LAMEKÂN
LAMEKÂN

LAMEKÂN

EMİR ALİ YAĞAN

Şehrin dört ana garından dört ayrı yöne yolcu taşıyan trenler kalkıyordu. Hangi gardan yola çıkacağımı bilemediğim bir kararsızlık içinde kendimi sokağa attım. Daraldığım ev değildi sadece… On yıldır gelgitlerle takılı kaldığım koca şehir de artık bana yaşanılmaz geliyordu. Kapıyı çarpıp çıktığımda şehri de terk etmem gerektiği kararına varmıştım. Evde, şehirde nem kaldığı umurumda değildi, bildiğim tek şey gitmem gerektiği… 

Günün akşam saatlerinde, Lyon Garı’ndan güneye, Côte d’Azur taraflarına uzaklaşmaya niyetlendim… Neden sonra, aynı gardan doğuya yolcu taşıyan bir trende buluverdim kendimi. Başka bir ülkenin kapı aralığında yer alan Annecy’e vardığımda vakit gece yarısını geçiyordu. Beni garda karşılayacak birileri olması gerekti ama o birileri beklenmedik konuğunu karşılamaya gelmedi. Paris’ten hareket aldığımda burada hayat süren eski bir dostumla telefonla görüşmüş, dostum ineceğim saatte beni garda karşılayacağını memnuniyetle ifade etmişti. Ne var ki şehre indiğimde beni karşılamak şöyle dursun, telefonlarıma da yanıt alamıyordum. Açıkta kalışıma değil, başına bir haller gelmiş olabileceğini düşündüğüm dostum için kaygılanmaya başladım. Israrlı arayışlarım her defasında mesaja düşüyor, üst üste bindirdiğim mesajlarıma yanıt alamıyordum.

Dostum, başına türlü belalar sarmada maharet sahibiydi. Çetrefilli hikâyeleri olan adamlar, muamma kadınlarla dans ederdi. Sinemacı bir karakteri vardı. Büründüğü her rolü sahicilikle oynardı. Bana oynadığı oyun hiç hoş değildi. Vakit gece yarısını geçmiş, kar yağmaya devam ediyordu. Beklemesi gerekeni beklemenin yararsızlığını anlayıp sabahlayacak bir otel aramaya koyuldum. Torino Kış Olimpiyatları’na denk gelişim arayışımı boşa çıkardı. Çevre dağlardaki kayak merkezlerine gelenlerin doluştuğu şehirde, kabul yerinden geçtiğim her otel doluydu.

Yol maceramın ilk uğrağında kar altında sabahlayabileceğime, sabaha kalmadan soğuktan geberebileceğime ihtimal vermemiştim. Karşılaştığım aksiliğin böylesini müstahakım saymadım. Beni buralara rahatım tepmedi elbet. İçin için büyüttüğüm bir rahatsızlıktım ben kendimde. Rahatsızlığı gidermenin çaresini yola koyulmakta, yer yurt değiştirmekte bulmuştum. Dahası anne karnında hareket etmeye başlayan bir ceninken vaktinden çok önce peydahlanmıştım yol üstüne karlı bir şubat günü. Yıllardır yolumu gözleyen annemin dediğine bakılırsa yol üstüne doğmam yazgımı yola bağlamış. Hem evvellerim kendilerini “Yol Evladı” sayarlarmış.  Zamanın başlangıcından beri Hakk’a, hakikate giden evvel ahir yol haline inanırlarmış.  Ömürdür devam eden gitme halimin onların inandıkları yol aşkıyla ilişkisi olabilir. Öyle ki bir türlü varmıyordu yolum menzile.

E ben böyle h/avare nereye? Aradığım meçhul adres neresi?

Nerede durulur içimdeki uslanmaz yolcu?

Ne zaman diner serimdeki bu yol telaşı?

Lev Tolstoy seksen iki yaşında, karlı bir gecenin alacakaranlığında malikânesini terk etmiş. Kimsenin kendisini tanımadığı ücralara çekilmeye niyetle binip uzaklaştığı trende üşütüp zatürreye yakalanmış. İndirildiği ıssız bir istasyonun bekçi kulübesinde kendisini ölüm döşeğinde bulmuştu. Tolstoy kadar kahır biriktirdiğim evden zinciri koparışımın ertesinde gelip saplanmıştım bu karlı çıkmaza. Her ne hal gelirse gelsindi başıma çarpıp çıktığım kapıya, terk ettiğim şehre dönmeyecektim. Vardığım ilk uğrakta olacak olan kabulümdü.

Tolstoy, ebedi sona varan kaçışında, “İnsan Tanrı’ya sadece yalnız yaklaşabilir.” düşüncesinde bulmuştu tesellisini. Bense teselli değil, belamı arıyordum galiba.

Tren mola verdiği Chambéry Garı’ndan hareket alıp Annecy’e doğru ağır ağır ilerliyorken dışarıda lapa lapa kar yağıyordu. Yolda, hareket halindeki trende annemin inandığı uluya yakarıda bulundum:

“Ya Hızır!” dedim, “Çulumu serdiğim yere bir daha yolumu çıkarma!

Geçtiğim yola bir daha gölgemi düşürme!

Beni evlerin şerrinden esirge!

Yolların meçhulünde böyle lâmekân tut!”

Hızır yakarımı anda duydu, vardığım ilk uğrakta açıkta kalıverdim.

Kar serpiştirmeye devam ediyordu.

“Be hey dostum neredesin? Telefona neden cevap vermiyorsun?”

Bir taksi çevirip evinin kapısını çalmayı düşündüm ama ya evde yoksa! Üstelik ne adresini ne de oturduğu semtin adını biliyordum.  Şehrin kıyısında çevrelendiği upuzun gölün sağ yakasında, Semnoz Tepesi’nin yamacında yer alan oryantal bir villada oturduğunu anımsıyordum. Birkaç yıl öncesinde Cenevre’den Paris’e dönerken şimdi meçhulüm olan o adrese uğramış, aynı gün yola devam etmiştik. Ön cephesinde sahte mermer sütunlar bulunan evi gece karanlığında seçebileceğimden emin değildim.

Durumu yoldan çevirdiğim bir taksiciye anlatım. Taksici, Fransızcamda İtalyan aksanı buldu, mevzu buymuş gibi! La Haute Savoielıların alışkın olduğu bir aksandı benimki. Öyleyse yabancısı sayılmazdım buranın ama gerçek bu değildi, ben yabancının da yabancısıydım.

Taksiciye, “Bayım, merakınızı gidermiş olayım. Ben İtalyanların da yabancısıyım. Kuzeydoğu Akdeniz’e kıyı bir ülkenin dağlı kabilelerindenim. Anadilim Latin dilleriyle aynı dil ailesinden geliyor. Aksanımdaki benzerlik belki bundandır…” dedim.

Bu açıklamam onun kafasını karıştırdı. Beni kuşkuyla süzdü. Karanlık kimselere benzediğim söylenemezdi ama sokak ışığı altında yüzümün yarısı ay gibi karanlığa dönüktü. Taksici biraz tereddütle yüzüme baktı. Adrese ilişkin verdiğim ipuçlarını kendince değerlendirdi. Aradığım adresin, kilometrelerce uzunluğu olan Annecy Gölü’nün sağ yakasındaki kıyı evleri boyunca uzanan, birkaç alt adı taşıyan Sévrier semtinde bulunduğuna mutabık kalarak o yöne yol aldık.

Bagaja atılacak valizim yoktu. Terk edenin yükü kendi darasından başka ne olabilirdi ki? Sırt çantamda dizüstü bilgisayarımdan başka ağırlık yoktu. Bilgisayar sanal belleğimi, karalamalarımı taşıyordu, bense onun taşınabilir ağırlığını. Omurlarımı hafiften sola büken yıllardır omzumda taşıdığım bu meret miydi? Değildi… Sol bacağıma yerleşen aksaklığın başkaca bir nedeni olabilirdi. Derler ki ev içi düzeni bozulanlar hassas bir terazide duran beden dengelerini kaybederler. Bastığım yerin her an ayaklarımın altından kayacakmış hissi vermesi bundandı belki. Yerinde duramama, mütemadiyen bir yerden bir yere gitme, gidememe telaşı içinde geçti yıllar. Hep böyle uzaktan uzaklara kaçışım, hiçbir yere aitlik duyamayışım kusur mu, bilemem. Her insana nasip olmaz bir ayrıcalığı vardı ben gibi aylağın. Şu koca kıtada hangi kente, kasabaya yolum düştüyse orada beni karşılayan, içtenlikle ağırlayan, bir daha görüşebilmek dileğiyle uğurlayan birileri oldu hep. İyi de gecenin bu saatinde, bilmediğim adresini bana arattıran dostuma ne oldu? Kavline bel bağlanmaz zaman; dost, arkadaş bildiklerimi tanınmaz kılıyor. Belki ben böyle uzaktan uzağa kaçmakla gözden, gönülden düşüyor; aşrı giderek zamanda dostlarımı kaybediyordum.

Kar yağmaya devam ediyordu. Bari şu bungun gök böyle daralmasa, kar boran yağdırmasa üstüme. Nesli tükenmiş bir göçmen kuş bulurum kendime kılavuz alacak. Yeter ki sürüsünün avlağından kovulan bir yabanılla kesişmesin yolum, hiç de hoşnutsuz değilim muammaya varır görünen bu gidişten. Her sapağın, açmazın bir çıkışı vardır, diye düşünerek şairane avuntular arıyorum kendi kendime. Yeter ki diyorum içimden, sahiplenişin kazığına dolanmasın ruhum. Zira ruhunu mülk duygusundan arık tutmaktır benim özgürlükten anladığım. Bir yudum şarabın damakta kalan tadınca geçip gitmektir bu dünyadan, gelindiği gibi yeğni ve çırılçıplak… Bedende oğul verecek kurtçuğun rızkını, can payını gözeterek dönebilmektir küle yeniden…

Şimdi felsefe yapmanın sırası değil ero budala, budala! Divane gezenin demi hederdir.  Yanlış zaman gezgini dervişler gibi biçaresin.  Abdalın aptalısın! Yaşadığın ana dön! Şehrin hanları tıka basa dolu… Derken Alplerin üç ülkeye taban bastığı karanlık, derin bir vadide dalgınlığıma çomağını sokuyor taksici, meskûn mahalleri geride bırakmanın telaşı içinde:

Bayım, Sévrier gerilerde kaldı! Alberville’e varmadan eh artık ineceğiniz yeri söyleyin!”

Taksiciye düşünmeksizin:

– Déposez-moi là, Monsieur, à ce coin inconnu ! C’est exactement là, cette adresse inconnue recherchée par cet inconnu !