Cumhurbaşkanlığı danışmanlarından Mustafa İsen’in 2012’de Zaman gazetesine verdiği bir röportajda kullandığı “muhafazakâr kültür” kavramının içeriğini, yine aynı gazetede formülleştiren İskender Pala’nın Manifestosu[1], İstanbul Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı Şehir Tiyatroları’ndaki birkaç oyunun iktidara yakın gazetelerin yazarları tarafından eleştirilmesiyle zamandaştı. Devletin en üst katından başlatılan, basında derinleştirilen tartışmanın yakın sonucu Orhan Alkaya’nın yönettiği Rosenbergler Ölmemeli oyununun sahneden kaldırılması[2] olmuştu. Çok geçmeden bu tartışmanın aslında İstanbul Şehir Tiyatroları ile devlet sanat kurumlarını yeniden yapılandırmak, sanatı piyasalaştırmak, repertuar seçiminin ilkeleriyle seçici kurullarını bürokratik aygıtla paralel bir işleyişi rayına sokmak için açıldığı da anlaşıldı. İstanbul Şehir Tiyatroları oyuncularının direnişine ve halktan aldıkları desteğe rağmen kamusal sanat kurumlarındaki operasyon sürdürüldü; bu kurumlarda istihdam edilen sanatçılar asalak olmakla, elitlikle, halkın ve devletin parasını çalışmadan tüketmekle suçlandı.

Bir kesim ise ‘Muhafazakâr Sanat’ kavramının bir oksimoron olduğunu söylüyor ve eşyanın tabiatı gereği böyle bir sanatın olamayacağını, sanatın her zaman ilerici ve muhalif bir öze, biçime sahip olduğunu kanıtlamaya çalışıyordu. Bu sinik kavramsal savunmanın, durumu değiştirecek gücü yoktu. Şimdi yeniden ve yeni bir başlıkla körüklenen, Cumhuriyetten de eski bir tartışmayı bitirecek bir yanıt olduğu da söylenemez.

Bu bakımdan ‘Muhafazakâr Sanat’ kavramının kızıştırdığı tartışmalara gömülerek bir süre sonra geri çekilmesi sonra da unutulması, muhafazakâr sanatın olamayacağı iddialarının haklılığına herkes ikna olduğu için değildi. İktidar partisinin o zamanki ittifaklarının söylemine denk düşen bir kavram sonraki süreçte başka bir vurgu ve başlıkla gündeme gelecekti.

Böylece kamu sanat kurumlarının dönüşümünü teorik ve politik olarak gerekçelendiren ve iktidarın o konjonktürdeki ihtiyacının çözülmesini kolaylaştıran muhafazakâr sanat, 2015 seçimleri sırasında kullanılan “yerli milli milletvekilleri seçin” cümlesinde geçen ve ekonomiye, sanata, paraya, otomobil ve uçağa, ayran gibi içeceklere de iliştirilmeye müsait  sıfata yerini bıraktı. Sınırlı bir konjonktürden ziyade daha yapısal bir yönelimi ifade etmek için, birbirinden farklı alanlarda da kullanılabilen yerli-milli gibi bir kavram yeterince esnekti. İktidar yapımı her şeyi niteleyerek bir marka tınısı veriyordu. Yerli-milli bir ekonomiden olduğu gibi yerli-milli bir kültürden söz ediliyor, yerli milli bir kültür yaratılacağı ilan ediliyordu.

Cumhurbaşkanı Mayıs 2017’de şöyle diyecekti:

Biz 14 yıldır iktidardayız ama hâlâ sosyal ve kültürel iktidarımız konusunda sıkıntılarımız var. İmam Hatiplere olan ilginin artması, tüm okullarda Kur’anı-ı Kerim, Siyeri Nebi gibi derslerin okutulması güzel gelişmeler. Ama bizim hayalimiz olan nesillerin yetiştirilmesi konusunda hâlâ pek çok eksiğimiz bulunuyor. Artık biz 80 milyon insana ulaşmayı hedefleyen bir hareketiz. Dilimizden tarihimize kadar birçok alanda ecdadımıza ve kültürümüze duyulan husumetin ürünü bir yaklaşımla hazırlanmış olan müfredatlar daha yeni yeni değişiyor. Medyadan sinemaya, bilim teknolojiden hukuka kadar hâlâ en etkin yerlerde ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişilerin, ekiplerin, hiziplerin bulunduğunu biliyorum.

Hayaldeki nesillerin yetiştirilmesi ile ilgili vurgunun geçtiği konuşma, çocuk istismarı deyince akla ilk gelen kurumlardan biri olan Ensar Vakfı’nın genel kurulunda yapılmıştı. Ve her zamanki gibi, bir ulvi hedefin gerçekleşmesini sekteye uğratan birtakım iç güçler hedefe konulmuştu. 4 + 4 +4 eğitim programı açıklanırken de Asım Nesli ile Tevfik Fikret’in oğlu Haluk’un karşı karşıya konulduğu “Biz Haluk gibileri değil Asım’ın neslini yetiştirmek istiyoruz” (mealen) hitabında olduğu gibi, yine eski bir fay hattı kımıldamış; Batılı-laik eğilimle muhafazakâr-dindar temayülün çatışmasından beslenen geleneksel kültürel şizofreni bir kez daha, çatışma eksenini belirlemek ve eğitim sistemini alt üst eden bir pratiği genişçe bir nüfus nezdinde kabul edilebilir kılabilmek adına görünürleştirilmişti. 4 + 4 +4, aslında eğitim sisteminde bir yandan özelleştirmelerle devam eden bir yandan imam hatipler gibi ideolojik tedrisata alan açan bozuşturmanın formülüydü. Çocukların bir kısmının tarikatlara veya imam hatiplere yönlendirilmesi, bir kısmının da pahalı özel okullara transfer olmasıyla iyice belirginleşen derin sınıfsal ayrışmanın üstünün idealler, kavramlar ve cenk çağrılarıyla örtülmesi; eğitim olanaklarından yoksunlaştırılmış kesimlerdeki mağduriyet hissini yaratan esas kaynağın tanınmaz hale getirilmesi için her zamanki gibi, geleneksel ve dinsel kültürel kodların elverişli bir biçimde harmanlanmasıyla harekete geçirilen çağrışım yönetme sanatı icra ediliyordu.

Neoliberalizm ile muhafazakârlığın terkibini, kayda değer bir kitle desteğini de sağlayarak başarılı bir biçimde gerçekleştiren 17 yıllık iktidarın sırrı, bu çağrışımları yönetme becerisindeydi. Dini sofuluğun, milliyetçi hezeyanın, dış ve iç düşmana karşı gardın, partiye oy veren yoksulların sahip olamadığı yaşam standardının başkalarının yaşam tarzını  aşağılama yoluyla bir erdem haline getirilmesi söylemin öğeleri arasındaydı. Fakat “ülkesine ve milletine yabancı zihniyetteki kişiler, ekipler ve hizipler” türünden genel geçer bir kötülük tarifinin her zaman o kadar soyut kalmaması gerektiğinde Fazıl Say, Metin Akpınar, Müjdat Gezen, Deniz Çakır, Rutkay Aziz gibi sanatçılara, ana muhalefet partisinin kadrolarına, akademisyenlere, gazetecilere kadar bilumum “uygunsuzların” ismi müstemleke aydınları, elitler, asalaklar, müsveddeler ve hatta teröristler olarak işaretlendi.

ESKİ BİR TARTIŞMA

Sami Paşazade Sezai’nin Sergüzeşt’inden beri kültürel dikotomi çözülememiş bir sorun olarak edebiyatın gözde konularından biridir. Yakup Kadri’nin İstanbul ve Anadolu arasındaki kültürel ve zihniyet farklılıklarını işlediği Yaban’ı, Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’si, Reşat Nuri Güntekin’in Çalıkuşu çelişik bir bir arada varoluşu çarpıcı biçimde ortaya koyarlar. ‘Kemalist Kadro Hareketi’ bürokrasisi içinde yer alan Yakup Kadri’nin Yaban’ındaki kahramanın Anadolu izlenimlerinden çıkan karamsarlık ile Peyami Safa’nın Fatih Harbiye’sindeki melankoli, farklı gidiş yollarına rağmen birbirine benzer bir hissiyat taşır. Aradan bunca zaman geçmişken simgesel yerinde olduğu gibi duran ve benzerleri Anadolu’da çoğalan Fatih ile artık Cumhurbaşkanı’nın Cihangir, Beşiktaş, Kadıköy, İzmir, Çankaya vb. olarak telaffuz ettiği, zamane semtlere yayılarak çoklaşmış Harbiye’ler hâlâ çelişkinin iki ucunu oluşturur; modernlik ile muhafazakârlığın, Batı’ya ait olanla Doğu’lunun, çağdaşlıkla gelenekselciliğin çatışma alanı, bu mekânların simgelediği değerlerin üzerine ve aracılığıyla kurulur.

Hem mekânlara adreslenmiş hem bir uhde gibi görünen iki aidiyet biçimi, iki kimlik Tanzimat’tan bu yana genel ve soyut, kavramsal bir tartışmanın içinden doğmuştur ama somut bir karşılığı da vardır. Osmanlı’nın ardından yeni bir nizam kurulurken, organik sürekliliği bozan kapitalizme eklemlenme sürecinde doğan bir sorundur bu. Yerli ve yabancı, Batı ve Doğu olarak kodlanan iki farklı coğrafyaya ait değerlerin nasıl içselleştirileceği veya bunlardan nasıl korunulacağı gibi iki başlık altına yerleşen endişe, artık ulus denen nesnel varlığın hangi ideolojik kriterlerle donatılacağına dair beklentilerle ilgilidir.

Ziya Gökalp 1918’de şöyle yazar: “Avrupa medeniyetine girmek, milletimiz için yükselişin şartıdır. Avrupa’dan bilim ve teknolojiyi almakla biz büyük ilerlemeler elde edeceğiz. Bundan başka Avrupa medeniyeti eşsiz güzellikler ve ahlaki zevkler yönünden de üzerimizde olumlu etkiler yapacaktır. Fakat bu etkiler bize Acem’den gelen felsefi, ahlaki, estetikle ilgili zevkleri yıktığı sürece faydalıdır. Yıktığı zevkin yerine kendisi geçmeye kalktığı anda bu iki medeniyetin zevki de zararlı olur. Bu milletin güzellikle, ahlak ve felsefe ile ilgili zevkleri kendine özgüdür. Dışarıdan yalnız ifade ve anlamlar, metotlar teknikler alınabilir. Duygular heyecanlar ve zevkler harsın unsurları olduğu için tamamıyla millidir.[3]

Batı’dan alınan teknikle buluşturulacak yerli kültürle ortaya çıkacak bir milli kültürün ne olduğu konusunda, bu konular üzerine sonradan yazanlar arasında da bir anlaşma yoktu.  Otantikliğin tanımı, geleneğin katkısı, dinin rolü gibi noktalardaki ayırıcı nüanslar yüzünden ortak bir fikir oluşamadı. Taze kapitalistleşmiş Türkiye’de milli kültür inşa edilirken, Batı’nın tekniğiyle birlikte gelen düşünme ve duyuş biçimlerinin, alışılmış skolastiği tehdit eden Aydınlanma rasyonalitesinin yerine ne konulacağı konusunda bir uzlaşmadan söz edilemez. Kemalist kurucular için çağdaş medeniyet ulaşılması gereken bir hedef olduğundan kapitalist entegrasyonu iktisadi, sosyal ve kültürel bakımdan bir çırpıda tamamlanmalıydı.

Tekniğin ancak içinde anlam ifade ettiği sınıf ilişkileri eski inanış biçimlerini tehdit ederken  bireyselleşme teb’a zihniyetini dönüştürürken kaybolmak üzere olan “hars”ın nasıl korunacağına, geçmiş ile şimdi arasındaki sürekliliğin nasıl sağlanacağına dair muhafazakâr öneriler üretim sürecindeki örgütlenme biçimi ve piyasa ilişkileri tarafından sıklıkla geçersizleştirildi; egemen bir kültür sorunu haline gelemedi.

Ahmet Hamdi Tanpınar da 1950’lerden baktığında Tanzimat’tan bu yana devamlılık ve bütünlük fikrinin kaybolduğunu görür. “Biz Şark’a ve Garb’a ancak birbirinden ayrı iki kaynağımız gibi bakabiliriz. Her ikisi de bizde ve geniş bir şekilde vardır. Yani realitemiz içindedirler. Fakat onların mevcudiyeti kendi başlarına bir değer olamaz ve sadece böyle olması bizi, kendi hayatımızda, kendimiz için, kendimize mahsus bir hayatı, geniş ve şümûllü bir terkibi yaratmaya davet eder. Garp medeniyetinin büyük meziyeti de bir realitenin mahsulü olmasında ve inkişafını onunla beraber yapmasındadır. Bizim için asıl olan miras ne mazidedir ve de Garp’tadır. Umumi hayatımızda herhangi kökten bir ameliyeyi yapabilmek için gelen şartlardan adeta mahrum gibiyiz. Bizi değiştirecek şeylere karşı ne bir mukavemet gösterebiliyoruz, ne de ona tamamıyla teslim olabiliyoruz. Sanki varlık ve tarih cevherimizi

Kaybetmişiz; bir kıymet buhranı içindeyiz.[4]

Kapitalizmle birlikte doğan kurallar ve ilkelerin her şeyin sistemin işleyişine göre düzenlenmesine yardımcı olduğu koşullarda teknik ve kültür arasındaki sentez çabasının organik bir bütünlük sağlamaktaki başarısızlığı, bu çabanın terk edildiği anlamına gelmez.

70’li yılların ikinci yarısında İslamcı yazar İsmet Özel de böyle düşünmektedir. Batı’nın tekniğinin belirli bir rasyonaliteyle birlikte ortaya çıktığını, Müslümanların hem o müesseseleri reddedip hem de o müesseselerin ürünü olan tekniği ve bilimi kendi hayatlarına adapte edemeyeceklerini ileri sürer. Batı’nın inancı, tekniği ve bilimi bir bütün olduğuna göre Müslümanların kendi İslam’a has kalitelerini geliştirmesi gerekir. Talebi, Müslümanca bir hayat tarzının uzantısı olan bir teknolojinin yaratılmasıdır.[5]

Böylece “teknik ve kültür” diye karikatürleştireceğimiz bu kritik tartışmanın tıkandığı noktada, Müslüman teknik iddiasıyla yeniden başa dönülmüş olur.

Batı’nın tekniğini alalım ama kültürünü almayalım, teknik ve kültür arasındaki uyumu mazi ile ati arasındaki kendiliğinden gelişen süreklilik ilişkisine bırakalım, Batı’nın hem tekniğini hem kültürünü alalım veya kültürünü almıyorsak tekniğini de almayalım gibi tezleri ileri sürenler, milli kültürü Batı ve Doğu’nun eksen alındığı bir bağlamda tanımlamaya çalışırlarken şimdi tekniğin kendisi de sorgulanabiliyordu.

Bu tartışmaların gelişmesinde sınıfsal katmanlara ayrışmış bir toplumu bütünleyici bir ulusal kimlik altına alarak disipline etme sorununa Cumhuriyet’in kurucu kadrolarının verdiği yanıt da rol oynamıştır. Yıktığı sistemden arta kalan organik kalıntıları tepeden inme yöntemlerle tasfiye eden kuruluş elitlerinin, kapitalizme entegrasyonu hızlandırma amacıyla paralel gelişen kültürel iddialarına yönelik reaksiyon, nesnel gelişmeyi tarif etmekte zorlanan kesimlerin kültürel itirazlarından oluşuyordu. Zaman ilerledikçe, yerel değerlerin öne çıkarılması ile ilgili taleplerin karşılık bulamaması önce bir hayal kırıklığına sonra melankoliye dönüştü; ancak tartışma bir dip akıntısı olarak hep devam etti.

Yeniden günümüze döndüğümüzde göreceğimiz, muhafazakâr-İslamcı bir partinin iktidarda olduğu 17 yıl boyunca kasıtlı olarak teşvik edilen kültürel yarılmanın unsurlarına ait kıymetlendirme ölçüsünün tersine döndüğüdür. “Dilimizden tarihimize birçok alanda ecdadımıza ve kültürümüze duyulan husumet’in kaynağı eski iktidar yapılarının medyadan sinemaya bilim teknolojiden hukuka kadar” her şeyde hegemonya kurmuş “yabancı zihniyet”ine açılan savaş sırasında, şimdi yıkılmak istenenin yerine konulacak olan normlar ve avadanlıklar hakkında sarih bir tanım getirilemese de iktidar pratiğinin toplamından bir sonuç çıkarmak zor değil.

‘Yerli ve milli kültür’ün tanımındaki boşluk gelenekle tarihin, töreyle modern alışkanlıkların, toplumsal cinsiyetin yeniden yapılandırma biçimiyle milli içeceklerin tuhaf ve eklektik bir biçimde bir arada bulunmasından kaynaklanmaz. Bunların iktidar politikalarının konjonktürel salınımlarına bağlı olarak değişkenlik göstermesinden de kaynaklanır. Yer sofrasının kutsandığı bir gelenekle “itibardan tasarruf edilmeyen” saray ziyafetlerinin tutarsızlığını telafi eden söylem, yer sofrasında yiyenlerle itibarlılar arasında duygudaşlık kurmaya ayarlı ortak hedeflerin oluşturulmasını sağlayabilir. Türban, modern ama geleneksel mobilyalarla döşenmiş site evlerinde yaşayan varsıllarla gecekondulu yoksullar arasındaki farkı sadece dini bir simge olarak değil kapanma ve mahremiyete atfedilen ortak değerin aynılaşmasıyla kapatma iddiasındadır.

Bu bakımdan ‘yerli ve milli kültür’ lafzı, muhafazakâr nüfus arasındaki sınıf ayrımlarının görünmezleşeceği bir toplumsal birliğin yapılandırılmış bir ortak duyguyla ikâme edildiği anlamına gelir. Kemalizm’in sınıfsız imtiyazsız bir kitle yaratma uhdesinin neoliberal-muhafazakâr bir zeminde tersine çevrilerek yeniden üretimi gibidir. Son tahlilde mümkün olduğu kadar toplumsal ilişkilerin iktidarın ihtiyaçlarına göre kurulması demektir.

AKP yöneticileri ve sözcüleri siyasal düzenlemeleri, iktisadi kararları, iç ve dış operasyonları hep nüfusun büyük çoğunluğunu oluşturduğunu düşündükleri belirli bir toplumsal kesimin dini ve kültürel değerlerini işleyerek meşrulaştırmaya çalıştılar. Bu değerlerin ve ortak kimliğin diğerleri tarafından tehdit altında olduğunu işlediler. Sonuçta bunların bir çıkar değil hep bir kimlik ve değerler savaşı olarak görünmesi için uğraştılar. Bu değerleri kitleler adına temsil ettiğini iddia eden siyasi merkezin, on yıllardır süren bir boşluğu doldurduğunu söyleyerek, seslenilen nüfusun iktidarın paydaşı, seçkin bir çoğunluk olduğu izlenimi de verdiler. Bu süreç tehditler baki kaldığı sürece bitmeyecekti.

Bu durumu Cumhurbaşkanı şöyle ifade eder:  “Medya üniversite iş dünyası gibi toplum üzerinde etkisi olan yerlerde yerli ve milli anlayışı çok güçlü bir şekilde yerleştirmeliyiz. Hangi görünüm, hangi iddia hangi kisve altında olursa olsun kendini devletin ve milletin üstünde gören hiçbir anlayışın buralarda hakim olmasına izin vermemeliyiz. Bu bizim olmazsa olmazımızdır.” Devletin icazet vermediği biçimde düşünen insanların ‘yerli ve milli’ olmadığını ima eden bu konuşmanın, devletin güvenlik kurumlarına eleman yetiştiren polis akademisinin mezuniyet töreninde yapılması da manidardır. Dolayısıyla “umudunu (ona) bağlamış yüz milyonlarca mazlumun sorumluluğunu taşıyan” ve “80 milyon insana ulaşmayı hedefleyen” bir hareketin kendisini devletle özdeşleştirdiği bir yerde, milli kültürden beklenen de bu hareketin güvenlik ve beka sorunlarına cevap verebilmesidir.

İBB Başkanı Mevlüt Uysal 2018-2019 Kültür Sanat Sezonu Açılış Töreni’nde ‘yerli ve milli’ kültür kavramını yollar, köprüler ile birlikte anar. O halde iktidar elitlerinin zihnindeki ‘yerli ve milli’ kültür, bu iktidarın pratiğiyle alakasız soyut bir ideal değildir. Yap- İşlet- Devret kalkınma yöntemiyle kentsel yağmaya yol ve yandaşlarına sayısız rant alanları açan ve şimdi bir krizle yüz yüze olan iktidar bloğunun iç ve dış politikadaki tökezlemelerini ‘mağdurların’ dikkatini çelerek görünmezleştirmeye hizmet eden bir algılama biçimidir bu. Bu milli algılama biçimini durmaksızın salgılayan, tarihin ve geleneğin güncel ihtiyaca göre tersine büküldüğü, en geri ananelerin estetik materyal halinde yeniden üretildiği filmler, diziler, sergiler, sohbet toplantılarından oluşan bir kültür meydanı siyasetin gölgesinde toplanır.

Bu meydanda, Sünni-erkek ve Türk olduğu için ayrıcalıklandırılmış yurttaşların bunun dışındaki kesimlere sürekli gard aldığı, sadece bu kimlikleri yüzünden yedi düvele karşı savaşacak biçimde donatıldıkları iddia edilen, daima ajite halde muhayyel bir Asım profili benzerleriyle buluşur.

Ne var ki 17 yıllık iktidardan sonra bir başarısızlık ilanı verilmiştir. Kuralsız kaidesiz ve hukuksuz hareket eden, müzakereyi politik alandan uzaklaştıran bir yönetme zihniyetinin başarısızlık ilanı iki anlama gelir. Birincisi 80 milyonu kendisine bağlamak gibi hayali bir hedef için sıkı bir kuşatmaya meyilli olduğuna, diğeri de buna şimdiye dek ikna olmuşların yüzdesindeki azalmaya.

Her iki durumda da, iktidarın, siyasetini meşrulaştırıcı ve gerekçelendirici kadrolara ihtiyacı, güvenlik prensiplerini hayata geçirecek kadrolara duyduğu ihtiyaçtan az değildir. Polis mezuniyet töreninde yapılan konuşmanın simgesel anlamı da budur.

ENTELEKTÜEL SEFERBERLİK

Gramsci’nin kavramlarını kullanmak gerekirse iktidarın kendi organik ve geleneksel aydınları üzerindeki politik tasarrufu çok biçimlidir. Tek seslileştirilmiş basın ve medyanın kanaat önderlerini yaratma, sansür, devlet destekli yayınevlerinden çıkan yapıtlar ve dergiler, akademide hızlandırılmış kümelenme, dizi ve sinema sektöründe Kültür Bakanlığı fonlarının ürünlere koyulan kıstaslarla uyumlu yeni sanat elitine dağıtımı, trafik polisi gibi işleyen sansürcü RTÜK kurumu, Devlet Tiyatroları’ndaki repertuar zorlamaları, teşvikler, iltimaslar, maddi bakımdan güçlendirmeler sayesinde yönetici blok etrafında hatırı sayılır bir organik entelektüelin oluşması sağlandı. Bu homojen bir kümelenme olmasa da, kopanın yerine yenisinin geldiği ve böylece iktidarın konjonktürel ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir ortalamanın istikrarlı kılındığı, sürekli mühendislik çalışmasının sonucuydu.

Öte yandan tarikat kadroları, ilahiyat fakülteleri, adına ulema denilen kendinden menkul bilirkişiler bu enjeksiyon sürecinin unsurları haline getirilerek geleneksel aydın kategorisinden ‘işe’ alındılar. İlk ve orta öğretime değerler başlığıyla giren müfredat programının öğreticileri ve eğiticileri de oldular.

Bu ortamda üretilen fikirlerin yurttaşlarla temas etme alanlarını oluşturmak için yapılan yatırımlar da az değildir. Birçok yerde kültür merkezleri, kütüphaneler, şimdi millet bahçeleri, yerel parti örgütleri tarafından düzenlenen oturumlar, söyleşiler, turistik ve tarihi geziler, ‘hanımlara’ ve çocuklara mahsus etkinlikler, Ramazan eğlenceleri, kurtuluş şenlikleri, çeşitli yıldönümleri ve kutlu doğum haftalarında gerçekleşen ritüeller sayesinde ‘yerli ve milli’ kültür giysisinin toplumsal bedenle uyumlulaştırılması amaçlanmıştır ve bunun için bir hayli bütçe ayrılmıştır.

80 milyonu kazanma hedefi iktidarın sadece kendi organik ve geleneksel entelektüellerini aktive etmesiyle tutturulamayacaktır. Bu bakımdan liberal ve eski solcu entelektüeller üzerinde bir devşirme harekâtı da gündeme gelir. 2010 referandumuna ve hatta bundan bir süre sonrasına dek, bir sessiz devrimin mucidi olarak gördükleri partinin seferber ettiği kitlelerde demokratik bir potansiyel olduğunu vehmeden liberal entelektüeller bu devşirme siyasetinin ilk hedefiydi. Bu konjonktürel buluşma uzun sürmedi ve daha sonra teker teker saflara katılan sanatçılar, futbolcular, basın mensuplarından oluşan, ehilleşmeye yatkın ‘yabancı’ unsurların organik bünyede yer alması, bunların tezahüratlarının desibeli liberallerinkine ulaşamasa da iktidar portföyü ile repertuarını zengin göstermeye yaramıştır.

Bir süredir yandaş bir gazetede (Günaydın eki) yayınlanan söyleşilerde çanak sorularla kurulmuş bir ökseye yakalanan solcu sanatçıların verdikleri ‘amasız’ yanıtların oluşturduğu entelektüel cümlenin, bütün bu geçici veya konjonktürel, kişisel inisiyatifle bağlanlanmaların ortaya çıkardığı resimden daha etkili sonuçlar verdiğini not düşmekte yarar var. Çünkü solcu entelektüel birikim; iktidara yakın duran entelektüellere açılan yeni imtiyaz alanları karşısında zor yoluyla, mensupları aşağılanarak kıymetsizleştirilmeye çalışılırken eski solcu sanatçıların devşirme siyasetine gayet naif bir biçimde uyum sağlıyor görünmesi onların bağımsız varlığını tehlikeye düşürmüş, yerli-milli kültür söyleminin parlatılmasına yaramıştır.

Kendi dışındaki ‘yabancı’ kesimlerden; sol’dan veya şimdiye kadar politik bir aidiyetle anılmamış olanlardan aldığı dolaylı ya da dolaysız desteğe, bazen birlikte resim vermeye iktidarın duyduğu ihtiyaç pek çok biçimde karşılanmış sayılır. Cumhurbaşkanı’nın Fazıl Say’ın konserine gitmesi de bunlardan biridir.

Kültür ve sanat şimdiye kadar gelmiş geçmiş bütün hükümetler için merkezi bir önemde olmuştur ve Cumhuriyet tarihi sanatçıların, yazarların cezaevi, sansür, kimi zaman işkence tezgâhıyla terbiye edilmeye çalışıldığı fakat örneğin Menderes’in Necip Fazıl’ın Büyük Doğu isimli yayınına örtülü ödenek tahsis etmesinde olduğu gibi yandaş kesimlere yönelik kayırmacı politikaların da hayata geçirildiği bir öyküye de sahiptir. Son tahlilde iktidarların hepsi uysal ve uyumlu bir sanatçı-entelektüel profili istemiştir. Ancak bu durum hiçbir dönemde şimdi olduğu gibi bir proje konusu olmamıştır.

Bütün devlet yetkilerinin merkezileştiği bir tek adam yönetiminin inşasının başladığı temmuz seçimlerinin ardından, Cumhurbaşkanı tarafından atanan ve ona bağlı Cumhurbaşkanlığı Kültür Kurulu, bu proje çalışmasının iki önemli özelliği olduğuna işaret eder. Biri, bütün bu süreçteki merkezileştirme girişimlerinin özünü temsil eden teknokratlaşmanın kültür sanat kurulunda da tekrar edilmesi, diğeri de iktidarın kendi etrafındakilerle arasında olmasına özen gösterdiği paydaşlık ilişkisinin bu organın bileşiminde de sırıtmasıdır.

Kurulda yer alanlardan Hülya Koçyiğit[6] ile Alev Alatlı[7] damatlarına sağlanan olanaklarla (biri ucuza ihale almak diğeri de TTNET Genel Müdürlüğüne atanarak), bir zamanlar “Dünyanın burjuvazi geleneği yerleşmiş iki ülkesi hariç ödenekli tiyatro kalmamıştır. Türkiye’de hâlâ devletten maaş alarak sanat icra eden veya adı bankamatik sanatçısına çıkmış insanlar var[8] demiş olan ve ödenekli tiyatroların kapatılmasını isteyen İskender Pala ise İstanbul Şehir Tiyatroları’ndan 3 oyun için 3 milyon TL talep eden şirketin ortaklarından[9] olmasıyla gündeme gelmiştir. Daha önce Novartis Pharma, TÜSİAD, Türk Reklam Ajansları Derneği ve Memorial Sağlık Grubu’nda çalışmış olan Fecir Alptekin basın ve dağıtım tekeli Turkuvaz’ın Kurumsal İletişim Direktörüdür.[10]

Orhan Gencebay, bünyesinde yer aldığı MESAM’a kayyum atanmasına ne dediği sorulduğunda “ben bilmem devletim bilir” diyen bir sanatçıdır. Havva Hümeyra Şahin’in de ‘aile’yle bağları öne çıkar.

Kurul üyelerinin içinde yetenekleri ve liyakatları tartışma dışı olsa bile, bir araya getirilen isimlerin ortak duyuş, algı ve birikimi paylaştıklarını, kültür ve sanat üzerine sistemli bir fikirleri olduğu söylenemez. Bunun gösterdiği de, Kültür Sanat Kurulu’na atanma ölçütünün sadakat ve maddi imkânların belirlediği bir ilişkisellik olduğudur. Ölçü, kültür ve sanat insanlarının önüne çıkarılan ayartıcı modelde maddiyatın ve itaatin önemli bir rol oynadığını gösterir.

Yerli ve milli kültürün emanet edildiği kurul, yüz yıl boyunca teknik ve yerli kültür arasındaki gerilimi çözmeye çalışan muhafazakâr entelektüellerin çabasının beyhudeliğinin ilanıdır aslında. Bu sonun somut iktisadi karşılığı da yüzde 49 hisseli yabancı tekellerle ortaklıklar biçiminde sürdürülen “Yap İşlet-Borçlan’ biçimindeki kalkınma modelidir.

Halka büyük bir başarı olarak gösterilen ama aslında ülkenin maddi varlığının ipotek edilmesi anlamına gelen köprüler, yollar, havaalanları yabancı bir teknik ve ‘yerli milli’ olmayan bir parayla yapılmıştır. Yerli otomobil bir hayal, yerli savunma sanayi iddiası S-400 ve Patriot pazarlıklarına dayanmıştır. Halkın ortak kullanım alanları ihalelere açılarak arsalaşmış, tarım çökertildiği için yerli yer sofralarındaki her şey ithal hale gelmiştir.

Bu gelişmelere rağmen hâlâ bir ‘yerli ve milli’ kültürden bahsedilebilmesi bir şeyi daha açık hale getirir. Eski göreneklerin canlandırılması, yeni bir yazımla tarihin araçsallaştırılması, eklektik dini söylemlerin sıralanması, otantik Türklüğün yüceltilmesi, Osmanlı ve Selçuklu güzellemesi ile gelişigüzel doldurulan karmakarışık bir ‘yerli milli’ kültür tarifi, kültürel unsurlardaki seçici canlandırmanın operasyonel olabileceğini, unsurların zaman içindeki dayanıklılığının da onları ortaya çıkaran tarihsel zeminler ortadan kaybolsa da yeniden tedavüle sokulabilecek kadar köksüz yaşayabileceğini gösterir. Bu zamanın ve kültürel unsurların kültür cümlesi her türlü teknikle birlikte kurulabildiğinden Kültür Sanat Kurulu’nun da teknokratik bir bileşen olmasında bir sakınca görülmemektedir.

Birazı dinsel doğmaya birazı arkaik gelenek ve ananelere, biraz milliyetçi hezeyanların körüklenmesine dayanan propagandanın kaba söylemine ortak olan, iktidar pratiklerini her durumda onaylayacak kadar özerkliklerini yitirmiş entelektüellerin ve ‚ulemanın‘ meşguliyeti olarak bu kültür bekçiliği, yüzde seksen üzerindeki fetih harekâtının eşlikçi estetiğidir.

Kütür ile siyaset arasındaki dolaylı bağların sekteye uğratıldığı, kültürün siyasetin hizmetine girdiği bir tablodur bu. Toplumsal dinamiklerin zoraki ve zorunlu olarak terbiyesinin aracı haline gelmişlerdir.

Son olarak; İskender Pala’nın Muhafazakâr Sanat Manifestosu’nun birinci maddesinde yer alan “Muhafazakâr sanat geçmişiyle bağları travmatik biçimde koparılmış bir toplumun öz benliğiyle barışma çabasının estetik boyutudur” ifadesindeki geçmişle barışma vurgusu şimdi biraz daha sarihleşmiştir. Bu barışıklık siyasi yapının kendi varoluşunu otantik bir gerekçeyle açıklama ihtiyacına, bu köke dayanarak şimdiyi ve geleceği inşa etme iddiasını sürdürürken geçmişle süreklilik ilişkisini kurgulama biçimine onay talebi anlamına gelmektedir.

Ve ama bizzat o siyasi yapı tarafından 80 milyon nezdinde başarısızlığı da ilan edilmiştir.

[1] http://t24.com.tr/haber/iskender-paladan-muhafazakâr-sanat-protestosu,201406

[2] http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/diger/323044/_Rosenbergler__sahneden_cekildi.html

[3] Ziya Gökalp, Hars ve Medeniyet, Toker Yayınları s. 15

[4] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yayınları, s. 21-22

[5] İsmet Özel, Üç Mesele/Teknik Medeniyet ve Yabancılaşma, Tam İstiklal Yayıncılık Ortaklığı, s. 50

[6] http://www.diken.com.tr/sanatci-hulya-kocyigitin-damadi-akpli-belediyeden-ihale-aldi/

[7] https://t24.com.tr/haber/turk-telekomcular-dernegi-alev-alatlinin-damadi-tt-net-genel-mudur-vekilligine-getirildi,279852

[8] http://www.tiyatrodunyasi.com/2010/01/iskender-pala-devlet-tiyatrosu-kapatilsin-bakan-cesur-davransin-40605

[9] https://odatv.com/iskender-palanin-parayla-imtihani-2805121200.html

[10] https://www.gidahatti.com/cumhurbaskanligindan-dikkat-ceken-atama-135068/