Markopaşa: Halk için siyasi mizah

Bu denizlerde Altın Post’u ararken başka gerçekleri bulanlarla, dünya malına zerrece tamah etmeyenlerin serüvenleri gidip geliyor o renkler coğrafyasında. Ve ben ruhumun derinliklerinde minnete, mihnete düşmeyenlerin, boyun eğmeyenlerin önünde saygıyla eğiliyorum. “Kitaplar Suç Ortağımız” demişti Rıfat Ilgaz, hem ne güzel demişti.

 

İstanbul Boğazı’nın müstesna bir kesitidir Anadolu Hisarı. Burası için, mitoloji yazımı “Tarihin ilk boks maçının yapıldığı yer,” diyor. “Altın Post’u arayan Argonotlardan yumrukları güçlü Polluks’la vahşi bir güce sahip dev kral Amycus arasındaki günler süren dövüşü Polluks kazanmış ve Amycus’u bu maçta öldürmüş.” Yuşa Tepesi’ndeki 12 metre uzunluğundaki mezarda maçı kaybeden kralın yattığına ilişkin söylence daha uzun ama başka sahipleri de var:

İslam teolojisi İstanbul’un dört kurucusundan biri olan Yuşa Hazretleri’nin mezarı sayıyor burayı. Bu yüzden kutsal, ziyaretgâh ilan edildi.

Bunlar bir yana Yuşa Tepesi, İstanbul Boğazı’nı seyredebileceğiniz en güzel tepelerin başında gelir. Beni dinlerseniz, matarayı hayırlı sıvılarla doldurup gitmekte fayda var. Fakat kentin bu ucunun benim için başka başka güzellikleri de var. Örneğin, Yuşa Tepesi’nden aşağı, Hisar’a inince zaman geçirdiğim yerlerden biri, Marko Paşa’nın konağı olur.

Bugün artık Türkiye argosundan handiyse silinmiş -ki bir zamanlar çok ünlüydü- “Derdini Marko Paşa’ya anlat” deyiminin muhatabı hakkında biraz bilgi verip devam edelim:

Bu doktorun asıl adı Marko Apostolidis’tir. Sultan Abdülaziz’in hekimbaşısıdır. Hilal-i Ahmer’in yani günümüzdeki Kızılay’ın kurulmasında da başrolü üstlenenlerden birdir. Bu usta hekim ve aktivist çözemeyeceğini bildiği sorunları, bir yere varmayacak yakınmaları bile sabırla dinlemesiyle ünlenmiş: “Anlatın, anlatın lütfen,” dermiş ve evine varması bazen yarı leyliyi bulurmuş.

tevfiktas_marko-3Konağı da tıpkı paşa gibi, sabırlı, dayanıklı… Ben işte yine bu konağın önüne kurdum tezgâhı ve başladım düşünmeye. Düşündükçe anılar, sorular da akın etti. Örneğin, 1946 yılında aralarında Sabahattin Âli, Aziz Nesin, Rıfat Ilgaz, Mim Uykusuz, Şerif Hulusi gibi Türkiye’nin en önemli edebiyatçı ve mizahçılarının bulunduğu bir ekip Markopaşa adını taşıyan bir dergi kurdular. Peki de derginin ilk isim babaları Alaaddin Akgüder ile Sarı Mustafa, bu ismi bulurken bu ülkede, mizah yapmak insanın ömrüne zarardır diye mi düşündüler acaba? Kadroya dâhil olanlar peki, mizah dergisi yapmak, mizahla uğraşmak insanları ciddiye almayı, sabırlı olmayı gerektirir düsturuyla mı vira bismillah çektiler; yoksa sansürcüleri, karaborsacıları, mahkemeleri Markopaşalık yapalım mı dediler? Bu sorular öyle saltabaş gelmiyor; her birinin ucu bir olaya, bir anıya dayanıyor.

Sınıf”tan Markopaşa’ya

İşte derken aklıma, Markopaşa’nın çıkışının 50. yılı münasebetiyle, Evrensel Kültür dergisi için Rıfat Ilgaz’ın oğlu, bizim yazar ve yayıncı mahallesinin Aydın Ağabeyi’yle yaptığımız sohbet geldi aklıma.1

Rıfat Ilgaz, Sınıf adlı kitabının kapağı kırmızı, içinde de sınıf sözü geçtiği için öğretmenlikten atıldı,” diye başlamıştı Ilgaz söze ve şöyle sürdürmüştü: “Babamla, Sabahattin Âli’nin dostluğu işte bu sıralarda başlamıştı. Ölünceye kadar bu dostluk zerre bozulmadı. Markopaşa projesi önce Sabahattin Bey’e gidiyor. O da Aziz Nesin’le babamı çağırıyor.” Biz bu sohbeti yaptığımızda Sivas’ta Madımak Oteli’nde başta yoldaşı Aziz Nesin ve Asım Bezirci olmak üzere saldırıya uğrayan, yakılarak öldürülen yazarlara, sanatçılara kalbi dayanamayan Rıfat Ilgaz’ı da kaybetmiştik ve bütün acılarımız tazeydi. Aydın Ilgaz, kaç kez boğazındaki düğüme söz geçirmeye çalıştı, kaç kez gözyaşını bizden gizlemek için dışarı çıktı bilmiyorum. Ama yine de anlattı: “Babam, mizahçılık sürecinin bir kısmını Sarı Yazma adlı kitabında anlattı. Ama benim size asıl diyeceğim, Markopaşa süreciyle birlikte bizim evlerimizin de hapislik ve hastalık süreci başlamıştı. Benim çocukluğumda, Sultanahmet cezaevi bizim için tatil programının ilk sırasında yer alıyordu. Babam gâh burada, gâh Paşakapısı hapishanesinde, gâh verem olduğu için hastanelerde oluyordu. Ama yine de Markopaşa çıkıyordu. Zira savaş sonrası, tek parti dönemin her türlü gizli siyasi ilişkisini Markopaşa açığa çıkarıyordu, bir de bunu mizahla yapıyordu. Bütün karaborsacılar, iktidarın bütün adamları dergiyi bir numaralı düşmanı görüyordu.

Tuhafa bakın ki biz Evrensel Kültür’de Markopaşa’nın 50. yılını konuşmuştuk, şimdi Markopaşa’nın 70. yılı ve Evrensel Kültür kapatıldı. Zira, Ilgaz da tam bu noktaya parmak basıyordu: “Aziz Nesin’in, Mim Uykusuz’un, Sabahattin Âli’nin ve babamın verdiği mücadele bugünün aydınları için de örnek olacak niteliktedir. Üç kuruşu bir araya getirdiklerinde gazete kuruyor. Sonra devlet onu kapatıyor, onlar borçlanıp yeniden kuruyorlardı.

Menderes Markopaşa’ya abone

Anadolu Hisarı’ndaki dostlarımdan Halil Endamlı, beni öyle düşüncelerle Marko Paşa’nın kapısında oturur görünce sessizce eve gidip bir insanın kış koşullarına dayanmasını sağlayacak nevaleyi termos tertibatıyla getirdi koydu yanıma. Sonra da “Senin tefekkürün gelmiş, bana müsaade,” deyip usulca gitti. Aydın Ilgaz’ın dediklerinden biri daha gelince aklıma, o acıyla gülümse de suratımdaki sahada maça başladı. Aydın Ilgaz’a kulak verelim:

tevfiktas_marko-5Bizimkiler Markopaşa’yı çıkarırken Adanan Menderes muhalefetteydi. Daha da güzeli, Menderes, Markopaşa’nın abonesi, çünkü dergi iktidardakilerini yani CHP’yi hop oturtup, hop ayaklandırıyor. Menderes bazen bizimkilere tebrik telefonları açıyor. Fakat iktidara geldiği gün Menderes kürsünden şöyle bağırdı:

Türkiye’de kökü dışarıda mizah dergileri var. İlk işim onları kapatmak olacak.’ Ve akıl almaz saldırılar, bu kez de DP eliyle yapıldı.

Burada nelerin Markopaşalık olduğuna ilişkin bazı muhkem ipuçları var amma ben şimdilik “güler misin ağlar mısın?” sorusunu orta yere bırakıp Ali Nesin’le konuşmaya gidiyorum.

Bütün ezberi bozan derstir

Bugün bizim ülkemizde, matematiği felsefeyle, sanatla en yüksek seviyede buluşturan Matematik Profesörü Ali Nesin, 1996’da bana gönderdiği mektuba şöyle başlamıştı: “Filiz Âli, Aydın Ilgaz, Tekin Uykusuz benden daha şanslılar. Çocuklukları, babalarımızın bütün serüveniyle geçti. Ben o zaman daha dünyada yoktum. Ama Nesin Vakfı’nda babamın ölümünden sonra tam 1500 klasör çıktı ve bunların büyük çoğunluğu Markopaşaların da yayımlandığı süreçle ilgili… Vakıfta çıkan bu belgeleri incelerken babalarımızın, çoluk çocuklarının neler çektiğini neredeyse bütün ayrıntılarıyla görebiliyorum. Ben bu kadar belge bulabiliyorsam, acaba MİT’in, polisin arşivlerinde neler vardır neler. Zira nefes aldırmamışlar babalarımıza. Polis baskınları, polis baskısından ötürü dağıtılamayan, satılamayan ama buna karşın iktidar destekli gazetelere nal toplatan gazeteler; kapatma, hapis, işkence, küfür, açlıkla terbiye etme çabalarına karşı mizahın şahikası…

Ali Nesin, o tarih birikimine, o günlerin insana güç veren çalışkanlığına öylesine güveniyor ki: “Markopaşa döneminde Aziz Nesin 30’lu yaşlarında. Genç yaşından ötürü de inançlarında ötürü de enerji fışkırıyor. Bir de eski asker olduğu için atletik bir yapısı vardı. Rıfat amcam (Ilgaz) babamdan üç yaş büyük. Mim Uykusuz belki babamla yaşıt, belki daha genç yaşını tam bilmiyorum. Sabahattin Âli orta yaşlı ve tanınmış bir yazar. Demek ki kadro çok genç. Markopaşaları karıştırdığımda beni hayrete düşüren bu genç adamların özgüveni, cesareti ve kavrayış gücü oluyor.

Kimlere hücum edip tefe koymamışlar ki; Celal Bayar, Refik Koraltan, Kâzım Karabekir, Falih Rıfkı Atay, Cihat Baban, Peyami Sefa, Nihat Erim, Zeyyat Ebüzziya… Bunlar daha ilk iki sayıda Markopaşa mizahından payını alanlar…

İkinci gözlemim bu dergilerdeki yazıların bugün de güncel olması. Ayşe’yi Fatma, Hasan’ı Veli yap o yazıları yayımla, bugün yazılmış gibi. Bunun tek nedeni, periyodik o yayınlarda çıkan yazıların sağlamlığı değil. Türkiye o 1946’lı 1950’li yıllardan bugüne bir arpa boyu yol gitmemiş.

Yılmamış babalarımız

2016 yılı sona ererken, hayır benim bu yazıyı yazdığım sıralarda Olağanüstü Hâl kapsamında Türkiye’de kapatılan gazete, dergi, televizyon, radyo, yayınevi ve haber ajansı sayısı 168 oldu; 142 gazeteci içeride ve 100 bini aşkın insan gözaltında. Durum böyleyken Nesin Hoca’nın sözleri daha da oturuyor içime… Gel gelelim, bizim de şimdi, yetmiş yıl sonra o günlere yeniden, yeniden bakmamız biraz da bundan, yani kendi tarihimizden öğrenmek için değil mi? Ali Nesin konuşsun:

Yılmamış babalarımız. Bu çok önemli, devlet bütün araçlarıyla saldırmış. Kalemden kâğıttan başka sermayesi olmayan adamlarla baş edememiş. Kalem kâğıt diyorum; çünkü bazı zaman matbaalar korkudan basmıyor. Dağıtımcı dağıtmıyor. Gazete bayileri korkudan satmıyor. Ama onlar kendi imkânlarıyla yine de çıkarmışlar. Yılmamış babalarımız; biri kapanmış, birini açmışlar:

Markopaşa, Malûmpaşa, Merhumpaşa; Bizim Paşa, Yedi-Sekiz Paşa, Hür Markopaşa, Öküz Mehmet Paşa, Ali Baba, Geveze, Medet, Baştan, Yeni Baştan… Bu gazete adları benim bulabildiklerim. Bütün bu adlar, devletin düşünceden korkma biçiminin, bunları çıkaranların korkusuzluğuna çarpıp çarpıp durduğunu da göstermez mi?

Göstermez olur mu? Bütün bu olup bitenleri bizim her anımızın iletişim ağlarıyla dolu olduğu yıllarla değil de telefonun bile bin evden birinde olduğu 1946 yılıyla düşününce kalemin ve doğruluğun gücüne bir kez daha çarpılıyor insan. Toplam dört yıl içinde bunca gazete adı değiştirmeye zorlanmak ve her gazeteyle hükümet edenlere deprem korkusu yaşatmak; daha ne olsun!

Sansürcülüğün takvim tarihi tam bilinmiyor. Sansürcülüğün ama insanların seslerinin duyulmasını istemeyen, doğrulardan korkan bu nedenle de şairleri, yazarları gazetecileri hapseden, öldüren, kitapları yakan devletlerin işi olduğu biliniyor. Düşünün ki bilebildiğimiz ilk kitap yakma olayı M.Ö 213 yılında. Çin İmparatoru Shih-Huang-ti bütün kitapların yok edilmesini emretmişti. İmparatorun nedeni “kendi ailesindeki kimi bireylerin nahoş ilişkilerinin kimi tarih kitaplarında yer alması,” diyor Borges. Kitaplar yakılınca Çin tarihi ortadan kalktı mı?

Gelin, dünya müziğinin teorisine, öğrenilmesine katkılarından ötürü de şükran duyduğum Filiz Âli’yi dinleyelim.

Mektuplar ah! Ne güzel, nasıl acı!

Filiz Âli’yle hem Markopaşa’nın 50. yıl için konuşmuştum, hem de Sinop Cezaevi’nde, o harikulade “Başın öne eğilmesin / Aldırma gönül aldırma” dizelerinin Sabahattin Âli’nin kaleminden döküldüğü duvarların arasındaki sohbetimiz de anlattırmıştım. Sabahattin Ali’nin buradaki koğuşunda bir portakal sandığından yarattığı çalışma masasında yazılarını yazdığı, çeviriler yaptığı bilinir. O nemli duvarları süzen gözlerini Filiz Âli’nin hiç unutmadım; unutmadım sözünü, sohbetini:

Markopaşalar sürecini ben babamın, anneme yazdığı mektuplardan bugün de izleyebiliyorum. Örneğin 26 Kasım 1946 tarihli mektup,” diyor Filiz Âli ve sözü ustaya, Sabahattin Âli’ye bırakıyoruz:

Sevgili Aliye; mektubunu da kartını da aldım. Çok meşgul olduğum için biraz geç cevap veriyorum. Gazeteyi herhalde aldın. Arkadaşlar ne diyorlar. Bu iş beni bir hayli yordu. Hele dün, yani gazetenin çıktığı pazartesi sabahı çok alçakça bir oyunla karşılaştık. Gazeteyi İstanbul’a ve Ankara’ya tevzi (dağıtım) işini üzerlerine alan bayiler son dakikada sabotaj yaptılar. Biz bu gazeteyi dağıtmayız! dediler. Bunun üzerine, Aziz Nesin’le ben gazeteleri toplatıp kendimiz tevzi ettik. Bununla birlikte Markopaşa bir günde satıldı. Herkes tarafından aranıyor ama mevcudu yok. Zaten 6000 nüsha basmıştık. İkinci nüshayı daha çok basmayı düşünüyoruz. Ben aralık ayının ortalarına doğru Ankara’ya döneceğim. Şimdilik işleri tek başına Aziz Nesi’in üzerine bırakmama imkân yok. Henüz siyasi bakımdan da, mizah seviyesi bakımından da kontrole muhtaç.

Filiz Âli “Aslında hem evlerine, hem birbirlerine yazdıkları mektuplar öyle güzel bilgiler veriyor ki,” diyor; “Örneğin Aziz Nesin babama yazdığı bir mektuptan öğreniyoruz ki gazetenin sekizinci sayısında satış 6 binden 34 bine yükselmiş.

İşte tam bu cümleyle, birbirimize ve Sinop hapishanesine daha bir dikkatle bakıyoruz; “Zaten” diyor Filiz Âli; “baskılar da gecikmiyor.” Sözü, Şerif Hulusi’ye bırakıyoruz, 21 Mart 1947’de Sabahattin Âli’ye şöyle yazıyor:

İki gözüm Sabahattin Âli, sana üzülecek bir haber vereyim İstanbul Emniyet Müdürlüğü dün sabah Markopaşa idarehanesinde ve Stad Matbaası’nda araştırmalar yapmış. Mevzuu da Aziz’in yazdığı ‘Nereye Gidiyoruz?’ broşürüymüş. Dün sabah iki polis Aziz’i aldı götürdü. … Stad Matbaası’nı tekrar açmışlarsa da Sacit’ten broşürü ve Markopaşa’yı basmamak hususunda teminat istemişler. Haluk (Yetiş) Mim (Uykusuz) Müücap (Ofluoğlu) ve ben gözlerinden öperiz.

Filiz Âli, O hapishaneden başka hapishaneleri düşünerek konuşmayı sürdürüyor: “Bir kere Paşakapısı cezaevinde gördüm babamı. Hapishane avlusunda annem, babam ve benim olduğum bir fotoğraf var her baktıkça burkulurum. Ülkenin en kaliteli yazarlarına yapılanları onlar kabul etmemişlerdi. Bizim de etmemiz olanaksız. Onların serüveni öğretmeye bugün de devam ediyor. Babam, Markopaşalar’ın sahibi statüsünde olduğu için Aziz Nesin’in bir yazısından ötürü hakkında açılan bir dava ağır cezalık oldu. Babam da kendisi gitmeden de yargılanır beraat eder düşüncesiyle izini kaybettirmek için, seyahate çıkıyor. Ama ondan sonra toparlayamıyor. Kaçaklık, borçlar, gazetenin kapanması vesaire… vesaire…

İster kaçak yaşasın ister hapiste olsun, bize yazdığı mektuplara baktığımda o nerede, hangi şart altında olursa olsun bizim geçimimizle, mutlu olmamızla ilgilenmiş. Düşün ki ülkesinin tanınmış yazarlarından biriydi ve ölmeden önce kamyon şoförlüğü, nakliyecilik bile yaptı.

Sabahattin Âli öldürüldü. Bu ülkede faili en belli faili meçhul cinayetlerin ilklerindendir. Mektuplarına “Filiz Hiç Üzülmesin” diye son veren o harikulade adam, yoldaşları bu dünyaya hem edebiyatlarıyla, çizgileriyle hem o bilenmiş aydınlık inatlarıyla anlam kattı. Biz şimdi zorun da zoru, asit kuyusu günler yaşıyoruz. O sağlam edebiyat, o devrimci atılganlık işte tam da bu günlerin, dili, ekmeği, şarabı, gülü…

Marko Paşa’nın konağı gece laciverdine büründü. Sessiz, sitemsiz. Ben kalkıp Yoros Burnu’na gidiyorum. Buradaki, Bizans kalesi kapladığı alan bakımından İstanbul’daki en büyük kaledir. Boğaziçi’nin tılsımına buradaki kulelerden bakınca durmadan değişen bir renkler senfonisi sarmalıyor insanı. Bu denizlerde Altın Post’u ararken başka gerçekleri bulanlarla, dünya malına zerrece tamah etmeyenlerin serüvenleri gidip geliyor o renkler coğrafyasında. Ve ben ruhumun derinliklerinde minnete, mihnete düşmeyenlerin, boyun eğmeyenlerin önünde saygıyla eğiliyorum. “Kitaplar Suç Ortağımız” demişti Rıfat Ilgaz, hem ne güzel demişti.

1 Evrensel Kültür, Aralık 1996; sayı 60.

PAYLAŞ