EMRE TANSU KETEN: KÜLTÜREL İKTİDAR SÖYLEMİ NE İŞE YARIYOR?

Geçtiğimiz aylarda Habertürk’te yayımlanan bir tartışma programının konusu kültürel iktidardı. Bir televizyon programına konu olabilecek önem seviyesine erişen bu mefhumu tartışmak üzere seküler ve muhafazakâr cenahlardan üç isim davet edilmişti stüdyoya. Seküler cenahtan tartışmaya dahil olan bir yazar ve iki yönetmen, doğal olarak, kültür ve iktidarın ilişkisi üzerine konuşur, kültürel iktidar kavramının tam da neye karşılık geldiğini kestiremediklerini söylerken; muhafazakâr cenahın plastik sanatçısı, oyuncusu ve şairi de, beklenenin aksine, cumhuriyet dönemi uygulamaları, İslâmcı sanatçılara uygulanan sansür gibi başlıkların etrafında dolaşıp, net bir kültürel iktidar tanımı yapamıyor, kimin bu iktidarı elinde tutup, milletin aziz evlatlarına zulmettiğini söyleyemiyordu.

Hatta, kültürel iktidar tartışmaları ile birlikte AKP tarafından el üstünde tutulmaya başlanan, bir nevi kültürel iktidarla mücadele önderi misyonu üstlenen İsmail Kılınçarslan, Ataol Behramoğlu’nun “bende mi kültürel iktidarım?” sorusuna “hayır tabii ki” cevabını veriyor, Batı’nın kültürel emperyalizminden, bize ne izleyeceğimizi söyleyen ABD’li medya tekellerinden söz etmeye başlıyordu.

Aslında sadece AKP’li kalemşorlarda değil, bu kavramın sürekli dolaşım halinde kalmasını sağlayan Erdoğan’ın açıklamalarında da başı sonu belli, neyi ifade ettiği açık bir tanımlamayla karşılaşamıyoruz. Erdoğan’ın, yakın bir zamana kadar elitlerin mutlak bir hakimiyeti altındaki kültürel alandan söz ediyorken, geçtiğimiz ay düzenlenen Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülleri gecesinde yaptığı konuşmada “Ülkemizin en büyük sorunu kendi toplumunu, ülkesini küçümseyen bir grubun uzunca bir süre kültür sanat dünyamızı adeta esir almasıdır. Hamdolsun bu esaret yavaş yavaş ortadan kalkıyor” ifadelerini kullanması, “esaretin kalktığına dair emareler ne?”, “Muhafazakârların bu esareti kıran eserleri neler?”, “kültürel alanda ne değişti de esaret ortadan kalkıyor?” gibi soruları akla getiriyor.

Aslında bu tartışmaların başladığı günden bugüne, AKP’nin kültürel iktidar meselesini soyut bir tartışma düzeyinden operasyonel bir düzeye taşıdığını söyleyebiliriz. Gezi’den sonra iktidar gemisine alınan ünlülerden, Sabah gazetesinin, iktidarın biraz işine yarayacak bir iki kelime ettirme gayretiyle sayfalarına taşıdığı sanatçılara, Gencebaylı, Koçyiğitli Cumhurbaşkanlığı Kültür ve Sanat Politikaları Kurulu’nun teşkilinden, Erdoğan’ın Fazıl Say’ın konserine katılmasına ve Müjdat Gezen, Metin Akpınar ve Deniz Çakır gibi isimlerin “elitler” başlığıyla anında hedef gösterilmesine kadar birçok olay, bu alanın boş bırakılmadığını, belli bir plan proje içerisinde kültürel alanla ilgilenildiğini gösteriyor. Sanırım Erdoğan’ın esaretin ortadan kalkması derken kastettiği bu gibi hamleler.

Kültürel mücadele

Peki bu kültürel iktidar tartışmaları ne zaman başladı? Aslında Türkiye tarihini sınıfsal değil de kültürel mücadele içerisinden anlamaya çalışan liberal (ve muhafazakâr) tezler açısından bu konu (askeri ve bürokratik vesayet ile birlikte) uzun süredir önem taşıyordu, ancak iktidar saflarından bu konuyu gündeme getirip, tartışma başlatanlardan ilki, zamanın Cumhurbaşkanlığı Genel Sekreteri Mustafa İsen oldu. İsen, 2012 yılında yaptığı bir açıklamayla, artık muhafazakâr bir sanat üslubunun yaratılması gerektiğini, muhafazakârların kendi diliyle konuşmasının zamanının geldiğini söylüyordu. İsen’in bu çağrısına İskender Pala, yirmi maddelik bir “Muhafazakâr Sanat Manifestosu”yla cevap verdi. Pala’nın, “geçmişiyle bağları travmatik biçimde koparılmış bir toplumun öz benliğiyle barışma çabasının estetik boyutu”nu yaratmayı amaçlayan manifestosu kısa bir tartışmanın ardından gündemden düştü. Beklenen ilgi yaratılamamıştı.

Ancak, bir sene sonra patlak veren Gezi İsyanı, iktidarın kültürel alanla daha yakından ilgilenmesini gerektiren bir uyarıcı olarak alımlandı. Eski bir politik çerçevenin ve bileşimin devam ettiricisi olmayan, tam aksine yeni bir bileşimle, yeni bir politik çerçeve belirleme iddiasıyla var olan Gezi’nin kurucu gücü tam da AKP’yi telaşlandıran, onu kimlik politikasına sarılmak zorunda bırakan bir olay olarak ortaya çıktı. AKP’nin çalıştığı yerden çıkmayan bir kültürel direniş olan Gezi, belli kültürel kodlara yaslandığı kadar, kendisi de özgün, yaratıcı ve eleştirel kültürel kodlar üretmeyi başardı.

İktidar cephesinin buna yanıtı, kültürel alanda bir seferberlik başlatılması oldu. Ot, Kafa gibi dergilerin karşısına Cins, Lacivert, İzdiham gibi popüler kültür dergilerini, Leman, Penguen gibi mizah dergilerinin karşısına Misvak, Hacamat gibi yayınları, #Tarih dergisinin karşısına Derin Tarih’i çıkaran bu seferberlik, aynı zamanda Gezi’ye katılan ünlülerin tek tek avlanması vizyonunu da hayata geçiriyordu. Erdoğan’ın “toplumların baş belası” olarak andığı sosyal medya, Ak Troll’lerin işgaline uğrarken, iktidarın emriyle yeni filmler çekiliyor, TRT’deki parti propagandası niteliğindeki dizilerin sayısı arttırılıyordu.

Açık bir kültürel savaş başlamıştı. Evet ama, bu savaşta iktidar cephesinin eli hiç olmadığı kadar güçsüzdü. Uzun yıllar entelektüel cephaneliğini liberallerin ve cemaatçilerin oluşturduğu AKP, artık bu yolda yalnızdı ve medyadan edebiyata, sinemadan müziğe, akademiden spora kadar her alanda yeni kadrolar yaratmak ya da devşirmek zorundaydı. Yıllardır, kültürel iktidara karşı verildiği söylenen mücadele, biraz da bunun mücadelesiydi.

Nedir bu kültürel iktidar?

Gezi’den sonra başlayan kültürel seferberlik, kültürel iktidar kavramının tanımlanması çabasını da beraberine getiriyordu. Erdoğan’ın konuşmalarını hazırlayan danışmanlardan, iktidar medyasının köşe yazarlarına, SETA gibi düşünce kuruluşlarından, yeni nesil İslâmcı dergilere kadar yüzlerce isim “kültürel iktidar”ın içini doldurmak için hummalı bir çalışma içerisine giriyordu. Bu yazının sınırları, bu yazıların/konuşmaların hepsini değerlendirmeye fırsat vermediği için, kendisini kültürel iktidarla mücadelenin yılmaz neferi sayan ve “korkun. ‘Senelerdir kendinizi sahibi, bekçisi, ustası, atası saydığınız alanlarda rahatça at koşturduğunuz yeter’ demeye geldik çünkü. […] Bilinsin ki bu derginin ana eylem alanı birilerinin bu memlekette özenle yaratmaya çalıştığı çakma kültürel iktidarla mücadele olacaktır” yazısıyla çıkış yapan Cins dergisindeki yazılar üzerinden kavramı anlamaya çalışalım.

Öncelikle, Cins yazarlarına göre kültürel iktidarı elinde tutanlar kökü dışarıda, Batı hayranı, kendi kültürüne yabancılaşmış insanlardır: “Ülkesinin pasaportuyla Batı illerine gidip hayran olan, çoğunlukla kötü çevirilerini okuduğu Batı düşüncesine güzellemeler düzen, halkının geleneklerini hiçe sayıp elit mi elit damak tatları edinen, Türk düşüncesi deyince sinirleri tepesine çıkan ve ‘bizde şu yok mesela…’lı, ‘bak ben ne anlatıyorum, adamlar…’lı cümleler yoluyla biz kavak ağaçları pardon Türklerle iletişim kuran aydın kişi”(ler) (Hakan Arslanbenzer, sayı 2). Bu aydın kişiler, kendilerine solcu dese de, anti-emperyalizm masalları anlatsa da, sonuç olarak “Batılı beyazlardan bir parça itibar ekmeği dilenmek için tefeci sermaye oligarşisinin alacakaranlığına el uzatan” (Selahattin Yusuf, Sayı 1) ikiyüzlülerdir (bu arada derginin imtiyaz sahibi Albayrak Holding). Sol değerleri bile kendi çıkarları için kullanmaktadırlar ayrıca: “Oğlunun adını uluslararası bir gelecek için denise koyup, konu komşuya Deniz Gezmiş’ten mülhem Deniz koyuyoruz diyen bir tipoloji akademiden medyaya, kültür ortamlarından iş hayatına kadar her yerde karşımızdadır” (Furkan Çalışkan, Sayı 2).

Türkiye’de aydın veya sanatçı olabilmenin ilk şartı kendi milletini ve milli kültürünü aşağılamaktır: “Müslümana hakaret etmeyeni bırakın aydını, sanatçıyı insandan saymayacaklar” (Hakan Arslanbenzer, Sayı 3). Kültürel alanda adının anılması ve kapalı bir grup olarak sanatçıların ortamına kabul edilmen için Batı kültürünü yakından takip etmen ve her çıkan yeniliği olduğu gibi kopyalaman şarttır: “Batı köpeği ‘köpek’ değildir, batı köpeğidir. Aslını inkar etmiştir. Kendisine aslını hatırlatacak her şeyden nefret eder. Gene de evrimini tamamladığını söyleyemeyiz. Maymunluk, papağanlık, öküzlük özelliklerini de haizdir. İnsan olmaya çok uzaktır. […] Kendisini yenileyemez. Sahiplerinin kendi ülkelerinde icat ettiği ve piyasaya sürdüğü fikirlerin, felsefelerin, tartışmaların karikatürünü bilir sadece” (Mustafa Nezihi Pesen, sayı 6).

Bunun yanında bu aydın elit takımı, aslında cahillikten ve yeteneksizlikten mürekkeptir. Eserleri yeterli nitelikten yoksunken, savunuculuğunu yaptığı fikirleri anlama becerisinden de yoksundurlar: “Sadece aydının değil, çeşitli gazeteci, sanatçı ve yazarların da bu hususta (özellikle İslâmiyet konusunda) önyargılarla beslenip büyütülmüş zifiri bir cehalet içinde yüzdükleri malum” (Turgay Bakırtaş, Sayı 2). “Hem belki Marksizm indirim reyonundadır. Hayek içinse sağ alt tarafa LDP etiketi yapıştıracaksınız. Merak etmeyin düşünmeniz gerekmiyor, yalnızca aldıklarınızı kasaya okutacaksınız” (Merve Taşçı, Sayı 2). Böylesine yeteneksizlik ve cahillik içinde yüzen aydınların eserlerini yayımlatması, filmlerini dolaşıma sokması sadece kapalı bir (elit) grup içerisine dahil olmalarıyla mümkündür: “Sol’un edebiyat ve sanat ilişkisini pazarlayan bir tarafı merkez medyalarında yankı uyandıracak reklam bolluğu var. Kült yayınevleri sayesinde pişirip ne sunarsan alıcısını bulur. İstediğine yer açarsın, istediğin adamı harcarsın, yedirirsin filan” (Tuba Kaplan, Sayı 3). “Türkiye’de kültürel iktidar halihazırda medya gücünü, yayınevlerini, sergileri, konserleri falan kim forse ediyorsa onun elinde. Çok kötü işler yapıyorlar. Her yanı dökülüyor” (İsmail Kılınçarslan, Kültürel İktidara Kafa Tutmaya Geldik, Yeni Şafak, 4 Ekim 2015).

Kültürel iktidar söylemi

Cins isimli nefret kokteylinden süzülen argümanları birkaç kelimeyle özetlersek, kültürel iktidarı elinde tutanlar batıcı, yabancı, İslamofobik, elit, yeteneksiz ve cahil bir aydın grubundan ibarettir. Ama kimdir bunlar? Hangi değerlerde birleşip, ayrılmakta, hangi kültürel kodları paylaşmakta, hangi siyasi projeksiyonda ortaklaşmaktadırlar? Cins ve türevlerinin buna bir cevabı yok. Kültürel alanda değil siyasal alanda kurulan kültürel iktidar söylemi, birbiriyle hiçbir alakası olmayan onca ismi, sadece siyasi saiklerle hayali bir iktidar torbasına doluştururken; tek meziyeti Erdoğan’ın sofrasına oturmak olan nice ünlüyü de, yine hayali bir yerli-milli kültür cephesine yazmaktadır. Hal böyle olunca, bu toprakların destanını yazan isimler elit ve yabancı, Hande Yener, Şafak Sezer, Murat Boz gibi isimler ise yerli ve milli ilan edilebilmektedir. Bu isimlerin eserlerinin ve yaşam tarzlarının “Asım’ın Nesli”ne ne kadar uygun olduğu değil, sadece siyasi konumlanmaları önemlidir. Bu nedenle, uslu sanatçı olan herkes bir gün Saray’da yemek yeme, AKP’li belediyelerden fonlanma ve sürekli TRT’ye çıkma şansına erişebilir.

Genel tabloya baktığımızda, kültürel iktidar söyleminin, birkaç açıdan iktidar için işlevli olduğu söylenebilir. Birincisi, askeri ve bürokratik vesayetten kurtulan AKP’nin, hala bir yerlerde, millet iradesine rağmen belli konumları tutan ve bunu dış mihraklarla işbirliği içerisinde yapan karanlık bir odak imgesine duyduğu ihtiyaçtır. Deniz Çakır, Müjdat Gezen ve Metin Akpınar olaylarında gördüğümüz gibi, en basit olaylar bile, millet iradesine düşman elitlerin pusuda beklediğini hatırlatmaktadır muhafazakâr tabana. Yani, AKP’nin gereksinim duyduğu düşman imgesinin yeni başrol oyuncusudur bu söylem.

İkincisi, popüler kültür alanında görünür olan ünlülerin Gezi’de yüklendiği işlevin yarattığı korkuyla alakalıdır. AKP ile husumet içinde olan ünlülerin göz önünden kaldırılması, yerlerine devşirilmiş isimlerin konulması amaçlanmaktadır. Bu uğurda birçok oyuncu, kültürel iktidar söyleminin katkısıyla da, itibarsızlaştırılmış, baskılarla ekrandan uzak tutulmuştur. Sabah gazetesi örneğinde gördüğümüz gibi, karşı mahallenin sanatçılarının ağzından laf alma gayretleri de bununla alakalıdır.

Üçüncüsü, muhafazakâr tabanda ortaya çıkan huzursuzluğun üzerini örtme gayretidir. Artık muhafazakârların sanatsal ve entelektüel başarılarını engelleyecek bürokratik aygıtlar ortadan kalkmış, bu kesim ciddi bir sosyal ve ekonomik sermayeye erişmiştir. Ancak bunun kültürel karşılığı oluşamamaktadır. Devlet imkânlarıyla medyanın yüzde 90’ına yakını ele geçirilmiş, reyting sistemiyle oynanarak Diriliş Ertuğrul listenin başına çıkarılmış, devlet ve şehir tiyatroları emin ellere teslim edilmiş, en çok kazanan yazarlar listesine İskender Pala, Sinan Yağmur, Mustafa Armağan girmiş, Kültür Bakanlığı eliyle her sene kırk yazara maddi destek sağlanmış, en ünlü popçular Saray’ın yemek masasına sabitlenmiş, ülkenin mimarisi iktidar eliyle şekillendirilmişken, yine de bir şeyler eksiktir. Yoksuluyla, zenginiyle muhafazakârlar hâlâ kültürel yabancılaşmadan, ahlaki çöküntüden bahsetmektedir. Vahşi kapitalizm eleştirisinin sadece kültürel sonuçlarına odaklanan, kapitalizmi abdestten geçiren, Tayfun Atay’ın ifadesiyle, dinbaz rejimin ortaya çıkarttığı yeni nesil, tam da istendiği gibi olmamıştır kısacası (ama beklendiği gibi olmuştur kuşkusuz). Tabii ki bu durumun suçunu da farazi bir kültürel iktidar grubuna atmanın sayısız avantajı vardır.

Dördüncüsü, AKP’nin, siyasi söyleminin başat unsurlarından birisi olan Yeni-Osmanlıcı geçmiş anlatısına kültürel bir dayanak sağlama çabasında olmasıdır. Sadece, Erdoğan’ın konuşmalarına göre senaryosu değiştirilen Diriliş Ertuğrul[1] ya da Erdoğan’ın gündelik siyasetine göre şekillenen ve gerçeklerle hiçbir alakası olmayan Payitaht Abdulhamid dizileri değil, bütün bir kültürel alan, AKP’nin isteğine uygun bir tarih icat etmek için seferber edilmiş durumdadır. Zeynep Sayın’ın dediği gibi bugün, “muhafazakârlık geleneğin muhafaza edilmesine değil, katledilmesine bağlıdır”.[2] Bu kadar büyük bir görevi başarmak, büyük bir kültürel operasyona ve nitelikli tarihçilerin susturulmasına bağlıdır.

Sonuç yerine

Kültür, hem toplumun bütün bir yaşam biçimini, hem de daha özelleşmiş bir tanımla sanatsal ve entelektüel etkinliklerin tümünü kapsayan bir kavramdır.[3] Bu nedenle, kültürel alandaki dönüşümlerin, siyasi alandaki kadar keskin, hızlı ve net olmasını beklemek abestir. Kültürel alan, siyasi alanın aksine iktidar olunabilecek bir alan değil, hegemonya kurulabilecek bir alandır. Bu hegemonya ise, siyasi alanda alınan kararların, yapılan hamlelerin birebir karşılık bulmasını bekleyerek kurulamaz.

Eagleton, 18. yüzyıldan itibaren “kültür”ün, git gide kapsayıcılığı daralan “kutsal”ın yerini doldurmaya başladığını, bu tarihten itibaren derinleşen kültür mücadelelerinin böylesi bir anlamı olduğunu söyler.[4] Bugün Türkiye’de karşımıza çıkan da biraz buna benzemektedir. Muhafazakârlar, kutsalın dolduramadığı alanları ne ile dolduracaktır? Hayatlarını neye göre şekillendireceklerdir? Üstelik muhafazakârlığın tek bir formu, beslendiği tek bir kaynak yokken. Bağcılar’da yaşayan yoksul muhafazakârlar için hayatlarının en önemli sorunu patates ve soğan fiyatlarıyken[5], Çukurambar’da yaşayan orta sınıf üstü muhafazakârların derdi İslâmi moda dergileri, akşam kaçırılmaması gereken spor, yeni araba modelleri, kovalanması gereken yeni ihalelerken[6], nasıl bir tek tip muhafazakâr kültür inşa edilecektir?

Kültürel iktidar, bu soruların üstünden atlayan ve kültürel alanı siyasetin bir aracı haline getiren, gerçek kültürel sorunların tartışılmasını engelleyen ve kimlik siyaseti aracılığıyla sınıfsal çatışmaları gizlemeye çalışan bir söylemdir. Bu söylemin etkisine kapılıp, kendimizi kültürel alanda iktidar (ya da egemen) olan özneler olarak görmemiz, politik olarak aldığımız yenilgilerin bizi ne denli kısırlaştırdığını, popüler kültür dergilerinde billurlaşan yenilgi edebiyatının bizi nasıl kuşattığını ve kültürel alana kısılıp kalmamızın temel nedeninin bizzat bu politik yenilgiler olduğunu bize unutturabilir.

[1] ​Diriliş Ertuğrul’un set emekçileri anlattı: Akşam Erdoğan’ın söyledikleri, ertesi gün senaryoya ekleniyor, Sol, http://haber.sol.org.tr/kultur-sanat/dirilis-ertugrulun-set-emekcileri-anlatti-aksam-erdoganin-soyledikleri-ertesi-gun

[2] Zeynep Sayın, Ölüm Terbiyesi, İstanbul: Metis Yayınları, 2018, s. 111.

[3] Raymond Williams, Kültür, çev. Suavi Aydın, Ankara: İmge Yayınları, 1993, s. 11.

[4] Terry Eagleton, Tanrının Ölümü ve Kültür, çev. Selin Dingiloğlu, İstanbul: Yordam Kitap, s. 20.

[5] Bağcılar’da bir ‘gün’: Ekonomi ve muhafazakâr yaşam, BBC Türkçe, https://www.bbc.com/turkce/haberler-turkiye-46839251

[6] Aksu Akçaoğlu, Zarif ve Dinen Makbûl: Muhafazakâr Üst-Orta Sınıf Habitusu, İstanbul: İletişim Yayınları, 2018