KOMPLO’DAN KOMPLO TEORİSİ, PARANOYA SİYASETİNİN POPÜLERLEŞMESİ

İLHAN UZGEL

Komplo teorileri, yaşadığımız gerçekliğin aslında bir kurgu olduğu, görünenin, yaşananın, olumsuz olanın bir şekilde, bizim dışımızda ve uzağımızda bir yerlerden genellikle tanımlanması zor özneler tarafından belirlendiği bir dünyada yaşadığımıza dair iddialar toplamıdır. İngilizce’den geçen haliyle buna komplo teorisi denmesinin garip bir durum olduğunu, hayata dair absürd olanı tanımlamak için bilimsel ve akademik bir kavram kullanılmasının kendisinin en baştan sorunlu olduğunu da söylemek gerek. Ama bu şekilde yerleştiği için, burada da aynı kullanıma devam edeceğim.

Komplo teorilerinin son 20 yıldır yalnızca Türkiye’de değil dünyada da artışa geçtiği yolunda bir genel kabul var. Bunun nedenlerini aşağıda tartışacağım, ama burada komplo ve komplo teorisinin kendisi üzerine bazı tespitlerde bulunacağım.

Öncelikle siyasetin, hayatın görünen gerçekliği, komplo ve komplo teorisi arasında bir ayrım yapmak gerekiyor. Siyasetin günlük işleyişinden yapısal eğilimlerine, güç, sınıf ilişkileri, altta yatan tarihsel bağlamına dek görünen gerçekliği hem cari siyasal tartışmalar, hem de akademik çalışmaların alanına giriyor. Bütün bu süreçlerin hukuki, resmi, meşru ve yine ciddi sınır sorunları olsa da asgari bir ahlaki zeminde gerçekleştiğini düşünebiliriz. Komployu ise siyasete hukuki, meşru ve ahlaki olmayan, genellikle dönüştürücü, hatta bazen kurucu müdahaleler olarak tanımlayabiliriz. Sonuçta siyasetin her zaman meşru ve hukuki zeminde seyretmediğini biliyoruz. Bu durum komplo ile komplo teorileri arasındaki sınırın belirsizleşmesine yol açabiliyor. Örneğin, tek başına askeri darbeler, işin içinde ABD/NATO merkezli Gladyo (NATO’daki söylemiyle Stay Behind), CIA, TSK ve istihbarat içinde bir grup ve sivil bürokrasi ile sermaye çevrelerindeki uzantılarının kapalı kapılar arkasındaki işbirliği, gerektiğinde planlamaları sonucu gerçekleşir. Burada aktörler meşrudur, ama süreç yasadışı, hukuksuz ve siyasal ahlaka aykırıdır. Siyasete bu türden müdahaleleri ve bu müdahalelere giden süreçleri o an için yerine oturtabilmek mümkün de olmayabilir. 12 Eylül’e giden süreçte aktörler bilerek ya da bilmeyerek bu sonuca hizmet etmiş de olabilirler. Sokak çatışmalarının devam ettiği bir dönemde yaşananların, darbeye zemin hazırlamak için olduğu söylendiğinde o dönem ve bağlamda bu iddia komploculuk olarak da görülebilir. Yine, siyasete darbe türü müdahelelerin dış bağlantısını kanıtlamak da mümkün olmayabilir. 12 Eylül darbesini ABD’ye bağlayan “bizim çocuklar yaptı” sözünün dışında bir resmi belge yoktur. Öyle ki, Türkiye’de gerçekleşen hiçbir darbe hakkında resmi kaynaklarda bir kanıt bulmak mümkün değildir. Hatta, resmi belgeler tam tersine ABD’nin Türk ordusunun hareketliliğinden endişe duyulduğunu da yazabilir, ABD’yi bütün bu darbelerin dışında gösterebilir.

Yine Susurluk skandalı gibi olaylar, devletin Kürt sorununu yalnızca silahlı değil, kriminal unsurları da kullanarak çözmeye çalıştığı bir süreç olarak ve bu yolda her türlü yasa dışı, meşru ve resmi olmayan araçların kullanılabileceğinin örneklerinden biridir. 2001 ekonomik krizi, AKP’nin kuruluş sürecinde Batı/ABD desteği, Erdoğan’ın yükselişine sağlanan dış destek, MHP’nin erken seçim çağrısı, hatta Deniz Baykal’ın daha açık seyreden kaset şantajıyla istifaya zorlanması siyasette rastladığımız türden komplolar kategorisine girebilir.

Burada sorun, siyasette failin tanımlanmasının ve illiyet bağının kurulmasının zor olması yüzünden, somut kanıt bulunamayan ama siyaseten, jeopolitik çıkarlar ya da sınıfsal analizlerle ortaya konabilecek komploların formel, anaakım akademik alanın dışında bırakılmasıdır. Kanıtlanması zor olanın akademik alan içine alınmasının yaratacağı sorunlar ortadadır ve bir olgunun bilimsel bilgiye dönüşebilmesi için somut verilere dayanması gerektiği herkesin malumudur, ama yine de örneğin Susurluk skandalı gibi gelişmelerin akademik incelemeye tabi tutulmaması, literatürün görünen üzerinden ilerlemesi, siyasetin yalnızca meşru ve hukuki olanı temel alması arada geniş bir boşluk bırakmakta, komplonun kuruluş ve işleyişinin bıraktığı boşluğu komplo teorisi daha hızlı doldurmaktadır. Türkiye’de özellikle Kurtlar Vadisi gibi diziler, internet siteleri, patlak veren yayınlar bu boşluğu doldurdu, popüler bilgiyi oluşturdu.

Bu sorun yalnızca Türkiye siyasetine ve toplumuna dair değildir. ABD’de örneğin, neden başlayıp neden bittiği belli olmayan Vietnam savaşıyla askeri-endüstriyel kompleks ve 2001 Afganistan, 2003 Irak işgalleri ile Neocon’lar arasındaki ilişki anaakımdan çok muhalif ve daha çok akademi dışından, bağımsız araştırmacılar tarafından ele alınmıştır. Sonuçta bu savaşların kendisi, o halklar açısından birer komplodur. Amerikan sistemi içindeki bu sınıf bileşenleri bazı durumlarda, ABD içindeki diğer sınıf fraksiyonlarının, örneğin Soros’un temsilcisi olduğu topraksallığa (territory) bağlı olmayan finans kapitalin itirazına rağmen, gizli kapılar ardında uluslararası hukuka aykırı olarak başka bir ülkeyi işgal edebilmektedir. Bütün bu örneklerin ortak özelliği süreç bittikten sonra tanımlanmasının kolay olması fakat olayın gerçekleşmesinden önce yaşanmasının komploculuk olarak görülme ihtimalidir.

Komplo teorileri ise komponun çok ötesinde, görüneni sorgulayan, kuşkucu ama belli bir noktada durmayıp siyaset, bilim, uzay, hatta hayatın başlangıcı da dâhil olmak üzere ucu açık bir alandır. Komplo teorisi siyasette komplo olabileceğini söylemez, siyasetin kendisini olduğu gibi bir komplo olarak kabul eder. Yukarıdan belirlenen bir siyasal alanda aslolan komplodur, günlük siyaset onun önemsiz detaylarıdır. Siyasette görünenler, meşru aktörler daha büyük bir gücün edilgen yansımalarıdır. Kendilerine verilen, biçilen rolü oynayan gelip geçici isimlerdir. Kumarhanedeki kasa gibi, kazanan hep yukarıda, yön veren, ipleri elinde tutandır. Rothdschild’ler, Rockefeller’lar, onların her şeye hâkim olması, dünyayı Yahudilerin, olmazsa Masonların yönetmesi ama hepsinin tepesinde İlluminati’nin bulunduğu, Hitler’in ölmeyip Latin Amerika’da bir yerde yaşamaya devam ettiği, dünyanın düz olduğu, Ay’a gidilmediği bunlar arasında. Türkiye’de ise Lozan’ın gizli maddeleri olduğu, 17 Ağustos depremini ABD’nin HAARP teknolojisiyle sinyal göndererek yaptığı, Rum Ortodoks Patrikhanesi üzerinden İstanbul’da Vatikan tipi bağımsız bir devlet kurulacağı, dünyanın 500 ülkeye bölüneceği, AB müzakerelerinde Türkiye’nin bölüneceği ve Kürdistan’ın kurulacağı hükmünün yer aldığı, her durumda Türkiye’nin küresel güçler tarafından bölüneceği, Büyük Ortadoğu Projesinin aslında Türkiye’yi bölmek için geliştirildiği ama aslında bunun BİP, yani Büyük İsrail Projesi olduğu ve Türkiye’yi de içine aldığı sık duyulan komplo teorileri.

Bu yönüyle komplo teorileri “sokağın” metodolojisidir. Teoriler incelenir, sorgulanır, komplo teorilerine ise inananılır. İnanmadığınız ve belli bir mesafe koyduğunuz sürece komplo teorilerini dinlemek, okumak ve izlemek eğlenceli de olabilir, çünkü belli bir hayal gücünü de zorlayabilir, bilimsel yöntemin sıkıcı, tutuk, her şeyi temellendirmek zorunda olan, ağır dili, kendisine özgü jargonu, yöntemi burada yoktur. Doğrulanabilir ve yanlışlanabilir olması gibi bir sorunu yoktur. Hatta, kendi içinde tutarlı olmak zorunda da değildir. Gerçekliği anlama yerine inandığını gerçek kabul etme sürecidir. Bilimsel bilgiye duyulan kuşku, komplo teorilerine karşı geliştirilmez. Komplo teorisini bir bilgi olarak işlemek kolaydır, hatta duruma göre katkı yapmak, geliştirmek serbesttir. Sonuca kestirmeden ulaşır, hayata daha doğrudan dokunur. Merak duygusunu uyayır, gizemli olanı çözme iddiası taşır. Eli rahattır, kanıtlama zorunluluğu olmadığı için ucu açıktır, söylenmiş olması bizatihi doğruluğuna delalet eder, dolaşıma daha hızlı girer. Üretimi kolay, tüketimi hızlıdır. Ayrıca gizli olanı çözmüş olmanın verdiği bir özgüven vardır. Bu yönüyle bilimsel ve objektif olana karşı bir üstünlük iddiası bile taşır.

Komplo teorileri siyasetle sınırlı değildir ama bilimsel konulara yöneldiğinde de asılnda ucu bir şekilde siyasete uzanır. Örneğin, Ay’a gidilmediği iddiası Soğuk Savaş rekabetine, kansere çare bulunduğu halde daha fazla gelir için saklanmasına ve Batı’nın hâkimiyetine, tabii son olarak corona virüsü ve onun uzantısı olarak aşı ABD-Çin küresel mücadelesine bağlanmaktadır.

Tarihsel olarak bakıldığında komplo teorileri dünyaya dair bilginin popülerleşmesiyle yayılmaya başladı. ABD için kırılma noktası Eisenhower’in 1961’deki Veda Konuşmasında Amerikan halkını “Askeri-Endüstriyel Komplekse” karşı uyarması ve Kennedy’nin 1963’te suikaste uğraması oldu. Her ne kadar ABD Kongresi Warren raporuyla suikasti tekil bir eylem olduğu sonucuna vardıysa da, bir Amerikan başkanının siyasette kurumların üstünde bir güçten söz etmesi ya da bir sonraki başkanının öldürülmesinin yarattığı travmalar anaakımın bıraktığı boşluğun da etkisiyle komplo teorilerinin yaygınlaşmasına katkıda bulundu. Bu iki kritik olay fantastik komplo teorileri sınıfına tam girmese de, bilinen, görünen, resmi söylem açıklamaların yetersizliğinde komplo’dan komplo teorilerine giden kapıyı açtı. Peter Knight, Komplo Kültürü kitabında, Kennedy sonrası dönemde içinde edebiyat, popüler kültürün de yer aldığı bir komplo kültürünün yaygınlaştığından söz eder. ABD’de komplo teorilerine hız kazandıran bir diğer önemli gelişme tahmin edilebileceği gibi 11 Eylül olayları oldu. Tartışmaların odağında ise 11 Eylül’de uçakların saldırısının ABD derin devleti tarafından radikal İslamcılara ihale edildiği, İkiz Kulelerin uçak çarpması sonucu değil, patlamayla yıkıldığı, çarpma öncesi Yahudi kökenlilerin o gün işe gitmedikleri gibi iddialar bulunuyor. Bunun da altında Müslüman dünyasını zor durumda bırakmak, Afganistan ve Irak işgallerine meşruiyet kazandırmak gibi gerekçeler bulunduğu dile getirildi. Knight yine ilginç bir ayrıma giderek, ABD’de siyahilerin geliştirdiği komplo teorileriyle beyazların komplo teorilerinin ayrıştığını, azınlık gruplar için komplo teorilerinin farklı işlediğini söylüyor.

Komplo teorileri ideolojik olarak sağ düşünceye daha yakın olurken, sosyolojik olarak daha az eğitimli sınıfların eğilim gösterdiği bir alandı. Sol, bazı istisnalar dışında komplo teorilerine mesafeli oldu. Ciddi Marksist çalışmalar siyasetin analizini tanımlanması zor gruplar, Rothschild, Rockefeller gibi aileler, Masonik örgütler, Illuminati gibi mistik gruplar üzerinden yapmaz. Onun araştırma nesnesi sınıfsal yapılar ve bunun siyasetle, toplumla ilişkisidir. Sermaye sınıfının çeşitli örgütlenme biçimleri Marksizmin inceleme alanına girse de bunun kendisine belirleyici bir rol atfedilmez. Örneğin, Kees van der Pijl, ulusaşırı sınıf yapılarını ele aldığı çalışmalarında, 1870 Sedan Savaşı ve Birinci Dünya Savaşı öncesinde Alman ve Fransız Mason localarının savaşı önlemede nasıl yetersiz kaldığını detaylı bir şekilde anlatır. Yine, Stephen Gill, Türkiye’de bir ara çok popüler olan Bilderberg ve Üçlü Komisyon (Trilateral Commission) üzerine komplo teorileri yerine, Neo-Gramscien perspektifi kullanarak yaptığı analizde, komplo teorilerinin ötesinde, ABD hegemonyasının küresel kapitalizmin örgütlenme ve daha az sorunlu işleyiş mekanizmalarını nasıl kurduğunu anlatır. Hatta komplo teorileri, siyaseti sınıfsal temellerinden koparıp, iktidarı yeterince somut olmayan bir zümre, kesim, aile, üst akıl gibi gruplara indirgeyerek, toplumsal, siyasal gerilimlerin eksenini kapitalist sınıftan koparır. Böyle olunca güçlü, uzak, yenilmez bir güç merkeziyle mücadele imkânı da kalmamaktadır. Hiçbir komplo teorisi sonuçta bir örgütlenme, mücadele ve direniş perspektifi içermez. Hayata, siyasete dışsal bir merkezin siyaseti, ekonomiyi, kültürü, sağlığı belirlediğini, onun kurduğu düzenin bir saat gibi işlediğini, onun hep üstün geldiğini düşündüğünüz nokta, bireyin aynı zamanda bu düzene teslim olduğu bir andır. Bu açıdan bakıldığında, başarısız bir komplo teorisi yoktur.

1990’lardan itibaren komplo teorileri küresel olarak da yeni bir ivme kazanır. Doğan Gürpınar Türkiye’de komplo teorileri üzerine yaptığı kitap çalışmasının girişinde, komplo teorilerinin küresel yükselişine dair, Fukuyama’nın Soğuk Savaş sonrasında liberal düzenin müjdesini vermesinden sonra popüler ideolojilerin bıraktığı boşluğu yedek bir ideoloji olarak komplocu düşüncenin doldurduğunu ileri sürmektedir. Fredric Jameson da 1992 tarihli Jeopolitiğin Estetiği çalışmasında komplo teorilerindeki yükselişi, yüksek teknolojiye dayalı küreselleşen kapitalizmin, ortalama insanı, yaşadığı dünyayı anlamlandırma konusunda zorlamasına bağlamaktadır. Komplo teorilerinin karmaşık bir dünyayı, tesadüfi, mistik görünen imge ve olaylar evreninde bir üst gösteren işlevi görerek bu belirsizliğe anlam kattığını söylemektedir.

Küreselleşme dalgasıyla birlikte 1991’den itibaren dillendirilen Yeni Dünya Düzeni söyleminin, bir Amerikan doları üzerindeki Novus Ordu Seclorum (tam çevirisi “çağların yeni düzeni”) yazısıyla örtüşmesi ve üzerinde Masonik simgelerin bulunması bu dönemde kafaları iyice karıştırmış olmalı. Bu arada ABD’nin kuruluşunda Masonların etkisi ve rolünün Amerikan toplumu açısından açık bir bilgi olduğunu, Mason localarının/ritlerinin gösterişli bina ve anıtlarıyla gizlenmeye gerek duymadan ABD’de varlığını sürdürdüğünü hatırlatmak gerekir. Küreselleşme ve yeni dünya düzeni söylemi, yalnızca Türkiye’de değil, dünyada da sağ, milliyetçi, ırkçı siyasetin küreselleşmeye (kapitalizme değil) komplocu bir anlam yüklemesine neden oldu. ABD dâhil dünyanın birçok yerinde komplo teorileri artık eğitimsiz kesimler kadar eğitimli kitleleri de içine çekmeye başladı. Küreselleşmeye karşı dünyanın birçok ülkesinde tepki sınıfsal olarak değil milliyetçi boyutta gelişti ve yine iyi tanımlanmamış küreselci güçlerin dünyaya hâkim olduğu gibi bir algıya evrildi. Türkiye’de ise küreselleşme, kimlik siyasetini öne çıkarmasının da sonucu olarak, devletin zayıflayacağı, topraklarının bölüneceği inancının güçlenmesine ve Sevr endişesinin/travmasının yeniden zuhur etmesine neden oldu. Soğuk Savaş sonrası dünyada komplo teorilerinden Türkiye’nin payına düşen merkez sağ, İslamcı ve merkez sol, ulusalcı kesimlerin küreselleşme sürecinin Türkiye’ye yansımasının devleti zayıflatma, bölme olacağı gibi bir ortak payda olarak toplumsal bir histeriye dönüşmesi oldu.

2000’lerde artık sosyal medyanın varlığı, youtube gibi mecralar ve birim zamana düşen olay sayısındaki artış, yeni ve değişken gerçekliklerle baş etmedeki zorluk, komplo teorilerine olan talebi ve ilgiyi artırdı. İnternet bilgiye ulaşımı kolaylaştırırken, komplo teorisi üretenlerin, dikkat çeken başlıklarla çok yüksek tıklama sayısına ulaşabilmelerine, bu türden bilgiye zahmetsizse, kitap satın alarak, okuyarak ulaşmaktan çok daha kolay erişimine imkân tanıdı. Siyasal teorinin önde gelenlerin videoları çok düşük tıklanma sayılarında kalırken, komplo teorilerini içeren videolar milyonlarca tıklanma alabiliyor artık. Buna eşlik eden bir başka gelişme de, 2010’lardan itibaren sağ siyasetin komplo teorilerini de araçsallaştıran yükselişi oldu. İlginç bir şekilde çıkışı çoğunlukla toplum olan komplo teorileri, popülist, ırkçı sağın yükselişiyle birlikte yukarıdan, iktidar tarafından da üretilmeye başlandı.

Bu bağlamda Trump’ın Amerikan derin devleti, Erdoğan’ın üst aklı, Hindistan’da Modi’nin ülkeyi dışarıdan karıştıranlar söylemi bunun önde gelen örnekleri oldu. Otoriter liderlerin söylemlerindeki komplo teorileri çoğunlukla kendi bekalarına yönelik olurken, Brezilya’da Bolsonaro gibi bazı liderlerin Covid-19’a karşı biyolojik silah ve “küreselleşmecilerin” işi olduğu iddiaları da dikkat çekti. Bu noktada otoriter, sağ popülist liderlerin söylemleriyle seçmen kitlelerinin söylemlerinde sıkı bir örtüşmenin yaşandığını ve bunun da komplo teorilerinin etkisini artırdığını ve yaygınlaştırdığını söylemek mümkün. Bunun ABD’deki en çarpıcı yansıması Trump destekçisi QAnon grubunun yükselmesi oldu. Bu grup sosyal medya ve diğer mecralardan yaydığı haberlerle Trump’ın derin devlete karşı mücadele verdiğini, ABD’deki Demokrat Parti’nin satanist ve pedofiller tarafından kontrol edildiğini, bunun aslında uluslararası bir şebeke olduğunu iddia ediyordu. Hedefinde Obama ve Hillary Clinton gibi isimlerin bulunduğu bu hareketin bazı sempatizanlarının Ocak 2021’deki Kongre baskınında yer aldığı biliniyor.

Bütün kamuoyu yoklamaları dünyanın her yerinde Covid-19 sonrasında komplo teorilerine inananların sayısında bir artış saptıyorlar. Bütün dünyayı saran bir salgınla baş edilememesinin yarattığı bir şaşkınlık, bilimin virüsün ortaya çıkışını ve yayılmasını açıklamakta zorlanması, yayılmasını önlemekte yetersiz kalması komplo teorilerine yeni bir ivme kazandırdı.

2019 sonunda salgın Çin’in 11 milyon nüfuslu Wuhan şehrinde görüldüğünde ilk akla gelen ve medyaya sızdırılan bilgi, bunun orada yapılan dünya askeri olimpiyatları sırasında ABD’li askerler tarafından getirildiği ve amacın bir salgın yoluyla Çin’in ekonomik yükselişini durdurmak olduğuydu. Fakat salgın, Trump yönetiminin küçümsemesi ve gerekli önlemleri almamasıyla bu kez ABD’de çok daha hızlı yayılıp, dünyadaki en yüksek insan kaybına ulaşınca, komplo teorisini terse çevirmek ve virüsün Wuhan’daki virüs laboratuarında bilinçli bir şekilde biyolojik bir silah olarak geliştirildiği (Trump buna ısrarla Çin virüsü dedi) ya da geliştirilme aşamasında kazayla dışarıya taşındığını iddia etmek gerekti.

Küresel olarak sağcılar, ırkçılar tıpkı küresel ısınmaya, iklim krizine inanmadıkları gibi, Covid-19 diye bir hastalığın olmadığına, maskenin zararlı olduğuna inandılar. ABD’de “Unmasking America” adı altında toplanan maske karşıtları, Almanya’da “Querdenker” denen ve Covid-19 kısıtlamalarına karşı çıkan gruplar bunlar arasında yer alıyor.

Covid-19 salgını hakkında başlıca dört komplo teorisinden bahsetmek mümkün. İlki, tabii ki Bill Gates’in önce salgını çıkarıp, tüm yerküreyi aşılayarak insanlara birer nano-çip yerleştireceği ve böylelikle onları hem takip hem de kontrol edeceği iddiası. İkincisi, daha önce değindiğim biyolojik silah ki hâlâ kimin kime karşı kullandığı belli değil. Üçüncüsü ise küreselciler denen, tam olarak kimlerden oluştuğu belli olmayan bir ulus-üstü grubun komplosu. Bill Gates burada yer alabilir de, almayabilir de. Sonuçta, komplo teorilerinin en keyifli kısmı bunun gibi son derece rahat ve esnek olması. Bu küreselleşmeciler tek bir dünya devletine geçilmesini istediklerini, bunun dijital bir dünya olacağını, tek bir djital para olacağını, herşeyin evden yapılacağını, salgın ile küresel toplumların buna hazırlandığını ileri sürüyorlar. Dördüncüsü, daha apokaliptik bir komplo, o da dünyadaki nüfusun fazla olduğu ve bütün bunların en sonunda dünya nüfusunu azaltmak amacıyla yapıldığı.

Bunlar arasında Bill Gates merkezli komplo teorileri daha çok dikkat çekiyor. Microsoft’un kurucusu olan Bill Gates’in 1990’ların sonundan itibaren sağlık sektörüne girdiği, pandemi ve aşı konularında aktif çalıştığı biliniyor. Sahip olduğu ekonomik ve teknolojik gücün, Gates’in komplo teorilerinin odağına yerleştirilmesini kolaylaştırdığı aşikâr. Bu konudaki iddialar, komplo teorileri açısından bile hayal gücünün sınırlarını zorlayabildi. Örneğin içlerinde Trump’in dış ticaret danışmanı Peter Navarro’nun da olduğu bir grup, virüsü, ABD’de salgınla mücadelenin başını çeken Dr. Fauci’nin Wuhan’daki virüs laboratuarında geliştirdiğini iddia etti. Bazıları bu süreci Bill Gates’in finanse ettiğini, Fauci’nin virüsün “babası” olduğunu iddia etmeye kadar gittiler. Bu kadarına Trump’ın bile katılmadığını söyleyelim.

Bu komplo teorilerinin en büyük zararı, Batı merkezli dünya sağlık endüstrisinin bu süreçteki rolünü, küresel hegemonyasını, ilaç ve aşı üzerinde kurduğu dominansı, küresel sağlık sisteminin eşitsiz, dengesiz yapısını tartışmanın önüne geçmesi.

Bu noktada Bill Gates’in sağlık sektörüne milyarlarca dolar yatırım yaptığı, başta Afrika’da olmak üzere 20 yıldır salgın hastalıklar ve aşı konuları üzerine DSÖ dâhil uluslararası örgütler ve özel sağlık şirketleriyle temas, işbirliği ve ortaklık içinde olduğu biliniyor. Hatta Gates’in dünya sağlık sistemini yönettiğine dair iddialar da var. Açık kaynaklar eşiyle kurduğu Bill-Melinda Gates Vakfı’nın Covid-19 ile ilgili araştırma teşhis ve tedavi amaçlı 1.75 milyar dolar kaynak sağladığını yazıyor. Ama burada Gates’in Çin dâhil dünyadaki bütün aşı şirketlerine kendi ürettiği çipleri yerleştirmesi gibi bir tuhaflığı tartışmak yerine, örneğin Covid-19 aşısı üzerinde, çevre ülkelerde de üretilebilmesine imkân sağlayacak fikri mülkiyet haklarının kaldırılmasın gösterdiği itirazı tartışmak daha önemliydi. Bu konudaki ciddi analizler Gates’in neredeyse bir “aşı kolonyalizmi” oluşturduğunu, elindeki mali imkânlarla küresel aşı dağılımı konusunda söz sahibi olduğunu gösteriyor.

Komplo teorilerini günümüzde ortadan kaldırmaya imkân yok. Hatta, bir süre sonra yaşadığımız dünyaya dair gerçekliği daha da bulanıklaştırarak, dikkatleri somut, sağlam, sınıfsal güç ilişkilerinden alıp, görünmeyen, anlaşılamayan, neredeyse insanüstü varlıklara, gruplara, oluşumlara kaydırarak sistemik sorunların üstünü örten ve en sonunda küresel eşitsizliğin kendisini yeniden üretmesine katkı sağlayan bir sürece dönüşüyor. Komplo teorileri insanı özgürleştiren değil, sağlıklı sayılabilecek kuşkuculuğu farklı bir yöne saptırarak, kendi ürettiği bilginin kölesi haline getirebiliyor, bireyleri bir bilişsel hapishaneye hapsedebiliyor. Bir kez bir komplo teorisi olağan bir bilgiye dönüştüğünde, diğer bilgi alanları kapanıyor, hayatla ilişki bir hayal gücünün uzantısına dönüşüyor.