Sahiciliğini gömmüş bir aklın sayıklamaları

2000’lerin henüz başında, modern Türkçe şiirin bir evrimin eşiğinde olduğu söylense, çoğu kişi bu yorumlamaya muhtemelen ya aldırmaz ya da gülüp geçerdi. Günümüzdeyse, “2000 sonrası” diye tarif edilen bu şiirin artık “anti-lirizm” tanımı içinde olgunlaştığını söyleyebiliriz. Öncelikle, “anti-lirik”, “lirik olmayan” demek değil. Doğrusu günümüzde “lirik” tanımının da yeniden yorumlanmasına ihtiyaç var. Eğer lirizm (müelliflerine ve sözüm ona ‘fanatik’ savunucularına bakarak söylüyorum), dize estetiğine ve İkinci Yeni şiirinin mutantı olan bir imge tekniği ile açıklanıyorsa; “lirizm” ile “anti-lirizm” arasındaki ayrım kolayca yapılabilir. Ama bu ayrımın, sanıldığı gibi kolay bir ayrım olmadığını, almaşık bir ayrışma olduğunu da söylemekte yarar var.

Günümüzde yenilik ise kalıplaşmış imgenin, tanıdık dil atmosferinin, edanın, kısacası konvansiyonel şiirin dışlanması anlamına geliyor. Artık yeniliğin dolaşımı, ‘parçalılık’tan, yerleştirmelerden, konumlandırmalardan, imgenin bölümlenmesinden konuşan ‘parçalı’ bir özne şiirine doğru eviriliyor. Ama şimdilik. Kâhin olmadığım için, bu süreksizlik çağının ne kadar etkileyici veya ne denli yerleşikleşeceğini kestirebilmek adına kesin bir şeyler söyleyebilmem güç. Ama bir süreksizlik çağında olduğumuz doğru. Şiirin daha konuşkan bir hale bürünmesi, daha çok samimiyet itirafına yaklaşması, şiirde daha çok somutluğa ve gerçekliğe ihtiyaç duyulması, bir bakıma şairinin bulunduğu zaman dilimindeki çaresizliğine denk düşüyor.

Günümüzde şiir gözlemden, parçalılıktan, gerçekçiliğin bir samimiyet itirafına varmasından türeyen anti-lirizm ile geleneksel (ama modern biçimsellik anlamında da geleneksel) dizeci şiirle kavrayış bakımından bir ayrışma yaşıyor. Yeni e’nin Ocak 2019 tarihli sayısında Nilay Özer’in tariflediği de aşağı yukarı böyle bir şeydi. “Günümüzde şiir, birincisi yapısı daha belirgin, kısa, lirizmi daha net şiirler; ikincisi yapısı dağınık, sözcük listesi geniş, düzyazısal ve sanatlar arası biçimsel özelliklere sahip şiirler olmak üzere iki hatta güçlü bir biçimde ilerliyor.”[1]

Geçen sayıdan bu sayıya devrolan neo- epik tasarıya dönelim. Neo- epik önerinin şartlarından biri olan, “son otuz yılın şiirleriyle alışveriş etmemek” düsturu, aslında 2000’lerdeki ‘genç’ şairin İkinci Yeni şiiri ile melezleşmiş bir lirik edayı kabullenmediği bir eşiği tarif ediyordu. Kimseye ‘yeterli’ gelmeyen sulandırılmış imgecilik, Hüseyin Cöntürk’ten el alırsak, şiirde klişe dilin, “basmakalıp söz oyunları”nın inandırıcılığı zayıflamıştı.

ŞİİRİN TEKNİĞİ ‘KULAK’ YERİNE ‘GÖZ’E KAYDI

Arayışlar, başlangıçta kendini lirik şiirle parodi yapmaya değin götürdü genç şairi ama bu konvansiyonel lirik şiire karşıt olanları aynı kefede toplamaya yetecek bir durum değildi. Anti-lirik şiir, böylesi bir ortamda, ‘uç’ vermeye başladı. Önceleri deneysellik olarak tanımlanan bu şiir, aslında günümüz gerçekliğiyle söz ve dil oyunlarıyla arasındaki makası açan bir tür anti-lirizme vardı. Hadi, çok eski bir tabirle söyleyecek olursak, şiirin tekniği, artık ‘kulak’ yerine ‘göz’e kaymıştı.

Göz, bir somutluk arayıcıydı aynı zamanda. Gözlemin, şiirin esas buluşu olduğu ve çeşitlendiği bir dil ile çıkageldi, anti-lirik şiir. Şiirsel dil imkânlarının ‘çoklu’ bir biçimde kendini gösterdiği bir gövde şiiri olarak. Bu ‘gövdeye’ baktığınızda, Ömer Şişman’da takıntılar, mimikler ve tikler dahi şiirselleşirken, Ahmet Güntan’ın somutluk ihtiyacının dilsel bir itiraz olduğu kadar, bir ‘kimya’ tespiti olduğunu da rahatlıkla görebilirsiniz. Elbette ortaklaşılacak birçok şey bulunabilir, bu kuşak şairleri arasında. Aksi zaten düşünülemezdi. Yenilik bahsindeki farklılıklar; anti-lirik şiirin neo-epik şiir arayışı arasındaki farka benzer bir biçimde, anti-lirikler içinde de bölünmelere neden oldu. Başka bir yazının konusu olmakla birlikte, anti-lirik diye tarif ettiğimiz şiirde, Enis Akın’ı, hatta Enis Batur şiirini de (özellikle Doğu- Batı Dîvanı’ını) dâhil etmek gerekir. Ama sanırım, bu dönem özelinde esas ‘kopuşçuluk’ tartışması, somut ve güncel gerçekçi şiir dolayımında gerçekleşti. Artık 2000’lerin başındaki ‘görsel işler’in bile, ‘screen shotlarla’ biçimlenen başka şiirlere doğru yeni imkânlar edindiğine şahit oluyoruz.

Neo- epik şiir ise, bizzat kendisinin reddettiği “otuz yılın şiiri” yerine, Turgut Uyar şiirinin daha güncelini yazarak, bir ‘söz kalabalığına’ çevirdi meseleyi. Söz kalabalığı derken, edaya bulanmış bir söz kalabalığından bahsediyorum. Ya da eski elbiseye dikilmiş yenilik iddiası diyelim. Neo-epikçi şiirdeki daha uzun dizeler, Ahmet Güntan, Aslı Serin veya Serkan Işın şiirindeki dizge-dışılık ile aynı değildi. Neo- epik, alabildiğine konuşan, ama konuşurken de ‘eda’ kurmayı ihmal etmeyen bir şiiri yazmaya koyuldu. Oysa anti-lirik şiir, Efe Murad’a da bakarsanız, Ömer Şişman’a da varsanız geleneksel dize ve ses bağlantısını, kısacası ‘edayı’ tamamen yadsıyan bir biçimde kendini kurgulamıştır. Sadece geleneksel bir edadan da söz etmiyoruz, aynı zamanda metinlerarasılıkla çeşnilendirilmiş bir edacılık ve söz oyunuydu bu.

Bu yüzden ‘eda’yı kullanıp kullanmamak belirleyicidir, anti-lirik ayrımında. Şiirde gramer ile oynanmış yeni sözcük türetimleri, bilginin doğrudan şiire girebilmesi, güncellik, diğer sanatlarla ve edebi türlerle kurulan yatay ilişki, şiirin somutluk arayışının ve yeni ‘estetik’ buluşun kaynaklarıydı. Zaten her yenilik, modern sanatın tüm durakları hesaba katıldığında, öyle veya böyle, gündelik yaşamı ve güncelliği dönüştüren bir uzam doğrultusunda şekillenir.

 İSMAİL KILIÇARSLAN, EREN SAFİ, POPÜLİST BELAGATÇİLİK YA DA ‘YENİ ŞİİR MUGALATAYA GELMEZ’

Ara başlığa bakınca sadece bu isimleri irdelemek yetmez, siyasal İslamcı şiir kanalı açısından. Her şeyden önce Murat Güzel’i anmak gerekir. Murat Güzel kendini neo-epik olarak tanımladı mı hiç, bilmem. Tanımlamışsa, benim eksikliğimdir. Yalnız 90’lardan bu yana yazan ve uzun zamandır ses alamadığımız Murat Güzel şiiri, 2000’lerin başında Kökler dergisinde oldukça belirgin bir sesti. Alabildiğine uzun dizeler, anlatımcı bir dil, süreğen bir tahkiye ısrarı… Ama Güzel’in yanına iki şairin şiirlerini de ekleyeceğim, Eren Safi’nin ve İsmail Kılıçarslan’ın.

Bir şey yok mudur ölüm yok mudur işte o bir şey bekleyin birazdan beklemezsiniz de birazdan

Karşılanacak bütün arzu ve istekleriniz mis kokuyor elleriniz Avrupalı elleriniz bayan kolonya ve deterjan

Avrupalı mavi gözleriniz Avrupalı dolgun dudaklarınız

Ama yani lütfen diyorum ki başlasak

Başlasa bizimle birlikte çok uzak bir şey bu kadar yapışkan ve ıslak

Ah tanrım tanırım oh my god tanırım tanrım bu bir harf sadece biraz fazla bir tuhaf

(Murat Güzel, Uzak Koku, s.62)

 

çokça sıkılıyorum sazımın talaşları dökülmüş gövdesinden kuş çıkmıyor sakarya

sözlük okuyorum s harfine gelince selamete erişecekmişim belki diye sakarya

dördüncü sınıfta el yordamıyla aşık olup haşlanmış yumurta ve sanayağlı ekmekler sakarya

nedense adını unutmuşum, sözlüğün s harfinde arıyorum siyah saçlarını sakarya

onlar servise biner benim evim yakında ve memur çocuğu değilim beypazarlıyım sakarya

yüksek sesle okumamalıyım bu şiiri, pelteğim sahi, tırnaklarımı yiyorum, bir de sakarya

(İsmail Kılıçaraslan, Amerika Sen Busun, s.30)

 

Güven

Türktürk güven Türk güven Türktürk öğün Türk çalış güven

Siz çıkmayın siz milliyetten çıkın söylemden çıkın söylem analizi

Dip ses olmayacak fişi çekince bir ânda elektirikler kesilince eşit olacağız parayla geçmeyecek

Parayla yatışmayacak teknolojiyle teknoloji bir sıfır bir sıfır bir sıfır bir elektirik kesilmezse tabi

Türktürk elektiriğin icadından önce; elini yüzünü yıkmayan, abdest ayrı

Kapattığında bilgisayar ne demektir; plastikler, azıcık demir, devre, devre ne, bakır bakırbakır

Televizyon ne demektir, plastikler, azıcık cam, bakırbakır

Bakır. Ulan uyanın uyan Türk. Türk uyan Türktürk.

Dağa çık mesela dağın başına çık dağ, belki yanmam o zaman, yanmam hatta affolunurum. Affolunmak.

(Eren Safi, Twitter Tepesindeki Okçular, s.46)


Eren Safi

Bu üç şiir de teknik olarak aynı, neredeyse… Teknik olarak aynı, çünkü geçen ayki yazımda belirttiğim siyasal İslamcılığın modernleşmesinin iki kodu var, ‘mağdurluk’ ve ‘öfkenin yön değiştirmesi’… Ama yukarıdaki örneklerin en önemli özelliği, 2000 sonrasındaki yenileşmenin yanından geçmeyecek bir ‘eda’ üretiminde bulunması. Bahsi arttırabiliriz, üçü de belagatçi bir şiir aslında: kelime tekrarları, seslenme efektleri, kelime oyunları… Öyle ki isimleri değiştirsek bile, bugün bir kitapçıdan Fayrap Dergisi alsanız, bu şiirlerden nitelik olarak belki daha zayıf ama aynı teknikle birçok şiirin yazıldığını göreceksiniz. Bu tek tipleşme, aslında ‘güncel’ olma iddiasında ama tarihsel olarak zayıf. Namık Kemal’i ne kadar da övseler, sanki aradan yüz yıl geçmemiş gibi yapılan (tek farkı daha güncel Türkçe ile yazılması) ve kurulan bir şiir. Nâzım Hikmet’in dönüştürücülüğünü görmüş ama itiraf edememiş bir kurgu. Aliterasyonlara bel bağlamak ise, çok eski ‘modern’ bir numara. Kelimeleri sürekli tekrarlayarak bir ritim yakalamak da öyle. Belki Eren Safi’nin şiiri bir yönüyle, biraz ‘rapçi’ kisvesiyle, güncel sayılabilir.

Neo-epik şiir, 90’lardaki lirik-imgeci şiire göre yeni, ama 2000 sonrasındaki anti-lirik şiirin teknik olarak çok gerisindedir. Neo-epik, manipülatifliği öne çıkaran ve söz oyunlarına dayanan, sadece kendi kodlarıyla konuşarak sözüm ona kültürel bir teklifi varmış gibi yapan bir şiir. Biraz daha ileri gidebiliriz, bir beis yok. Bu şiir, daha çok İkinci Yeni şiirinden devşirdiği dramatik öğelerle, kendi dramatikliğini keşfe çıkmış bir aklın ürünüdür çoğunlukla. Neo- epik bu bağlamda, itiraf edemediği Nâzım etkisini de sayarsak, daha çok neo-Garipçi bir şiir. Garip’i küçümseyemeyiz elbette, 40’ların baskıcı ve otoriter yıllarında alaysılığıyla, ironisiyle, doğrudan diliyle insanlara nefes aldırmıştır. Ama buradaki neo- Garipçilik, lirik şiire karşı çıkıyorum (dolayısıyla laik-sekülerliğe) diyerek, kendi “Garip”ini inşa etmiştir. Ama anakroniktir doğrusu. Başlangıçta ‘yeni’ gibidir, ama çabuk eskimiştir. Kendi kültürel koordinatlarını, ‘sola’ (sol diye tarif ettikleri gerçekten de muğlaktır bu arada) bakarak ayarlamak, bu şiirin mümessillerinin yaratıcılıklarını kısırlaştırmıştır. Dramatik- epiklikten bahsedeceksek, modern Türkçe şiirde dramatik şiirin alasını yazmış, Nâzım’ı ve Turgut Uyar’ı, Edip Cansever’i görmezden gelemeyiz. Neo-epik diye adlandırılan şiirin dramatik kesitleri, misal Turgut Uyar’daki ‘daemonik’ ya da ‘sıradan’ insan profillerinin Müslüman kimliklere büründürülmesidir. Ne diyelim, böyle yenilik, dostlar başına (!)

Kültür, değişim ya da yeniden adlandırma psikolojiden bağımsız değildir. Sezai Karakoç’un “Mona Lisa”sı nasıl laik- seküler görüşlü bir kadını ikonlaştırmaksa, Arslanbenzer’in ilk şiirlerinden biri olan “Şehidet” karakteri de yine o ‘solcu’, laik- seküler görüşlü kıza olan kavuşulmaz aşkı anlatır. Değişmez. Bu türden kültürel hamleler ve kalkışmaların; ‘aşma’yı (aufhebung) içermediğinden, asla ve asla bir paradigma değişikliği doğurmaz. Olsa olsa, ‘yeniden’ yazımın güncel bir hamlesidir ve tekrarcısıdır. İşte bu nedenle, Ah Muhsin Ünlü dizesi, bu algılayışın konumlanışını, kimlere bakarak (anti-komünizm, ama çoğunlukla anti- Kemalizm) ‘karşı’ bir konum inşa ettiğini açımlıyor: “Rabbim kız okula geliyor, yaşasın cumhuriyet!

 

ŞİİRDE LUMPENLEŞME BAHSİ VE YENİ SAĞ POPÜLİZMİ

 İster istemez her iktidar, eğer uzun yıllar özellikle de burjuva modernleşmesinin tepesinde yer almışsa, başladığı yolun izlerini zamanla kaybeder. Siyasal İslamcı çizgideki sahicilik de zamanla bu iddiasını kaybetti, çünkü mağduriyet ve öfke sınıfsal veya kültürel olarak enerji kazandıran bir şeydir. Eğer bu öfke iktidara gelirse, aynı nakaratta gitseniz de şiirinizin sahiciliğini ortadan kaldırmış olursunuz. Çok bilindik bir tabirle bu durum şuna benzer. “Siz ne yaşıyorsanız, şiiriniz de odur”. Aksi halde, sahicilik iflas eden bir şeydir.

 

Amerika sen busun orospu çocuğusun

bitmeyen bir bitmeyen iki bitmeyen üç

buluşlu çok uluslu çok egemen çok yapışkan

birdenbire politik birdenbire bomba

ve havariyyun son yemekte son dansta

mister sean penn ne işin var iranda

adam kameraya bakmayı biliyor

bundan sebep kürtçe öğreniyor

her şey sahte bir sahte iki sahte üç

allahın hakkı gibi de düşünebiliriz demek ki

condaliza su böreği yapmayı öğrense

ne alakası var demeyin erzurumun air forcela[2]


İsmail Kılıçarslan

İsmail Kılıçarslan’ın bu şiiri, tamamıyla jestlerle dolu. Sadece jesti yazmak, acılardan bahsetmemek, yoksulu sadece Müslüman olduğu için sevmek; vitrine çıkmak için bekleyenlerin kuyrukta beklediği bir şey. Elbette burada sahicilik aramıyoruz, ama bağlam arayacağız. Öncelikle bağlantısız dönüş hızları olan, konuyu dağıtma efekti veren ama kendi içine kapanan bir şiir. Ayrıca siyasi olma iddiası taşıması ise oldukça tuhaf. Şair, şiirin ilerleyen kısımlarında üstelik “türk şiiri politiktir, türk şiiri öfkelidir” diyecek ama öfkeden çok belagat var şiirde. Sadece mimetik bir biçimde öfkeli olmayı taklit ediyor denilebilir. Şiirin cinsiyetçi taraflarına hiç girmeyeceğim, durmadan nefret suçunu marifet sayanlardan böyle bir hassasiyet beklemiyorum zaten. Ama Amerika’ya küfredilen, muhtemelen ABD’yi kast ediyor; barlardan, porno dükkânlarından, viskilerden söz edilen bir şiirde; NATO üslerine dair hiçbir şey söylenmemiş olması durumu açıklamaya yetiyor. Oysa o üsler, dolaylı bir İsrail savunmasına hizmet ediyor, yani o uçaklar bir taraftan Filistin’i bombalamak için de orada. Bir yığın NATO üssüne, AKP’nin sadık ortağı ABD’ye bir şey dememek, küfür edilince itiraz edilen bir nesneye yani şiire mi dönüşüyor! Saçma. Siyasal İslam, özellikle Demokrat Parti ile başlayan merkez sağ yönelimlere itiraz etmiyor. “Üsleriniz olabilir, ama biz size küfredebiliriz.” -Peki? Ama şuraya itiraz ediyor Kılıçarslan, “çok uluslu olmaya.” Sömürge olmak fena değil ama çok uluslu olmayalım. Şiirde “kürtçe öğrenmek” lafzı oldukça kapalı ama alıntının son dizelerinde “namlu” Condelaza Rice’a (ABD, Obama Döneminin Dışişleri Bakanı) dönmüşse, anlıyoruz ki bilindik ABD-Kürt ittifakı kastediliyor (onun da ne aşamada olduğu ortada ya neyse). Sanki desteklediği iktidar, çoğunlukla eline yüzüne bulaştırsa da, coğrafi ve bölgesel stratejik ittifakların içinde bulunmuyormuş gibi…

Daha Amerika Irak’a girmemişti- pıtpıt

Sodep solu birleştiriyordu az kalsın son ânda

Ne son ânı ulan üç bin yıldır son ândaymış. Son ândaymış derken

Masa da masaymış ha gibi değil düz son ândaymış

Ergenekon yoktu daha, siz bilmiyordunuz veya –pıtpıt

Yine hutbeler inandırıcı olamıyordu cumada inandırıcı olmaktan uzak

Solcular yine salak salak konuşuyordu olanaklarımızın dışında

Bu koşullarda arkadaşlarla tartışarak yargıya gidebiliriz

Bu hızla Sümerce konuştuklarını da görürüm demiştim çocukken

Hızı kesildi solcuların sütü kesildi sakalları kesildi

Eski reklamcılar Ermeni oldu yeniden yer yer boşluklar gözüküyor ama

Karpuz sergisinde sergiliyorlar eski komünistleri

Kışın üşüyorlar[3]

 

Bu şiir de Eren Safi’den… Yine jeste ve parlak söze dayanan bir şiir. Eleştirdikleri, konvansiyonel diye adlandırdıkları şiirin başka bir versiyonu bir bakıma. Şiirin amacı aslında ‘ironi’ adı altında nefret suçu ve ırkçılık olarak değerlendirilebilecek ayrıntılarla dolu. İsmet Özel, Sivas Katliamı’nın ardından ferahladığını ima ederken, “bir düğmem çözüldü” diyordu, 93 yılının Milli Gazete’deki köşesinde. Bu söylem tarzı, ilerdeki yeni ve ‘genç’ kuşakların İslamcı öfke dinamiğinin payandası oldu adeta. Karşı çıktığı şeyin karşısında bir şey üretmemek, onu sadece üst perdeden alabildiğine eleştirmek ama iktidara yakın durmak, bir anlamda lumpenleşmenin anahtarı.

Bu yüzden de anti-kapitalist hiçbir aygıta karşı çıkmayan, İslam’ın burjuva düzeni koşulları içinde konsolide olmasına ses çıkarmayan bir dilin, zaman içinde plebsist düzene itiraz etmeden konuşması üzerinden, lumpenleşmiş kültür ateşeliği yetiştirmesi kaçınılmazdır. Güçlülere ve güç tapıncına (tek adamlık kültüne) ses çıkarmayacaksın; ama Kürtlere, Alevilere ve Ermenilere gelince küfredeceksin, bu edimin bizzat kendisi olsa olsa yeni lümpenleşmeyle mukimdir ve üstelik bir tür Kalın Türk’ün çocukluk hastalığıdır.

Neo- epikçiler arasında, kültürel ve ideolojik olarak başka bir teklifte bulunan var mı, göremedim. Nefret söylemini siyaset diye yutturan, olağanüstü devlet biçimini onaylayan ve ondan nemalanan bir söylemin şairi ölmüştür. İktidarın yanında, çeperinde, orasında, burasında duran şairin ölümü için, Hürriyet gazetesinde ilan vermeye bile gerek yoktur. İnandırıcı olmasa da, bu ‘müellifler’ diyebilirler ki, “biz bu iktidarın yanında değiliz”, öyleyse cevap da kısa olmalı: “Tamam ama karşısında da değilsiniz”.

Geçtiğimiz yıl Barış Ünlü’nün (kategorilendirme açısından eleştirilse de) Türklük Sözleşmesi (Dipnot Yay.) adında iyi ve değerli bir çalışması yayımlandı. Kitapta yazılanları tekrarlamaya gerek yok. Ama yazımın başında da belirttiğim, siyasal İslam’ın devletçi olmasının ve alttan değil üstyapıyla belirlenmiş Abdülhamitçi bir çizgide kendini tanımlamasının karşılığında, bu topraklarda kimlere katliam yapılmışsa (Ermeni, Kürt, Laz, Alevi), neo- epikçi şairlerin onlara küfretmesine şaşılamıyor, şaşılmadığı gibi de içinde bulundukları durum mevcut düzene ‘karşı’ olmadıklarını ispatlıyor. Karşıysanız, en azından bir kuplecik de olsa ideolojik ve politik olarak iktidardan farklılaşmanız gerekir, “onlardan değiliz” diyerek ‘karşı’ olunmuyor. Bu müelliflerin bilindik ‘ilk şartı’ bilmemeleri de gayet olağan bir durum, öyledir, fikrin iktidara geldiğinde dahi “teslim olmayacaksın”.

Aşağı yukarı, ortaya çıkan profil, aslında “vasatın iktidarını” söylemsel olarak yeniden üretme projesidir. İtirazı alınmış bir şiirin, karşı çıktıkları gibi, “laik-lirik” (gerçekten de bu tanım komik, komik olduğu kadar da ‘saçma’) şiirden ne farkı var! Eren Safi’nin veya İsmail Kılıçarslan’ın ironi adı altında pazarlamacı dili, bir nebze Şahan Gökbakar’ın canlandırdığı Recep İvedik’e benzese de, ortaya çıkan tiplemelerin zaten iktidarda olan bir söylemi tekrarlayarak, sözüm ona ‘yenilik’ peşinde koşmaları sadece ve sadece sahiciliğini çoktan gömmüş bir aklın sayıklamalarından öte bir şey ifade etmiyor.

Ah Muhsin Ünlü üzerine zamanında yaptığım bir incelemede, bu kuşağın neo-dandilik ile eşleştirmiştim. Artık görünen şu ki, 2000 sonrası bu gelişim, teknik gerilikleri bir yana, neo-Garipçi bir şiirle ‘yenilik’ taslayan neo-lumpenlikten başka bir şey değil.

Her neyse, siyasi İslamcı ‘genç’ böyle bir sonu hak etmemişti. Ne denir, şimdi reklamcı, fuar düzenleyicisi, devletin kasasından beslenen gazetelerin köşelerinde yazdığı her yazı için hafta başına bilmem kaç doların müellifi… Böyle bir son, yazılmadan da gelendir.

[1] Nilay Özer, Her On Yılda Günümüz Türk Şiiri/ Bizim Küçük Kooperatifimiz, Yeni e, sy. 27, sf.21-22

[2] İsmail Kılıçarslan, Amerika Sen Busun, s. 117.

[3] Eren Safi, Twitter Tepesindeki Okçular, s. 49.