KURUCU, YIKICI VE YAKICI HALİDE EDİB

FULYA ALİKOÇ

Muhafazakâr ve liberal; gelenekçi ve modernist; milli mücadelenin isyankâr hatibi ve mandacı; feminist ve erkeksi… Birbirinin karşıtı sıfatların aynı tonlarda yükseltildiği “tartışmalı” bir isim, Halide Edib. Yaşamının belirli bir evresi için söylenebilecekler bir başka kesitinde kolaylıkla yanlışlanabilir. Romanlarını metin içi incelemeyle sınırlı tutmak onu ataerkil söylemi yeniden üreten bir kadın yazar olarak karşımıza çıkarabilir.[1]Aynı yöntem, bizi kadınları erkek egemen tahakkümü yıkamasa da aşındıracak başkaldırılarla resmeden bir Halide Edib’le baş başa bırakabilir.[2] Bir yanda biyografisi Türk modernleşmesinin gerilimlerinin ve ulus-devlet inşasının tarihsel okuması için elverişli bir bilgi dağarcığı sunarken, aynı hikâyenin resmi tarihin karşısında, uluslararası ölçekte karşılaştırmalı, alternatif bir tarih yazımına kaynak olması pekâlâ mümkündür.[3] 1908 Devrimi’nin coşkulu taraftarı İttihat ve Terakki rejiminin azılı muhalifine, Kurtuluş Savaşı’nın propagandist onbaşısı cumhurreisi Mustafa Kemal’in hasmına, çok partili dönemin İzmir milletvekili, Demokrat Parti’nin acımasız eleştirmenine kolaylıkla dönüşebilir. Halide Edib, doğuşunda ya da yükselişinde parçası olduğu her politik akım iktidara gelir gelmez kopuş yaşayan mütemadi bir muhalif olarak belirir.[4] Her biri doğrulanabilir, ancak her doğrulama eksik kalacaktır. Halide Edib, edebiyatını siyasal biyografisinden bağımsız ele almayı imkânsız kılacak bir ömre sahiptir. Dünyayı ve ülkeyi yerinden oynatan fay hatlarının yüzeye çok yakınlaştığı yaşamlardan biridir Halide Edib’inkisi. Bu yüzden sarsıntıların hissedilen şiddeti yüksektir.

KÜÇÜK BİR KIZIN KAFASINDAKİ ŞİMŞEKLER

Her insana var olduğunu ilk defa idrak ettiren başka başka vak’alar vardır. Etraftaki eşyanın veya hadiselerin zaman zaman hafızada çakıp sönen bir şimşek ışığı içinde göründüğü yaş, galiba şahsa göre değişiyor. Bu küçük kızın kafasında çakan şimşekler, inanılmayacak kadar erken başlar, fakat çok fasılalıdır.[5] Yaşamının son yıllarında Türkçe yeniden yazdığı biyografisine böyle başlıyordu Halide Edib. 1877-8 Rus Savaşı’nın bıraktığı bakiyeyle sınıf mücadelesinin keskinleştiği bir imparatorluğa doğmuştu. Rum ve Ermenilere yaşatılan zulümler uluslararası bir sorun halini almıştı. Savaşı bahane ederek istibdat rejimine geçen Abdülhamid,meşrutiyetin yeniden ilanı talebiyle karşı karşıyaydı.

Şubat 1884’te Beşiktaş’taki mor salkımlar arasındaki bir konakta dünyaya gelen küçük kızın yaşadığını idrak ettiren vakalar vereme yakalanan annesi Bedrifem’in Halide’nin kardeşini doğururken ölmesiyle başladı, erkek çocuk arzusuyla yanıp tutuşan İttihatçı babası Mehmed Edib’in iki eşli yaşamıyla sürdü. Babasıyla tanıştığı “çokeşlilik” bir sorun olarak Halide’nin hayatında ilk evliliği boyunca hep vardı. Tutkuyla yaptığı Zola okumalarını ve Shakespeare çevirilerini küçümseyen, saklamaya gerek duymaksızın başka kadınlarla ilişki yaşayan kocası Salih Zeki’nin evdeki gölgesi gibiydi. “Köle pazarından alınmış bir köle bile” Halide’nin “itaatkâr ruh haline sahip olamazdı.[6]

1908 DEVRİMİ: BİR HÜRRİYET İHTİMALİ

Halide belki de ömür boyu bu esarete mahkûm olduğunu düşünüyordu ancak Avrupa’nın ve Osmanlı’nın siyasi yaşamı buna izin vermedi. 1905 Rus Devrimi, anayasal monarşiye geçiş için ilham ve cesaret saçıyor, İttihat ve Terakki Cemiyeti (İTC) Osmanlı’daki mutlakıyet karşıtlarını birleştirerek güçleniyordu. Abdülhamid, Temmuz 1908’de ikinci kez meşrutiyet ilan etmek zorunda kaldı ve bu birçok kadın gibi Halide’nin de hayatında bir dönüm noktası oldu.

Devrimi büyük bir coşkuyla karşılayan İstanbul sokaklarında Fransız Devrimi’ni yankılayan ‘hürriyet, musavat, uhuvvet’ (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) şiarları yükseliyordu. İşçiler her yerde üst üste grevler örgütlüyor, devrimin ortağı olan Rum ve Ermeniler eşit hak talep ediyordu.

Eşitlik ve özgürlüğü en uzun beklemiş olanlar şüphesiz ki kadınlardı. Oy, boşanma, eğitim ve çalışma hakkı için bir araya gelip konferanslar örgütlüyor, dernekler kuruyor, dergiler çıkarıyorlardı. Erkek sahası olarak görülen gazetelerde kadın imzaları peyda oluyordu. Tevfik Fikret’in öncülüğünde çıkarılan Tanin gazetesindeki Halide Salih imzası da bunlardan biriydi.

Ne var ki ‘Hürriyet geldi!’ nidaları, devrimin hak ve eşitlik beklentisindeki ortakları, azınlıklar, işçiler ve köylüler için bir sükut-u hayale dönüştü. Kadınlar muaf değildi. Aralık 1908 seçimlerinde kadınlara oy hakkı tanınmamıştı! Meclis-i Mebusan erkek vekillerden menkuldü. Oy hakkından men edilen kadınlar meclis açılışında bulunmalarına izin çıkmadığı takdirde “İngiliz parlamentosu önünde İngiliz kadınlarının yaptığı gibi nümayişler icra edeceklerini dermeyan etmişlerdi.[7]

Osmanlı’da burjuva kadın hareketi İngiltere’deki süfrajetlerden haberdardı. Halide Edib ise 31 Mart ayaklanması ve Adana Katliamı’yla başlayan trajedilerin beklenmedik sonucu olarak süfrajetleri yerinde görme fırsatı bulmuştu. Arkadaşı Isabel Fry’ın daveti üzerine gittiği İngiltere’deki bir tiyatro salonunda “süfrajet korkusu” yüzünden inşa edilenbir demir kafesle karşılaşmıştı. Şiddetli yöntemlere başvuran süfrajetler Halide’yi de ürkütmüş olsa gerek ki bu ziyaretinden 30 yıl sonra dahi onlardan “azgın ve faal feminizm taraftarları” olarak bahsedecekti.[8] Halide kadınların eşitlik mücadelesine dair ufkunu genişletecek birçok kişiyle tanıştı. Buna Kadınlar İçin Erkekler Ligi’ni kuran filozof Bertrand Russell da dahildi.

GENÇ HALİDE’NİN KADINLARI

Her ne kadar feminizmle ömür boyu sürecek ikircikli ilişkisini başlatsa da, bu ziyaretin ona kendi yaşamını değiştirme cesaretiverdiği söylenebilir. İngiltere dönüşünün hemen ardından kaleme aldığı Seviyye Talip dönemin birçok romanı gibi bir aşk üçgeni etrafında geçer. Ancak yakından bakıldığında Halide’nin Salih Zeki ile evliliğinde yaşadığı iç çelişkileri çözmek üzere attığı bir adım olarak görmek mümkündür. Avrupa görmüş bir erkek olarak modern kadınlara ilgi duyan Fahir, vasiyet üzerine evlendiği, gelenekçi değerlerle yetişmiş ancak kocasının ilgisine mazhar olmak için modernleşmek üzere tereddütlü değişimler yaşayan eşi Macide ile “alafranga” bir kadın olarak kocasını aldatma cüretini gösteren, kültürlü ve çekici Seviyye arasında bocalar. Ve bundan ancak siyasi olaylar nedeniyle ölerek kurtulabilir. Fahir’in ikilemi, Batılı eğitim görmüş bir kadın olarak,Salih Zeki’nin onu hapsettiği geleneksel aile sınırları içerisinde umutsuzca sevgi ve saygı görmeyi bekleyen Halide’nin yaşadığı çelişkilerin ters bir yansısı gibidir. Gerçek yaşamdaki çelişki, Salih Zeki’nin çokeşliliği resmiyete dökme arzusuyla ortadan kalkacaktır.

1912 yılında Tanin’de tefrika edilen Handan Halide “Edib” imzasıyla yayınlanır. Halide, romanın sorununu daha ilk cümleden ilan eder: “Evleniyorum Server, hem de kiminle olduğunu bilsen. Cemal Bey’in alafranga kızlarından biriyle!”  Mektup-roman formunda yazılan Handan’da kişiler aşk ve evliliği sorgulatmaya dönük inşa edilmiştir. Seviyye Talip’teki “şeytan kadın” yerini bu kez bedeniyle cinsel arzu uyandıran, asi ruhlu, bilim ve felsefe gibi konularda söz söyleyebildiği zamanlarda ‘erkeksi’ bulunan Handan’a bırakmıştır. Handan, devrimci Nâzım’ın yoldaşça evlilik teklifini reddedip ihtiraslı bir aşk düşüyle Hüsnü Paşa’ya evet demiştir. Sürekli karısını aldatan ve onun kadınlığını cinsel tatmineözgüleyen, Handan’ın aklını aşağılayan Hüsnü Paşa “şeytan erkek”tir. Romanın ilk cümlesinde evleneceği müjdesini veren Refik Cemal ise şeytan kadının cazibesine kapılmamak için direndiği savaşı kaybedip çaresizce Handan’ın yörüngesine giren genç bir adamdır. Refik Cemal’in evlendiği (Handan’ın akrabası) Neriman’a ise kocasının entelektüel ihtiyaçlarını karşılamakta yetersiz, sade, iddiasız, sıradan ama “melek gibi” bir “alafranga” kız rolü düşmüştür. Aşk düğümü bu sefer, Refik Cemal’le cinsel yakınlaşma gafletine düşen Handan’ın ölümüyle çözülür. Aşk, cinsellik, evlilik, sadakat ve yoldaşlığın sorgulamaya tabi tutulduğu romanda ataerkil cinsiyet normlarını hedef tahtasının dış çeperinde kalmıştır.

‘YENİ TURAN’ ÜTOPYASI

Halide Edib, kadın karakterlerinin inşasında feminizmi sınırda tutarken milliyetçiliği içermekte pek de tereddüt etmez. Bu tutum gerçek hayatında da farklı değildir. Dönemin burjuva kadın aydınlarından ziyade 1912’de kurulan Türk Ocağı çevresindeki adamlarla daha yakın ilişkide olmuştur.

Turancılık etkisiyle yazdığı, ilk siyasi romanı Yeni Turan, Bab-ı Ali baskınını yapan gerçek İTCyerine Halide Edib’in hayalindeki ittihatçılığı koyma iddiasında, federal bir devlet ütopyasıdır. Arap, Kürt ve Ermeniler ortak dil olarak Türkçeyi, ortak din olarak İslamı barış ve rızayla kabul edecektir. Şiddetsiz bir Türk hegemonyasına dayanan Yeni Turan’ı oksimoron bir ‘enternasyonalist turancılık’ önerisi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Bu önerinin gerçeklenemez karakteri Halide Edib tarafından da kabul edilmiştir: “Yeni Turan şüphesiz bir ütopya idi ve ütopyalar gibi tahakkuk ettirilmesi mümkün olmayan gayeleri vardı. Bu eser, olgun ve liberal bir İttihad ve Terakki’nin hüküm sürdüğü, kadınların oy alabildiği bir Türkiye’ye öykünür.[9]

Bu romanla birlikte Halide Edib’in kadınlarında da dönüşüm gözlemlenir. Kadınlar, ulus kurucu erkeklerin yardımcısı rolündedir ve bu rol dahilinde haklar talep edebilmektedir. Aşk duygusunun hamuruna annelik ve memleket sevdası girmiş, evlilik ulus inşasında erkekle yoldaşlık forumuna bürünmüştür. Erkeklerin liberalizmi ve kadınların maneviyatı sayesinde dönüşümün şiddetsizliği temin edilmeye çalışılmıştır.

Kadınlara biçilen bu kutsal görev, şiddetsizlik ilkesi çıkarılarak o günlerin Osmanlısı’nda tatbik edilecektir. Balkan Savaşları sırasında kadınlar ‘memleket cephesi’nin kahramanları arasındadır. Halide Edib’in kurduğu Teali-i Nisvan Cemiyeti cepheden gelen yaralıların tedavi ve bakımında hemşirelik görevi üstlenir. Darülfünun’un bir salonunda gerçekleşen Kadınlar Mitingi’nin son söylevini Halide verecektir: “Padişahım bir an önce savaşa katıl. Padişahlarını bekleyen askerin yanına koş. Hiç olmazsa kadınların namusu için git,” diyerek yaptığı çağrıyı “Bulgaristan mahvedilmelidir!” sözleriyle tamamlamıştır.[10]

CİHAN HARBİ VE ERMENİ MESELESİ

Şiddetsizlikten “zorunlu” vazgeçiş Birinci Dünya Savaşı ve ardından yaşanan Ermeni Soykırımı’nda “zorunlu” bir kabullenişe, giderek savunmacı ve inkârcı bir pozisyona sürüklenir. Oysa 1909 Adana Katliamı sonrası yazdığı bir mektupta Halide Edib, “Zavallı Ermeni vatandaşlarım,sizler kabus-i Hamidi’nin en mazlumları, en sahipsiz kurbanlar!” diyerek Abdülhamid yönetiminin son otuz yılına yayılan kırım politikalarına işaret etmiş ve “Türklüğün, bütün insaniyetin kızardığı bu baştan başa mezar olan Anadolu viranelerinin önünde, öldüren kısma mensup olmak yeis ve hicabıyla” af dilemiştir. Yüzleşmeye davet ettiği Türkleri, 1908 devriminin bir parçası olan Ermenilere yapılan mezalimin hesabını sormakla sorumlu kılmıştır. Aksi halde“genç Türklüğün üzerinde ebedi bir nokta-i cehalet kalacaktır.[11]

1915 Soykırımı’ndaki “eleştirel” tavrı tam da Türklerin üzerine kalmasından kaygı duyduğu bu cehalet lekesi üzerine odaklanacaktır. Soykırım’dan 10 yıl sonra yazdığı anılarında 1916’da Türk Ocağı’nda çoğunluğu ittihatçı 700 kişiye seslendiğini ve faillerin kurbanlardan daha çok zarar göreceğini anlattığını kaydetmiştir.[12] Ne var ki, bu “eleştirel tutum” onu Cemal Paşa’nın Suriye ve Lübnan’daki Rum, Ermeni ve Arap çocuklarının Türkleştirilmesi politikalarının parçası olmaktan alıkoyamamıştır. Yüzlerce çocuğa Türk ismi vererek Suriye’deki Ayn Tura Yetimhanesine yerleştiren Cemal Paşa’ya “Bu Ermeni çocukları Müslümanlaştırıyorsunuz. Bir gün gelecek Türk nesillerinden bunun acısı mutlaka çıkartılacaktır,”[13] diye itiraz eden Halide Edib, çocukların içerisinde bulunduğu sefaletle ikna olacak ve bu okulların idaresinde aktif görev üstlenecektir. Ermeni Soykırımı ve Cemal Paşa’nın okullarında aldığı bu sorumluluk ömrü boyunca hem kendi içinde hem de başkalarına karşı bitmek tükenmek bilmeyen tartışmaların konusu olacaktır.

AMERİKAN MANDACILIĞI TARTIŞMASI

Halide Edib’e ömrü boyunca musallat olacak bir diğer tartışma da Amerikan mandacılığı tartışmasıdır. Mondros Mütarekesi sonrası kurulan Wilson Prensipleri Cemiyeti’nin kurucuları arasındadır. Amaç, ABD başkanı Wilson’ın ilkelerinin Osmanlı’da Türklere egemenlik hakkı tanıyan 12. maddesinin hayata geçmesi için Amerika’nın ‘dostluğunu’ kazanmaktır. Cemiyet bu amaçla Wilson’a bir muhtıra göndermiştir.

Bu maddeye bağlılık Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanistan tarafından işgali sonrası İstanbul’da düzenlenen bir dizi protesto mitinginde de kendisini gösterir. ‘İsyanın hatibi’ olarak ünlendiği Sultanahmet Mitingi’nde 12. ilkenin asılı olduğu kürsüden seslenen Halide Edib, Türklerin dost ve düşmanlarını tespit eder. Avrupalı devletler, Türkler ayda olsa “oralara da istila orduları gönderecek” olan Türk ve Müslüman düşmanlarıdır. Soykırımmeselesinde “savunmacı” bir dile geçmiştir: “Onların hepsi, insan haklarını ve millet haklarını müdafaa için bir mahkeme kurmuşlar, fakat orada yenilenlerin parçalanması hükmünü vermişlerdir. Türklere günahkâr diyen bu kimselerin kendileri o kadar günahkârdırlar ki, Okyanus’un suları onları temizleyemez.” Türklerin iki dostu vardır ve ilki şüphesiz ki Müslümanlardır. Diğeriyse Türklerin hakları için bir gün mutlaka seslerini yükseltecek olan medeni dünyanın bireyleridir: “Bir gün gelecektir ki, daha büyük bir mahkeme milletleri tabii haklarından mahrum bırakanları mahkûm edecektir. O mahkeme bugün bizim aleyhimizde olan devletlerin fertlerinden teşekkül edecektir,” diyerek devletler ve halklar arasında pragmatik bir ayrım yapar ve vecizleşen sözlerini söyler: “Hükümetler düşmanımız, milletler dostumuz ve kalbimizdeki haklı isyan kuvvetimizdir.[14]

Avrupa emperyalistlerini düşman olarak gören Halide için dost gördüğü ‘medeni milletlerin fertleri’ herkesten önce 14. ilkesinde Milletler Cemiyeti önerisi yapan Wilson Amerikası’nın yurttaşları olsa gerektir. Kolej yıllarından Amerikalılarla iyi ilişkileri olan Halide, o dönem kendini feshederek yeraltına çekilen bazı İttihatçılarla, olası bir mandanın koşullarını araştırmaya gelen Amerikan heyeti arasında birtakım “muhaberat” faaliyetleri yürütür. Bu kapsamda, birçok Wilson Prensipleri Cemiyeti üyesi gibi, direniş örgütlenmesi için Anadolu’da bulunan Mustafa Kemal’le istişare ettiği ve Ağustos 1919’da yazdığı bir mektupta manda önerisinde bulunduğu bilinmektedir.

Mandanın, geleneksel sömürgecilikten modern emperyalizme geçişin bir unsuru olarak değil de, az gelişmiş ülkelerin kendi bağımsızlıklarına kavuşuncaya kadar büyük devletlerin korumasına girmesi olarak kabulüne dayanan liberal öngörüsüzlük dönemin birçok aydını gibi Halide Edib’de de gözlemlenir. Tarih, bu ikilemin aynı zamanda Ulusların Kendi Kaderini Tayin Hakkı hususunda Lenin ve Wilson, Sovyetler ve Amerika arasındaki bir tercih olduğunu da doğrulayacaktır. Nitekim, Bolşeviklerin maddi ve manevi destek sunduğu Kurtuluş Savaşı’nın Halide Onbaşısı durumun farkındadır.  Anadolu’daki direnişi yerinde görmek ve Mustafa Kemal’le röportaj yapmak üzere Ankara’ya gelen Amerikalı gazeteci Paul Williams’a şöyle der: “Mr. Wilson’un koşulları göz ardı edildi, yeniden yazıldı, ağırlaştırıldı… Slavlar, Slovaklar, Yunanlılar, Ermeniler ve Gürcüler için kendi kaderini tayin hakkı var ama Türkler için yok… [ABD’nin] sesi çok kısık çıktı; eski emperyalizm, açgözlülüğü ve patavatsızlığıyla geri döndü… Ya Wilsonculuk ya da Bolşeviklik diyorduk. Fakat bizim için kararı Müttefikler verdi. Savunmamız için Rusya’yı ele geçiren bu kuvvetle birleşmemiz gerekiyordu. Tabii ki Bolşevizm burada değişik olacak, bizim ihtiyaçlarımıza göre uygulanacaktır. Rusya’dan beklentimiz Bolşevik kuvvetlerinin buraya gönderilmesi değildir.” Bolşevik sosyalistlerinden ziyade “Bolşevik altınlarını” bekleyen Ankara adına konuşan Halide Edib’in bu demeci 5 Mayıs 1920 tarihli Chicago Tribune gazetesinde “Müttefikler Bize Wilson’u Vermediler, Biz de Lenin’i Aldık” başlığıyla yayınlanacaktır.[15]

BİR KURUCU ROMAN: ATEŞTEN GÖMLEK

Halide Edib elbette Bolşevizm yanlısı değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Türklerin egemenliğinde bir ulus devletin kurulması için hayata geçirilen zorunluluklar vardır onun için. Cephedeyken yazmaya başladığı Ateşten Gömlek de bu pragmatizm üzerine kurulur. Yeni olanın vücut bulabilmesi için eskinin günahlarından arınmak lazımdır. Ankara’da bir hastanede yaralı yatan Peyami’nin hezeyan dolu hatırlayışları soykırımı inkâra doğru mahcup ve bilinçli bir unut(tur)ma önerisiyle başlar: “Titreyerek hatırlarım. Dünyanın bütün insanlığı birdenbire alnımıza kötü, karanlık bir damga yapıştırmıştı. Ermeni kıtalini yapan ve medeniyet düşmanı Almanlarla teşrik-i mesai eden medeniyet düşmanları bizdik. Zalim, barbar ve insaniyetin ortadan kaldırması lazım gelen insanlar bizdik. Biz de medeni dünyanın bu fikrini tashih etmeye karar vermiştik. Zalim olmadığımızı, söylenen şeylerin yalan olduğunu ispat eder etmez Avrupa hakkımızı teslim edecekti. Hem hakkımızı teslim edecekti hem hakkımızı mütevazı ve şayan-ı kabul bir şekle sokmuştuk.” Bu sözler henüz Kurtuluş Savaşı’nın başlamadığı dönemde İstanbul’daki aydınların içinde bulunduğu halet-i ruhiyeyi yansıtır. Oysa savaşı tüm şiddetiyle yaşamış Peyami ne kadar istemese de gerçeğin bilincindedir: “Bu günlerde dikkatlice bakınca görüyorum ki bunları başkaları için değil, kendimiz için yaptık… Çünkü İstiklal Harbi’nde çektiklerimizi çekmek, ihtiyari bir şahadete atılmak için en evvel kendimiz kendimize inanmaya muhtaçtık.”[16] Halide Edib, bir ulusun kurtuluşu uğruna tarihi yeniden yazmaya girişmiştir. Tarihin yeniden yazımının ilk kurbanları tarihin ilk kurbanları olmak zorundadır.

Halide Edib’in zıt kadın karakterlerinde belirgin bir eksen değişikliği yaşanmıştır. İstanbul’da İngilizlerin affı için didinen Şişli hanımları antipatikleşirken, İzmir’deki Yunan mezaliminden sağ kurtulup İstanbul’a gelen, “Avrupa taklidi kadınlardan daha ziyade şahsiyeti[17]olan Ayşe, vakar ve direngenliğiyle cinsel çekiciliğe sahiptir. Bu cazibenin yörüngesine giren erkekler için, uğruna ateşten gömlek giyilecek bir kadın olarak belirir. Peyami, hasta yatağında “Ah, sevgili ve ateşli İzmir! Seni Ayşe’de mi görüp ateşe gidiyoruz; yoksa Ayşe senin kızın olduğu için mi bizi yeşil İzmir’e kızıl kanlarımızı akıtarak sürüklüyor” diye sayıklarken Milli Mücadele ile Ayşe’nin aşkı ve bedenine mazhar olmanın iç içeliğini teslim eder.[18]

Halide Edib, Seviyye ile Macide, Handan ile Neriman arasındaki gerilimi Kaya’da yormuş, Ayşe’de çözmüş gibidir. Çekici olmak için alafranga olmak, namuslu olmak için iddiasız, sıradan ve gelenekçi olmak boyunduruğu ortadan kalkar. Bu çözüm, onu öldüresiye kıskanan küçük Kezban’ın sözlerinde deşifre olur: “O yiğit bir avrat… neyleyim kahpe değil.[19] Bunu koşullayan büyük bir toplumsal dönüşümün aktif bir öznesi olmaktır. Halide Edib’in kadının yeni sorunu, özne olarak tanınma sorunudur ve bu Ayşe’nin onu savaşın şiddetinden sakınmak isteyenlere çektiği cılız bir isyan nutkunda görünür: “ben, en çok beni korumak isteyenlerden, rafta saklanacak bir nevi mahluk gibi beni sakınanlardan nefret ederim. Ben, yalnız benim çekeceğim kadarını değil, daha fazlasını bana yükletmek isteyenleri, elimden tutup ateşe sürükleyenleri severim.[20]

Ateşten Gömlek’te kurucu unsurun eşit ortağı olma sorununu daha embriyo halindeyken ortaya koyan Halide Edib, hemen ardından gelen Vurun Kahpeye romanında eskiyle hesaplaşmayı da içerecek şekilde genişletir. İstanbullu öğretmen Aliye’nin taşrada görev talep etmesiyle, Osmanlı’nın hilafet rejiminin gölgesi olarak Anadolu’da yaşayan dini yobazlığa meydan okunmuştur. Kuvayı Milliye, Aliye şahsında inşa edilen aydın kadın kimliği ve gelişmekte olan yeni ulus bir yanda, Yunan işgaline yanaşan dindarlar ve eşraf sınıfı bir yanda cepheleştirilir. Geçmişte çekici kadınları ‘şeytanlaştıran’ Halide Edib, bu kez kadın bedenindeki güzelliği şeytanlaştıranları eleştirmektedir. Ne var ki Kuvayı Milliye’nin zaferi kadının zaferi anlamına gelmeyecek, kahpe damgası vurulan Aliye linç edilerek öldürülecektir.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

Halide Edib’in eski ve yeniye dair ortaya attığı sorunlar gerçek hayatta karşılıksız sorunlar değildir. 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilan edilmiş, Mart 1924’te hilafet ortadan kaldırılmıştır. Kadınlar, Cumhuriyet’in vaadettiği haklardan, Halide Edib kurucu elitten dışlanmıştır. Kara propaganda heybesinden çıkarılan ‘Yahudi kökeni’, ‘aşk dedikoduları’ ve ‘Amerikan mandacılığı’ polemiklerine cevap yetiştirmeye çalışan Halide Edib için Takrir-i Sükun ve İstiklal Mahkemeleri 1925’te gönüllü sürgüne giden yolun son taşlarını döşemiştir.  Mustafa Kemal Nutuk’la birlikte yeniden yazdığı tarihi ilan eder.  Halide Edib, resmi tarihe “mandacı” olarak geçecektir. Halide Edib bu duruma meydan okur. 1928’de Londra’da masa başına oturur, 1919-1922 yılları arasında yaşananları sığdırdığı The Turkish Ordeal’ı yazar. Diktatör portresindeki resim Mustafa Kemal’e aittir. Halide Edib, bir zamanlar dostane ilişkileri olan Mustafa Kemal’i anmaktan geri durmaz, dost Mustafa Kemal “bugünkü diktatörün bile tamamen söküp atamayacağı bir imge” olarak anılarında yer bulur. Ayrıca bugün onun yanında kendisini karalamaya çalışanlarla da hesaplaşmaktan kaçınmaz, Ankara’nın işgal tehlikesine girdiği zamanları hatırlatır: “Ne yazık ki Mustafa Kemal Paşa’nın yanından bir gün bile ayrılmayanlar, namağlup bir cesaretle böbürlenmekte ifrada kaçanlar, en önde Ankara’yı terk edip karılarını ve mallarını Kayseri’ye kaçırdılar. Kaderin cilvesine bakın ki bu adamlar şimdi diktatörün haydutları olarak hareket ediyorlar.[21] Aynı günlerde Halide Edib, cepheye gitmiş, İsmet Paşa’nın kumandasında savaşmıştır.

GEÇ GELEN MEBUSLUK

Mustafa Kemal’in ölümünden bir yıl sonra, İsmet İnönü’nün ‘küskünlerle barışma açılımı’ kapsamında Halide Edib siyasetten uzak bir alana yerleştirilir. İstanbul Üniversitesi İngiliz Filolojisi Bölüm Başkanı olur. Ne var ki burada giriştiği hummalı tercüme çalışmaları onu siyasetten uzak tutmaya yetmez. Tek parti rejiminden memnuniyetsizdir. Soğuk savaş yıllarında başlatılan sürek avı koşullarında 1950 seçimlerinde Demokrat Parti’den bağımsız aday olarak milletvekili seçilir. Meclis kürsüsünden, komünizmin panzehiri olarak liberal demokrasinin hayata geçirilmesini savunur. Bedenen ve zihnen uzaktan izlediği Sovyetler, ona göre güç zehirlenmesi yaşayan milliyetçi ve faşist iktidarlardan farksızdır: “Mürteci, ırkçı, komünist… Bunların birini ötekine tercih edemezsiniz. Bunlar yalnız Türk milletinin değil, bütün medeni dünyanın düşmanları ve mikroplarıdır ve bu mikroplara karşı tek aşı demokrasiyi himaye etmektir.[22]

Bir partinin daha seçilebilir hale gelmesiyle demokrasinin hayat bulacağını uman Halide Edib, çok geçmeden yanıldığını anlayacaktır. 1951’de Mustafa Kemal heykellerine üst üste yapılan saldırılardan sonra gündeme gelen Atatürk’ü Koruma Kanunu’na ve Demokrat Parti iktidarının antidemokratik uygulamalarına muhalefet eder. Ancak itibarsızlaştırma silahları yeniden dolaşıma sokulur. Bunun üzerine Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı “Siyasi Vedaname”sinde Demokrat Parti’yi de diktatörlükle eleştirerek siyasi yaşamını sonlandırdığını ilan eder.

***

1960’lı yılların başında 40 yıl önce İngilizce yazdığı biyografisini[23] otosansürle Türkçe yeniden yazan Halide Edib, iki dünya savaşı görmüş, bir bağımsızlık savaşında aktif görev almış, dört kıtada söylev vermiş iflah olmaz bir liberal, uyumsuz bir muhafazakârdı. Kadın mücadelesi için ayrı, bağımsız bir alan açma kudretine sahipti, bu hatta mücadele etmeyi seçebilirdi, seçmedi. Siyasi altüst oluşların erkek egemen dünyasında aklı ve tutkusuyla meydan okuyarak kendine yer açma mücadelesi vermeyi yeğ tuttu. Mutlu bir ülke inşa etmenin şifresi olarak gördüğü milliyetçilik onu defalarca hayal kırıklığına uğratmakla kalmamış, aynı zamanda sınıf mücadelesinin şekillendirdiği bir toplum analizinden ve dönüşüm tahayyülünden de uzak tutmuştu. Oysa değişen maddi koşullar hem kendisini hem de yarattığı kadın karakterlerini sürekli bir devinim içine sokuyor, dönüştürüyordu. Kıyısında gezindiği birçok ideolojiden en uzak durduğuna şaşırtıcı derecede yaklaştığı eserler vermiş, toplumsal gerçekliği kavramış ama toplumcu gerçekçi ol(a)mamış bir yazar olarak bugünün ve geleceğin edebiyat tarihindeki yeri baki. Her şeye ve herkese rağmen!

Kaynaklar:

Ayşe Durakbaşa, Halide Edib: Türk Modernleşmesi ve Feminizm, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.
Belgin Tarhan, “Üç Devirde Bir Muhalif: Halide Edip Adıvar’ın Perspektifinden Türkiye’de Siyasi İktidar(lar) ve Demokrasi Sorunu”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Araştırma Makalesi, 2018.
Beyhan Kanter, “Halide Edib Adıvar’ın Romanlarında Eril Tahakkümün Sınırında Gezinen Kadınlar”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 24, Mart 2016, s. 84-94
Beyhan Uygun Aytemiz, Halide Edib Adıvar ve Feminist Yazın, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Tezi, 2001.
Halide Edib, Ateşten Gömlek, Can Yayınları, 2019.
Halide Edib, Handan, İstanbul: Can Yayınları, 2017.
Halide Edib, Mor Salkımlı Ev, İstanbul: Özgür Yayınları, 2000.
Halide Edib, The Turkish Ordeal: Being the Further Memoirs of Halide Edib, Londra&New York: The Century Co.
Halide Edib, Türkün Ateşle İmtihanı, Cumhuriyet Yayınları, 1998.
Halide Edib, Vurun Kahpeye, İstanbul: Özgür Yayınları, 2000.
Hülya Adak, Halide Edib ve Siyasal Şiddet: Ermeni Kırımı, Diktatörlük ve Şiddetsizlik, İstanbul: İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, 2016.
İpek Çalışlar, Biyografisine Sığmayan Kadın, İstanbul: Everest Yayınları, 2010.
Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, İstanbul: İletişim Yayınları, 2013.

[1] Beyhan Uygun Aytemiz, Halide Edib Adıvar ve Feminist Yazın, Bilkent Üniversitesi Türk Edebiyatı Bölümü Yüksek Lisans Tezi, 2001.
[2] Beyhan Kanter, “Halide Edib Adıvar’ın Romanlarında Eril Tahakkümün Sınırında Gezinen Kadınlar”, Akademik Sosyal Araştırmalar Dergisi, Yıl: 4, Sayı: 24, Mart 2016, s. 84-94
[3] Ayşe Durakbaşa, Halide Edib: Türk Modernleşmesi ve Feminizm, İstanbul: İletişim Yayınları, 2017.
[4] Belgin Tarhan, “Üç Devirde Bir Muhalif: Halide Edip Adıvar’ın Perspektifinden Türkiye’de Siyasi İktidar(lar) ve Demokrasi Sorunu”, Ankara Üniversitesi SBF Dergisi, Araştırma Makalesi, 2018.
[5] Halide Edib, Mor Salkımlı Ev, sf. 9.
[6]Memoirs of Halide Edib’den aktaran İpek Çalışlar (Biyografisine Sığmayan Kadın: Halide Edib, sf. 40)
[7] 17 Aralık 1908 tarihli Servet-i Fünun. Aktaran İpek Çalışlar, Biyografisine Sığmayan Kadın: Halide Edib, sf. 62
[8] Aktaran İpek Çalışlar, sf. 77.
[9]Memoirs of Halide Edib’den (sf. 332) aktaran Hülya Adak, Halide Edib ve Siyasal Şiddet, sf. 38.
[10] Halide Edib’in ‘Felaketlerden Sonra Milletler’ makalesinden aktaran İpek Çalışlar, sf. 108.
[11] “Ölenlerle Öldürülenler-Ermeni Vatandaşlarıma”, 18 Mayıs 1909 tarihli Tanin gazetesinden aktaran Murat Belge, Edebiyatta Ermeniler, sf. 65-68. (İpek Çalışlar iki Ermeni kadının, Serpuhi Makaryan ve Bayzer Torkomyan’ın teşekkür yazısı yazdığını belirtiyor. sf. 75.)
[12] İpek Çalışlar, sf. 133.
[13]Memoirs of Halide Edib’den aktaran Hülya Adak, sf. 45
[14] Halide Edib, Türkün Ateşle İmtihanı, cilt 1, sf. 39.
[15] Aktaran İpek Çalışlar, sf. 221-222
[16] Halide Edib, Ateşten Gömlek, sf. 30-31
[17]Ateşten Gömlek, sf. 55
[18]Ateşten Gömlek, sf. 81.
[19]Ateşten Gömlek, sf. 122
[20]Ateşten Gömlek, sf. 89-90.
[21] Halide Edib, The Turkish Ordeal, sf. 303; 207 (Çeviriler bana aittir)
[22] Aktaran İpek Çalışlar, sf. 452.
[23]Mor Salkımlı Ev ve Türkün Ateşle İmtihanı.