YELDA EROĞLU

Balzac, yaşadığı toplumun tüm katmanlarındaki insanları ve ilişkilenmeleri anlatmanın bir yöntemi olarak karakterlerini tek bir romanla sınırlamaz. Goriot Baba’da henüz idealist bir genç olan Rastignac, Kibar Fahişelerin İhtişamı ve Sefaleti’nde –artık– muktedir bir gaddar olarak görünür. Bir başka toplum nehri romancısı Zola da şu romanda başıboş sahipsiz eğitimsiz ve geleceksiz büyüyen Nana’yı bu romanda kalpsiz bir sermaye sahibinin metresi olarak yeniden ele alır, mesela. Toplum ve zaman nehir gibi akmakta ve insanları değişik ilişkilenmelerin taşlarına çarpa çarpa şekilden şekile sokmaktadır. Orhan Kemal’in karakterleri, romanları arasında bu kadar güçlü adımlarla gezinmese de ismen kendilerini belli edip işaret edilen toplumsal gerçeğin altını çizerler. Latife Tekin Sürüklenme ve Manves City’de aynı karakterleri farklı bağlamlarda göstermek yerine; aynı bağlamın iki tarafının hikâyesini anlatıyor.

Bu ilişkiyi, iki romanda da güçsüzce görünüp yine güçsüzce sonuçlanan büyük görünümlü olaya bağlamak büyük haksızlık. İki hikâye arasındaki ilişki, yüzeyde iğneler gibi oraya buraya savrulmuş görünen işçilerle onları cismen olmasa da bilinç ve çıkar düzeyinde bir araya toplayan mıknatısın ilişkisi. Manves City bir işçi kentindeki işçilerin hikâyesini anlatırken Sürüklenme bir örgütün ve üyelerinin hikâyesini anlatıyor.

Manves City’ye komşu bir yerleşim yerinde açılan Sürüklenme tuhaf, distopik bir dünyada karşılıyor bizi. Havalimanının güvenlikçisi, ucuz bilet sahibi yolcuları horlarken “ikinizi aşağı atsalar ceza yemezlerdi” der, “havada kaybettirme olayı çok, yaşadığınıza sevinmeniz lazım.” Birkaç sayfa sonra anlatıcı uçaklardan aşağı atılmış sahipsiz yolcuların donmuş cesetlerinden bahsettiğine göre, bu sadece bir benzetme ya da abartma değil, romanın üzerinde gezindiği coğrafyanın bir gerçekliği. İleride bir klonlama ünitesinden bahsedilecek. Manves City’de Ersel, Manves Üretim Tesisleri’nin hangarlarına kaçamak baktığında “rayların üstünde kayan robotlar” gördüğünden emin olacak. Latife Tekin göstermek ve deşmek istediği hikâyelerin yer ve zaman sınırlamalarını bir tarafa atıp tatsız ve ruhsuz bir yerçekimsiz hikâyeciliğe tenezzül etmek isteseydi; klonlama ünitelerinden, robotlardan ve yoksul yolculardan kurtulmak için onları havaya savuruveren uçaklardan bahsederken coşardı. O tam tersini yapıyor; bunları kalemin ucuyla geçip, bilimkurguyu anımsatan doneleri şimdi’den kaçmak yerine tam da şimdi’nin altını çizmek için kullanıyor. Tam da şimdi; çünkü anlattığı dünya, aşırı reel bir neredeyse distopya.

Tekin’in neredeyse distopyasında robotlara, klonlama tesislerine rağmen, daha doğrusu tam da onlarla beraber, doğa ve insan kâr uğruna ezilir. İki romanda da ne kaba ne de ince anlamıyla ilerleme kavramından bahsetmez Tekin; ancak onun çağrışım yaptığı zaman, sık sık karşımıza çıkar. Sürüklenme’de anlatıcı zamanın içinde sürüklenmekten endişelidir; ‘Rüzgâr yoksa zaman da yok, deniz böyle kıpırtısız, dümdüz olduğunda zaman duruyor sanki,’ demiştim, ‘şimdi bak ne güzel, seninle aynı yaşta hissediyorum kendimi’.

Manves City’de geçimleri ve yaşamları, bulacakları ya da atılacakları işlerin iki dudağının arasında olan işçiler için zaman, ardından hayıflanacakları bir mevhum olmanın ötesinde yaşamsal bir katılığa sahiptir. “Fakirin sermayesi de zaman olsun demişler, gecesini gündüzüne katıp hayatını çevirsin”. Zaman işçilerin sermayesidir ve kiralandığı işletmeye aittir. İşçi Ersel, üvey kızını aramak için acele etmelidir, “sonra iş peşine düşmek zorunda kalacaktı çünkü”. Manves City’deki işçiler, zamanı son derece pahalıya satın almaktadır.

Tekin, belki de Türkiye edebiyatındaki en gerçek, işçiye benzer işçileri yaratır Manves City’de. Bunlar, beceriksizliği kötü niyete varan yazarların eline düşen işçi karakterler gibi sadece üretim sürecinde ya da üretim sürecinin dışına atıldıklarındaki feci kaderlerinde (fahişelik, hırsızlık, açlıktan ölme ve dahi) gösterilmez. Kurslara giderler; drama kurslarına gitar kurslarına meslek edindirme kurslarına… Kitap okurlar, yapay zekâ üzerine konuşurlar, yerel bir gazetede köşe yazarlar, sevişirler, terk ederler, terk edilirler… Söz edilenler toplumun sadece seri kurbanları değil aktif birer üyesidirler de. İrade ve yetenek sahibidirler ne var ki sistem onların iradelerini bastırır yeteneklerinin üstüne kocaman ayaklarıyla basar. Abisinin çalıştığı sandalye atölyesi kapanınca taksitlerini ödeyemedikleri gitar kursunu bırakmak zorunda kalır Ersel, “gençlik yılları böyle tek taksiti yatırılmış bir dönemlik hayallerle geçmiş”. Nergis’in yazma yeteneği ise sistemin kocaman ayağının altından bile kurtulur.

Manves City, bir işçi kentinin arı kovanını andıran hareket ve uğultusunu yansıtırcasına çok seslidir. Bir üst anlatıcı olmasına rağmen, anlatı, sürekli olarak başka ağızlarla el değiştirir. Roman boyunca Nergis’in yerel gazetede yazdığı köşe yazıları, Ersel’in eski sevgilisinin psikiyatrist tavsiyesiyle kaleme aldığı kendine mektupları ve işçilerin fabrika şikâyet kutularına yazıp attığı talep notlarıyla karşılaşırız. Burada Tekin, fazlasıyla demode olmuş (ya da lütfen artık olsun) aynı olayı başka ağızlardan tekrar tekrar dinleme klişesine savrulmaz. (İki romanda da karakterler sık sık aynı olayı farklı anlatır; bu gerçeğin göreli olmasından değil karakterlerin savrukça yalan söylemesindendir. Yazar da tek ve değişmez gerçeği bulmak için duraksamaz zaten; bulmak için uğraşmaya değecek bir gerçek değildir saptırılan. Karakterlerin yorumlarının ya da yalanlarının hepsi aynı nehirde, nehrin varacağı yeri saptırmadan akmaya devam etmektedir.) Manves City’de anlatıcı ağız değiştikçe anlatılan şey de değişir. Bu şeyler, işçilerin aynı anda olmasa da farklı anlarda dahil oldukları durumlar, sorunlar ya da duygulardır ki kentin gayet maddesel ruhu konuşur sanki başka başka seslerle. (Kitapta işçilerin talep notlarına verilen yazı biçimi el yazısını anımsatır. Ve edebiyat gerçekle kasıtsız bile olsa üst üste biner; Üçüncü Havalimanı işçilerinin el yazısıyla yazılmış talep listesini anımsayalım.)

Manves City’nin çok sesliliğine karşın, Sürüklenme’de sadece tek bir anlatıcının sesi ikiye bölünür. İlki tam anlamıyla bir ben-anlatıcı’dır ve örgüt için oradan oraya dolaşıp insanlarla görüşürken kuşkular ve sorular arasında sürüklenir. Diğeri ise anlatıcının geçmişte kişisel bağlarının da olduğu örgüt liderine yazdığı mektuplardan oluşur. Ben-anlatıcı kehanetler, neredeyse doğaüstü sezgiler ve imlemelerle dolu bir üslupla konuşurken örgüt liderine mektuplar insanın içine serinlik verecek kadar sade ve nesneldir. Düz değil. “Sedra uyuyor Raşit” diye başlayan mektupta cennet, ruh, çoban gibi pastoral çağrışımlı kelimeler birden “Adam Smith’in yattığı yeri göstermek için, söylediklerini yazıp canını sıkmak istemiyorum, fikirleri Marx’tan daha özgünmüş filan, anla ötesini işte” sularına dalıverir. Son derece kontrol altındaki bir bilincin akışıdır bu mektuplar.

Anlatıcının dahil olduğu örgüt, Takviye, “Kayıp dakikalarını geri kazanmak ister misin?” sloganını logosuna sarmış bir anonim şirkettir aslında (eski yoldaşları şirket kurmak isteyince dalga geçmişlerdir vaktiyle). Sözde geçici iş arayanlara yardımcı olmaktadır ama asıl doğayı korumak için hukuki destek vermektedir; en azından anlatıcı topladığı paraların çevre davalarına gittiğini bilmekle yetinmek ister. Esasında o, örgüte tamamen kendi iradesiyle katılmamış; bu ona bir nevi miras olarak kalmıştır. Örgüt, anlatıcının ailesidir bir nevi ve her aile üyesi gibi bu zorunlu bağı koparıp özgür olmanın çekiciliğiyle bağı koparıp kimsesiz kalma korkusu arasında gidip gelmektedir. Örgüt uğruna oradan oraya sürüklenmektedir; ancak örgütten ayrılırsa da kendi bilincinin kısıtları içinde sürükleneceği ortadadır. Tıpkı kendisinin ne istediğini tam olarak bilemediği gibi ya da kendisi tek bir şeyi değil birbiriyle çelişen farklı şeyleri istediği gibi örgütün de tam olarak ne yaptığını bilmez ve yaptıklarının bir kısmının sorumluluğunu alıp diğerlerini reddetmeyi seçer. Örgüt elbette soyut da olsa “birileri” uğruna çabalamaktadır. Ancak bu uğruna uğraşılanların kim olduğu kanlı canlı belirmez. Anlatıcısının sürekli uçak yolculuğu yaparak havada olması gibi bu soru da havadadır. “…kulaklarımız yok, anladın mı Tamsi! Haykırışlarla dolu boşluk var kafamızın içinde”. Temsil edilenin gerçek sesi geçmişte kalmıştır, artık onu duyacak kulakları yoktur örgütün, eskiden duyduklarını yeni duyuyormuş gibi davranmaktadır. Bir de örgütün parası meselesi vardır romanda; ne olmuştur bu paraya kim almıştır? Örgütün adı için seçilen Takviye kelimesinin tasfiye’yi çağrıştırması sadece bir tesadüf müdür?

Sürüklenme ve Manves City’nin, işçilerle örgütün yolu trajik bir suçla kesişir. Tematik olarak birbirini bu kadar iyi yankılayan romanlardaki bu drama işi bağlantı, bazı okurlara ustaca görünebilir. Ben, yazarın burada gereksizce ve fazlasıyla kendini belli ederek sahaya inmekle hata yaptığını düşünüyorum.

Yine de. Özellikle Manves City, sistemin içinde sürüklenmekle birlikte yine de karakter gibi karakter olmalarıyla Türk edebiyatında işçilere dair romanlar arasında çok çok özel bir yeri şimdiden talep ediyor.