, işçileşti. Tarımın çözülmesi, köylüleri kente göç etmek durumunda bıraktı; fabrika işçisi yaptı. Bu kırdan kente göç dalgası, kentin sorunlarının katlanmasına yol açtı, başta barınma sorunu olmak üzere, alt yapı, sosyal sorunlar gibi birçok yeni sorunu beraberinde getirdi. Dolayısıyla sorunların katlanmasının nedenlerini, ülkenin her on yılda bir darbelerle değiştirilen siyasal ikliminin yanı sıra sermaye sınıfının kapitalistleşme ya da kapitalistleşememe sancılarında da aramak gerek.

Kente göçen, kentin hay huyuna karıştı ama kırla da tam olarak bağını kesemedi. Köydeki tarlasından, bağından, ana-babası, akrabasından gelen erzaklar; özellikle yaz sonu, güzün, hasat zamanı, kış hazırlığında; kentlerin otogarlarını çuvallar, kasalar, güğümler, torbalarla doldurdu;  kırdaki ürünleri kente taşıdı.  Geçim derdine düşen işçilerin can simidi, köyden gelen erzaklar oldu; kentteki sınıf mücadelesinin yorgunları, geçinebilmek için kırk takla atan işçiler bu durumu “Köyden erzak gelmese ekmeğin içi boş kalır” diye anlatıyorlar. [4]

GİTMEK Mİ ZOR, KALMAK MI?

Köyden göçmeyip kalanlar ise toprağa bağlı yaşamanın, eskisinden bin kat daha zor koşullarını göğüslemek zorunda kaldılar. Para etmeyen ürünler; eskisinden çok daha pahalı giderler; köyün, yeni yetişen çocuklara eğitim, sağlık, sosyal olarak yetmemesi vs…

Soma Yırca gibi olan köyler de az değil. Termik santraller, HES’ler, altın/bakır/mangan/nikel madenciliği, şimdi de RES’ler nedeniyle göç eden, işçileşen, ya da köyünde kalıp bu yeni komşularıyla baş etmeye çalışan insanlar topluluğunun öyküsü hüküm sürüyor Anadolu’da. Yeni komşular, “dağdan gelip bağdakini kovma” deyimini tam olarak karşılıyorlar. Bir anda gelip köylünün yüzlerce yıldır yaşadığı topraklara yerleşiyorlar ve onları ya kovuyor ya kaçmak zorunda bırakıyorlar. Kovuyorlar, “bizim bu araziye, suya, dağa, ormana, tarlaya ihtiyacımız var. Ya gönlünce şu fiyata sat ya da biz elinden almasını biliriz” tarzı bir efelenme ile güçlerine güvenip köylünün malını elinden alıyorlar. Bazen, “size de iş vereceğiz, topraktan, rezillikten kurtulacaksınız, çoluğunuz çocuğunuz sigortalı, sosyal güvenceli çalışacak” gibi tatlı sözlerle ikna edilmek isteniyor köylüler.

Ürünleri para etmeyen, kıt kanaat geçinen köylülerin bir kısmı için bu sözler, yeni bir umut, yeni bir gelecek vaadi olarak görülüyor. Atalarının mezarlarının bulunduğu toprakları terk etmek istemeyen, küçük olsun, karnımızı kıt kanaat doyursun ama bizim olsun diye yerinden yurdundan ayrılmamakta direnenler ya da yeni komşunun siyanürle, asitle, termik külüyle ve dumanıyla yaşamlarını, sağlıklarını alacağını öğrendiklerinde de eskiden ‘olur’ dediklerine karşı çıkmaya başlıyorlar. Kaz Dağı’nda, Bergama’da, Kışladağ’da, Efemçukuru, Çaldağı’nda ya da Karadeniz’de olan bu.

Buralarda şirketler, köylüyü ‘bizden – karşıdan’ olarak ikiye bölerken yüzlerce yıl bir arada yaşayan köylünün sosyal dokusunu da ortasından bölüyor. Bu çelişki, köylüler arasında tartışmalara, küslüklere dönüşüyor; birbirine, düğününe, cenazesine, kahvesine gitmeyecek kadar yabancılaştırıyor.

BU DÜZEN BOZUK!

Ellerinde kalan son tarım alanında bulunan zeytinliklerinin kesilip termik santral yapılmasına karşı günlerce direnen Soma Yırca köylüsü Ayşe Ürüncü, yaşadıklarını, başına gelen kapitalizm belasını şöyle anlatıyordu: “Burası benim atamdan dedemden kalma. Hırsız gibi mi girip çıkacağız kendi zeytinliğimize? Kolin denen şirket benim çocuğumu okutacak mı? Bu nasıl bir iş anlamadım ama bir bunlar değil ki kardeşim! Düzen böyle. Düzen bozuk! Ama biz köylüler olarak biz bu düzeni istemiyoruz. Bu düzeni değiştireceğiz, düzgün düzen getireceğiz”…

Türkçe edebiyatın çınarı Yaşar Kemal, Çukurova’ya kapitalizmin girmesini şöyle anlatır bir konuşmasında: “… tarıma kapitalizm girince, 1950-‘51’lerde şu oldu, pamuk birdenbire para etti. Pamuk para edince Marshall yardımıyla traktörler de geldi ve büyük para girmeye başladı. Kötenlere paletli traktörleri bir taktılar, pir taktılar. Elli, altmış, yetmiş santim derinlikte karaçalıya, bataklıklara daldılar…
Gelen kapitalist düzen doğayı tamamen değiştirdi. Koşullar değiştiği zaman, doğa değiştiği zaman, insanoğlu ne oluyor bu geçişte? Bunu saptamak bir yazar için olaydır. Doğa değiştiği zaman, düzen değiştiği zaman insanoğlu nasıl değişiyor?
İnsanoğlu doğanın bir parçasıdır. Ve insanoğlu yabancılaşan bir yaratıktır. Elbette insan soyu değişecek, doğa ile birlikte değişecek. Fakat insan doğadan kopar, doğa ile ilişkisini keserse, insanla da ilişkisi kesilir, hastalanır. Doğa insanlardan elini çektiğinde, doğa ile birlikte dostluk duygusu da sevinç duygusu da sevgi duygusu da merhamet duygusu da insanlardan elini çeker.”

Kaz Dağları

  1. MARX’TAN MADRAN’A

Karl Marks’ın genç bir hukuk öğrencisi iken ilk yazdığı politik metin, Orman Koruma Kanunu’na karşı yazılmıştı. Bu yazısında yoksulların, ormandan yakacak için kuru odun dalları toplamasını “odun hırsızlığı” sayan yasayı eleştiren Marks,“Ekonomi Politiğin Eleştirisine Katkı” kitabında, bu ilk politik metninin kendisini ekonomi politik ile ilgilenmeye yönlendirdiğini belirtir.

Marx’ın bu satırları yazmasından 172 yıl  sonra, Aydın Çine Madran Dağı’nın tepesindeki İbrahimkavağı köyünde, bir halk toplantısındayız. Köylüler, aylardır, binlerce ağacı yok ederek Madran Dağı’nın tepesine, 1750 metre yüksekliğinde  yer alan bölgenin en önemli yeraltı su havzasının üstüne kurulmak istenen RES direklerine karşı direniyor. Soğuk bir sonbahar akşamı, köy kahvesi önünü dolduran köylülerine şöyle sesleniyordu İbrahimkavağı köylüsü Ahmet Uslu: “Bizim ormanlarımızı bize karşı koruyorlar yıllardır. Kışın yakacağımız kuru ağaçları topluyoruz ormandan; bekçilerden kaçak kaçak. Oysa bu şirketler on binlerce ağacı yasal izinlerle kesip atıyor. Biz bir dal alırız ormandan, sobamızda yakmak, ısınmak için. Oysa bu kapitalizm girdi mi dümdüz eder ormanı, tek ağaç bırakmaz!” Kapitalist şirketler bugün karları için on binlerce, milyonlarca ağacı bir çırpıda kesiyorlar. Tüm dünyada bu böyle.

Kapitalizm insanı doğasından koparıyor. Kapitalizm doğayı yok ederek insanın kendine yabancılaşmasına; emeğin sömürüsüne; türcü, bireyci, bencil bir yaratık haline gelmesine neden oluyor. O yüzden, insan türünün devamı kadar, yakın bir gelecekte insanın özünü bulması da kapitalizmin yok edilmesi; yerine doğayla barışık, insan onuruna yaraşır, her türlü sömürüyü reddeden sosyalizme geçilmesi ile olanaklıdır ancak.

[1] Çepeçevre Yaşam 4 Temmuz 2008, Hayat Tv.

[2] Çepeçevre Yaşam age

[3] Çepeçevre Yaşam age

[4] http://www.evrensel.net/haber/78808/koyden-erzak-gelmese-ekmegin-ici-bos-kalir