MARKSİZM VE HAYVAN ÖZGÜRLESMESİ BİRLİK: HAYVAN ÖZGÜRLEŞMESİ SORUNU MARKSİZM GELENEĞİNDE MEVCUT

ÇEVİRİ: ILGIN AKKAYA

Hayvan sömürüsünün ekonomi politik süreçlerini incelediğiniz Marksizm ve Hayvan Özgürleşmesi için 18 Tez’in yazarlarısınız. Peki sizi böylesine kendiliğinden bir ittifak halinde bir araya getiren ve bu çalışmayı üretmenizi mümkün kılan temel sorun neydi?

Almanya ve İsviçreli yoldaşlardan oluşan oldukça heterojen bir ittifakız. Bazılarımızın daha geleneksel birlik ve sol parti temelleri var, diğerleri ise uzun süredir hayvan özgürleşmesi hareketinde aktifler. Ortak ilkelerimizden ilki, sadece insan sömürüsünün değil, hayvan ve doğa sömürüsünün de ortadan kaldırılması düşüncesidir – hayvan sorunu geleneksel Marksist solda hep eksik kalmış bir meseledir. İkinci olarak, hayvan sömürüsünün temellerini tatmin edici bir şekilde analiz eden teorik bir temel henüz oluşturulmamıştır. Ama başarılı bir hayvan özgürlüğü pratiği temelinde bu gereklidir. Üçüncü olarak, bir zamanlar parçası olduğumuz hareket ve örgütlere dair ortak memnuniyetsizliklere sahibiz. Radikal liberal sol hayvan hakları/hayvan özgürleşmesi hareketinin kendini referans alan, alt kültürel hareketçiliğini ve hayvan sömürüsünü baskı, ideoloji ve kültür üzerinden tarif eden kültürel siyasetçiliğini eleştiriyoruz. Daha az radikal hareketler veganlığın yayılması, tüketim ve bireyciliğe odaklanmaktalar, bu da onları kapitalizmin hayvansever bir modernizasyonunun taraftarları haline getiriyor. Ama diğer bir taraftan geleneksel Marksist örgütlerin ya hayvan sorununa dair bir pozisyonları yok ya da hayvan sorununa dair yeşil-liberal pozisyonu alıyorlar (fabrika çiftçiliği yerine küçük et üretimini hedef olarak görmekteler) ya da hayvanların hayatlarının iyileştirilmesine dahi kesin bir şekilde karşılar. Bizim görüşümüze göre bu görüşler ve onlara denk düşen analizler Marksizme uygun değildir. Bundan ötürü Marksist bir hayvan özgürleşmesini ve sosyalist-hayvancı politikaları içeren bir teoriye yönelik düşünceleri tartışabilmek adına teorik ve örgütsel bir süreç geliştirmeye karar verdik. Amacımız Marksizmin ve hayvan özgürleşmesinin birbiriyle iç içe olduğunu göstermektir.

Farklı ülkelerdeki Marksist-Leninist örgütlerin çizgilerinin belli temel noktalarda birbirlerinden farklı olsa da Marksistlerin temel meselelere ‘’bir ölçüde’’ ortak bir yaklaşıma sahip olduklarını gözlemleyebiliyoruz.  Sizce sizin çalışmanızda Marksistler için ortaya koyduğunuz, onların gözden kaçırdıkları yeni şey nedir?

Spesifik bir sorun üzerinde çalışmaktayız, kapitalist toplumsal formasyonlarda hayvan sömürüsü, hayvanlara yönelik baskı ve hayvanların özgürleşmesi sorunu. Şimdiye dek bunların hiçbiri ne Marksistlerin kendi aralarında yürüttükleri teorik düşünce ve tartışmaların merkezinde oldu ne de Marksist örgüt ve hareketlerin politik gündeminde önemli bir konuma erişti. Yine de Hayvancı Marksizmi yeni bir Marksizm olarak görmüyoruz. Bu çalışmamızı Marx ve Engels’in yazılarında var olan, Marksizmin üzerinde yeterince çalışılmamış bir alanına katkı olarak görüyoruz. Hayvan özgürleşmesi sorunu Marksizm geleneğinde en az dört nedenden ötürü sağlam bir şekilde mevcuttur. İlk olarak, Marx ve Engels hayvan sömürüsüne ve hayvanlara yönelik baskıya ve ilişkili konulara değinmişlerdir. Buna örnek olarak Marx’ın 18. yüzyılda gerçekleştirilen, koyun yetiştiriciliğinin erken formlarına yönelik eleştirisini verebiliriz (Kapital’in II. Cildi’nde). İkinci olarak, hayvancı Marksistler, burjuva sosyolojisinden farklı olarak kapitalizmde hayvanların durumunu kuramsallaştırma ve anlamaya olanak sağlayan Marx ve Engels tarafından geliştirilen teorik araçları kullanmaktadırlar. Bunlara ek olarak, Marx’ın hayvanları kapitalist bir üretim aracı olarak temel alan analizinden faydalanmakta ve tarihsel materyalist bir temele dayanarak insan ve hayvanı iki toplumsal-doğal varlık olarak birbirinden ayırmaktayız. Üçüncü olarak, tarihsel materyalizmin temel kavrayışları ve burjuva toplumunun analizi, bireysel tüketim, türcü ideoloji ve kültürün değil mülkiyet ve üretim ilişkilerinin hayvan sömürüsü ve hayvanlara yönelik baskının temel nedeni olduğunu anlamamıza yardımcı olmaktadır. Dördüncü olarak ise geleneksel Marksizm ile ortak temel politik amaçlara sahibiz. Hayvan sorununun; kapitalistlerin mülklerine el koyulması, üretim araçlarının toplumsallaştırılması ve burjuva devletinin çözülmesiyle kendiliğinden çözülmeyeceğini düşünüyoruz. Ama bunların insan ve insan dışı hayvanların sömürülmedikleri ve baskıya maruz kalmadıkları bir komünizm için gerekli olduğunu düşünüyoruz.

Özetle, halihazırda mevcut olan bir soruyu ele aldığımızı ve bu soruya cevap oluşturabilecek düşünce ve kavramları formüle etmeye çalıştığımızı söyleyebiliriz. İlginçtir ki şu ana kadar tartışma yürüttüğümüz Marksist-Leninistler arasında bir ihtilaf mevcut. Bazıları projemize merakla bakıyor hatta projemizi destekliyorlar ama diğerleri bizimle açık bir şekilde alay ediyorlar.

Başka coğrafyalarda, hayvan özgürleşmesi için mücadele ve Marksizm arasındaki mesafeyi daraltmaya çalışan, (sizin ilişkide olduğunuz ya da takip ettiğiniz) birlik ya da örgütler var mı? Mücadelenizi hangi ölçülerde yerel, ulusal ve uluslararası buluyorsunuz?

 Hayvancı sosyalizmi aktif olarak desteklediğini bildiğimiz birlik ya da daha büyük bir örgüt yok. Yine de gözümüzden kaçanlar varsa onlarla iletişime geçmekten mutlu oluruz. Yine de bu bizimle benzer ilgi ve uğraşa sahip kimse yok demek değil. Avrupa, ABD ve Brezilya’dan ilişki içinde olduğumuz insanlar var. Son yıllardaki deneyimlerimiz bize Hayvancı Marksizm’e olan ilginin az ama artmakta olduğunu göstermektedir. Parça parça, dünyanın farklı yerlerine saçılmış bireyler ve küçük gruplar ya da bizim gibi ittifaklar çoğunlukla bu konuya dair faaliyet yürütmektedirler.

Politik ve teorik düşüncemiz çerçevesinde, hayvancı sosyalizm özünde elbette enternasyonalist ve anti-emperyalisttir. Bu anlamda, ilk olarak farklı ülkelerin ve bölgelerin işçi sınıflarının farklı koşullar içerisinde bulunduğunu önemle dikkate almaktayız. İkinci olarak, öncelikle, çeperdeki ülkelere fiyat düşürerek et satan ve dolayısıyla yerli gıda üretimini ve bu ülkelerin bağımsızlığını yok eden emperyalist pratik de dahil olmak üzere metropollerde serpilen hayvan sermayesine karşı mücadele etmemiz gerektiğini düşünüyoruz. Gerçek düşmanımızın kendi ülkemizde olduğunu düşünüyoruz. Bu Almanya göz önünde bulundurulduğunda özellikle doğrudur çünkü Almanya Avrupa hayvan sermayesinin başını çekmektedir. Üçüncü olarak ise, başka ülkelerden yoldaşlarla, örneğin Brezilya’da popülist veganizm ya da sosyalist veganizm için farklı bağlamlarda mücadele eden yoldaşlarla dayanışma içerisindeyiz. Sonuç olarak hep aynı şekillerde olmasa da aynı anda her seviyede mücadele yürütmeliyiz.

Manifestoya dönelim. Hayvan özgürleşmesine dair mevcut siyaset ve teoriler içinde metafiziksel türcülük karşıtlığının hakim olduğunu söylüyorsunuz. Bu yaklaşımı üç temel çizgiye ayırıyorsunuz: burjuva ahlak felsefesi, liberal yasal eleştiricilik ve sosyal liberal post yapısalcı anti-otoriteryanizm. Kısaca bu çizgilerin teorik ve pratik pozisyonlarını ve onlara yönelik eleştirilerinizi bizimle paylaşabilir misiniz?

Kısaca anlatmaya çalışacağız. İlk olarak, burjuva ahlak felsefesi, uluslararası anlamda en önde gelen temsilcileri Peter Singer, Richard Ryder ve Tom Regan geleneğiyle aynı hattadır. Teorik olarak, hayvanların etiğin alanından çıkarılmasına vs. odaklanır, türcülüğün felsefenin içinde bulunduğunu ve dolayısıyla hayvanlara yönelik ayrımcılığın bundan kaynaklandığını söyler. Bu anlamda Batı felsefesinin hayvanlara yönelik karşıtlıklar ya da açıktan bir değersizleştirme barındırdığına dair eleştirilere genel olarak katılıyoruz. Ama bu eleştiri kısmen tarihsel değildir ve her şeyin ötesinde, hayvan sömürüsüne dair hatalı düşünceler içeren idealist bir akıl yürütmeye dayanmaktadır. Bunun sonucunda sorunun çözümü için ileri sürülen temel yaklaşım bireysel ve kolektif düşünce sistemlerinin, yaşam biçimlerinin ve tüketim sürecinin değiştirilmesini savunmaktır. Ne yazık ki bu düşünce kültürel farkları sermaye birikimi için fırsata çeviren neoliberal kapitalizmle oldukça uyumludur. PETA ve ProVeg benzeri kuruluşlar, özel şirketlerle iş birliğini hayvanların koşullarını iyileştirmek için bir yol olarak görmektedirler. İkinci olarak, zamanında Gary L. Francione’nin başını çektiği liberal yasal eleştiricilere geliyoruz. Daha yakın dönemlerde ise Will Kymlicka ve Sue Donaldson’dan bahsedebiliriz. Liberal yasal eleştiricilik ahlak felsefecileri ve anti-otoriteryanizmi birbirine bağlayan teorik ve siyasi bir köprü oluşturmaktadır. Sömürüye şöyle bir yasal bakış açısından yaklaşmaktalar: hayvanlar resmi olarak insanlara ve yurttaşlara sağlanan hak ve özgürlüklerden yoksundurlar ve yasal anlamda da mülktürler, bu da hayvan sömürüsünü meşrulaştırma işlevi görür. Bu yüzden bu akımın uğraşı hayvanlara belli haklar bahşetmektir. Hayvan sömürüsünün nedenini türcülükte görseler de odaklandıkları nokta sömürünün yasalarda nasıl somut hale geldiğidir. Hayvan sömürüsünün nedenlerini üstyapıda aramalarından ötürü idealist düşünce ve kavramlara sahip bir akımdır. Yukarıda ismini verdiğimiz akademisyen ve bilim insanları, belli söylem ve yasalara etkide bulunularak hayvan sömürüsü sorununun çözülebileceğini düşünmektedirler. Bunun bir sonucu olarak burjuva devletine dair illüzyonları yeniden üretmektedirler. Yine de sömürünün belli yasalar aracılığıyla nasıl kolaylaştırıldığı ve sömürüyü meşrulaştıran bir tür reformizm olan hayvan refahı meselesinin temelde endüstriye nasıl katkıda bulunduğunun vurgulanmasına katkıları olmuştur.

Üçüncü çizgi olan sosyal liberal post yapısalcı anti-otoriteryanizm Carol J. Adams, Donna Haraway, Birgit Mütherich ya da Jacques Derrida benzeri yazarların temsil ettiği bir akımdır. Genellikle otonomculuk ve anarşizmden etkilenen, parlamento mücadelesinin dışına çıkan sol hareketlerin civarında şekillenen bir akımdır. Temel hedefi hayvanların istismar edilmesini sonlandırmaktır ve hayvan hakları ve hayvan özgürleşmesi hareketinin abolisyonist kanadın merkezini oluşturur. Bu akımın temel eleştirisi siyasi güç ilişkilerine, söylem ve kültürün hayvan sömürüsünün temellerini oluşturmasına yöneliktir. Bu akım, tıpkı ırkçılık ve cinsiyetçiliğe dair post yapısalcı teorilere benzer bir şekilde türcülüğü insan ve hayvanın düalist bir konstrüksiyonunun bir sonucu olarak görmektedir. Bu akımın savunucularının bazı gözlemlerine katılsak da insan-hayvan ilişkilerindeki hakim söylemlerin basit bir ifadesini sunmaktadırlar ama bu ilişkilerin kökeni ve işlevine dair bir açıklamadan yoksundurlar.

Bunun bir tipoloji olduğunu ve farklardan ziyade benzerliklere vurgu yapıldığını görebilmekteyiz. Günümüzde, anti-otoriteryanları iki alt akıma ayırabiliriz; bunlardan ilki daha ‘’seküler’’ olanken diğeri temel olarak dil, imge vesaireye odaklanan, katı bir şekilde post-yapısalcı bir akımdır. Yine de tüm bu akımların ortak noktalarından ilki sosyoekonomik mülkiyeti ve üretim ilişkilerini hayvan sömürüsünün nedenleri olarak görmemeleridir. Temel olarak ideoloji, kültür ve siyasete atıfta bulunmaktadırlar. Bundan dolayı bu akımların İtalyan felsefeci yoldaşımız Marco Maurizi’ye atıfta bulunarak metafizik olduğunu söylüyoruz. İkinci olarak, dolaylı ya da dolaysız olarak insanlığın hayvanları sömürmesini ve baskı altına almasını kabul etmeleri doğrultusunda bir insan toplumu kavramsallaştırılmasından yoksunlardır. Biz ise bunun aksine hayvan sermayesinin analiz edilmesi ve ona karşı mücadele edilmesi gerektiğini düşünüyoruz. Üçüncü olarak ise bir politik güç olarak değişimin öznesinin, bireyler ya da kimlik grupları değil, yeni toplumsal hareket ve benzeri yapılarla desteklenmiş işçi sınıfı olduğunu düşünüyoruz.

Tezlerinizi neden ‘’Türcülük Karşıtlığı Neden Marksist Olmalıdır’’ ve ‘’Marksizm Neden Türcülük Karşıtı Olmalıdır?’’ diye iki bölüme ayırdınız?

Tezin bu şekilde ikiye ayırılması önceden de bahsettiğimiz hayvan hakları/özgürleşmesi hareketiyle ve Marksist örgüt ve hareketler ile deneyimlerimizin bir yansımasıdır. İkisini de kendi alanlarında değerlendirmek istedik. Bir hayvan hakları/özgürleşmesi aktivistine neden hayvan özgürleşmesi hareketine dahil olması gerektiğini söylemek ya da Marksistlere tarihsel materyalizmi ve ekonomi politiğin araçlarını kullanmasını önermenin pek bir gerekliliği yok. Ama iki kamp da neden birbirlerinden bir şeyler öğrenmelerinin onlara fayda sağlayacağı meselesiyle ilgili olabilir. İkisinin de birbirine işaret ettiğini kanıtlamak amacıyla argümanlarımızı her kavramsal sistemin kendi içinden oluşturduk. Daha ikna edici olduğuna inandığımız, içeriden argüman üretme yöntemine başvurduk. Bu başlıkları aynı zamanda iki taraftan da diğer tarafa ihtiyaç duymadığını düşünen yoldaşlarımızı tahrik etmek için hazırladık.

Marksizm, tarihsel ve diyalektik materyalist bir yöntem olarak hayvan meselesinde ne tür olanaklar sunmaktadır?

Bu soruya yeterli bir cevap verebilmek için daha geniş bir alana ve zaman zarfına ihtiyacımız var. Ama tarihsel materyalizm ve diyalektik ile başlayabiliriz. Marx ve Engels, Alman İdeolojisi’nde, (tarihsel açıdan farklı toplumsal pratiklere sahip olmaları ölçüsünde) hayvan ve insanın farklılıklarını ve birliğini anlayarak hayvan ve insan arasında bir ayrım ortaya koymuşlardır. Teorik olarak hayvanları toplumsal ve doğal varlıklar olarak görmüşlerdir. Toplumsal emeğin örgütlenmesi ve biyolojik farklardan ötürü insan ve hayvanlar arasında uzun bir evrimsel süreçte niteliksel farklılıklar belirmiştir. Yine de bir yandan da insanlar diğer hayvanlarla ortak doğal ihtiyaçlarını da muhafaza etmeye devam etmişlerdir. Diğer bir deyişle, Marksizm’de hayvan-insan farkının toplumsal-tarihsel ve diyalektik bir kavram olduğunu görebiliriz. İkinci bir örnek olarak Engels’in hayvanlarla etkileşirken idealist bir yaklaşımı radikal bir şekilde reddetmesini verebiliriz. Doğa üzerine gerçekleştirdiği kendi bilimsel çalışmaları ‘’insanın diğer hayvanlara yönelik idealist cehaletine ilişkin sağlıklı bir kibir hali’’ne yol açan bir şey olarak görmüştür (Engels bunu 1858’de yazmıştır!). Üçüncü örnek olarak da Marx ve Engels’in kapitalizm eleştirisi ve mülkiyet ve üretim ilişkilerinin her tarihsel toplumsal formasyonda sömürü ve baskının kökenini oluşturduğuna dair düşünce ve kavramlarını gösterebiliriz. Marx’ın kapitalist üretim tarzı analizi bize hayvanların ücretli işçi olarak değil ama üretim araçları olarak nasıl mülk haline getirildiklerini ve sömürüldüklerini anlamamıza yardımcı olmaktadır. Başka bir deyişle, hayvan sömürüsü ve hayvanlar üzerinde kurulan hakimiyetin biçimi işçilerin maruz bırakıldıkları sömürü ve üzerlerinde kurulan hakimiyetten farklıdır. Ama Marx (en genel anlamda) işçiler, hayvanlar ve doğanın, hayvanlar ve doğa işçi sınıfının bir unsuru olmasa da sermaye ile antagonistik (karşıt) bir ilişki içinde olduğunu ortaya koymuştur.  Ve son olarak, Marx ve Engels’ten, biyolojik anlamda insanların kolektif olarak hayvanları sömürmediğini, hayvanların özel mülkiyetini elinde bulunduran kapitalistlerin hayvanları sömürüp üzerlerinde hakimiyet kurduklarını öğrenebiliriz. Bu diğer insanların hayvan sömürüsüne razı oldukları gerçeğini değiştirmez. Ama parçası oldukları toplumsal ilişkilerden gelişen unsurlar arasında hayvan sömürüsü açısından var olan farklı sorumluluk seviyelerini ayırt edebilmeliyiz. Elbette bunun siyasi mücadelede de yansımaları vardır: Eğer sermaye ve kapitalizm hayvan sömürüsünün kaynağı ve itici gücü ise sadece tüketim, kültür ve benzeri koşulların değişiminden ziyade sınıf mücadelesine yoğunluk vermeliyiz.

Türcülük karşıtlığı/hayvan özgürleşmesi mücadeleleri sınıfsız toplum için gerçekleştirilen mücadelede Marksizme hangi olanakları sunmaktadır?

Örnek verecek olursak, kurtuluş mücadelesi içindeki işçi sınıfı ve marjinalleştirilmiş insanlardan daha fazla eziyet gören, hor görülen, ezilen ve terk edilen varlıklar olduğunu öğrenebilirler. Devrimci özne toplumsal hareketlerle desteklenmiş işçi sınıfı olsa da onun nesneleri insanları, hayvanları ve doğayı içermektedir. Dahası, kapitalist sömürü ve hakimiyet sistemi sadece insanlar arası değil, çok daha karmaşık bir sorundur.  Yukarıda da değindiğimiz üzere, tüm niteliksel farklılıklarına rağmen hayvanlar, doğa ve işçi sınıfı sermayenin sömürü ve baskısıyla karşıt bir ilişki içerisindedir, Marksistler ve hayvan özgürlükçülerinin nesnel olarak düşmanları ortaktır. Bu bağlamda, Marksistler, hayvan özgürleşmesi için mücadele edenlerin haksızlığa dair öfkelerini basitçe ahlakçılık diye niteleyerek reddetmemeyi öğrenebilirler. Marksistler diğer hareketlerin meşru (ama genellikle ahlakçı) öfkeyi haksızlık üretmeyen toplumsal ilişkilerin geliştirilebilmesi için nasıl, hangi araçlarla mücadele edilebileceğini anlamaya itecek araçları üretmelerine yardımcı olabilirler. Bu durum, Marksistlerin bu yeni çelişkiler için bir çerçeveye sahip olmalarını gerektirmektedir.

Tezlerinizde, dikkate değer ve aynı zamanda alışılmadık iki iddiada bulunuyorsunuz: İlkinde, Marksizmin bilimsel bir öğreti olduğunu reddetmeksizin, devrimci Marksist eylemin ilk ateşleyicisinin etik/ahlaki bir konumlanma ve eylem olduğunu belirtiyorsunuz. İkincisinde ise hayvan özgürlüğünün ve hayvan sömürüsünün ortadan kaldırılmasının Marksistler ve proletarya için sadece bir ahlak sorunu olmadığını, aynı zaman bunun olanaklı kılan ve hatta zorunluluk haline getiren nesnel koşullar olduğunu söylüyorsunuz. Bu iki noktaya biraz değinebilir misiniz?

Bizim kavrayışımıza göre, sömürü ve hakimiyetin tecrübe edilmesi ile ortaya çıkan ahlaki öfke arasında ve eleştirel bir toplumsal teorinin gelişiminde karşılıklı bir ilişki vardır. Örnek olarak Almanya’daki mezbaha işçilerinin korkunç çalışma koşullarını ele alalım. Bu koşullarla karşılaşan herhangi birinin ilk tepkisi, bu koşulların var olmasına izin verilmemesi gerektiğidir. Bu haklı bir şekilde dürüst ve doğru bir ahlaki öfkedir. Ama şu soruyu sormak gerek: Peki bu öfkeden çıkan sonuç nedir? Bu koşullar neden var olmaktadır, bu koşullardan kimler sorumludur ve bu koşulları değiştirmek için ne yapılmalıdır? Burada ahlak ve ahlakçılık arasındaki fark belirmektedir. Kendi başına (teori olarak) ahlak ve öfke insanların neden böylesine berbat koşullarda çalıştığını açıklayamaz. Bu koşullar politikacıların bireysel olarak kötü bir ahlaka sahip olmalarından kaynaklanmamaktadır. Ve klasik Marksizmin ahlakçılığa dair eleştirisi de toplumsal sorunları etik sorunlarına indirgediğimizde ne sorunu ne de çözümü doğru olarak kavramlaştırıp ortaya koyabileceğimizi gösterir. Yukarıdaki örnek bağlamında, et endüstrisinin ekonomi politiğini kavramalı ve kötü çalışma koşullarının temel nedeni olan et sermayesi ile sömürü ve baskı sistemine karşı bu temelde (ekonomik, siyasi ve teorik alanlarda) bir sınıf mücadelesi stratejisi geliştirmeliyiz. Elbette bu fazlasıyla kabalaştırılmış ve basitleştirilmiş bir örnek olsa da temel sorunu ortaya koymak açısından önemlidir.

Sorunuzun ikinci bölümüne gelelim: Hayvan özgürleşmesinin gerekliliği farklı gelişme ve kavrama durumlarından kaynaklanmaktadır. İlk olarak, yukarıda da belirttiğimiz üzere, üretici güçlerin gelişimi hayvan temelli ürünlerin üretimini sonlandırabilmeyi olanaklı kılmaktadır. Artık bir yandan hayvanlar ve doğayla barışık bir şekilde yaşarken bir yandan da herkese yetecek ölçüde üretim yapabilmek mümkündür. Yine de üretim araçlarının coğrafi ve toplumsal bölüşümünün bunu hemen gerçekleştirmemize olanak sağlayacak durumda olmadığı da açık. Ama bir vegan sosyalizminin teknolojik temelleri mevcuttur. İkinci olarak, küresel et endüstrileri doğayı yok eden en büyük güçlerdir. Örnek vermek gerekirse, insan kaynaklı sera gazlarının yaklaşık olarak yüzde 15’inden sadece onlar sorumludur. Üçüncü olarak, hayvanların çoğu, özellikle de hayvan sermayesinin çıkarları için sömürülüp baskı altına alınan hayvanlar sadece acı ve eziyet çekmemektedirler ki bu bile tek başına özgürleştirilmeleri için yeterli bir sebeptir. Bu hayvanlar güzel bir yaşama sahip olmak isteyen son derece toplumsal, zeki, duygusal canlılardır. Dördüncü olarak, bu bağlamda insanlarla hayvanlar arasındaki farklılıkların mutlak değil diyalektik olduğu düşüncesine geri geliyoruz. Hayvanlarla ortak ihtiyaçlarımız, kabiliyetlerimiz var. Ve bizim hayvan tarafımız da her ne kadar temelde diğer hayvanlardan farklı da olsa, sömürülmekte ve baskı altına alınmaktadır. Ve bu da temsilcilerinin doğanın sömürülmesi ve baskı altına alınmasının insan olarak iç doğamızın sömürülmesi ve baskı altına alınmasıyla el ele gittiğine dair iddiada bulundukları Frankfurt okulunun eleştirel teorisinin anlayışını içermektedir. Beşinci olarak, aynı şekilde biz de diğer insanlar hayvan sömürüsü ve hayvanlara yönelik baskıya rıza gösterseler de sermayenin işçileri, hayvanları ve doğayı sömüren ortak bir güç olduğunu söyledik. İşte tüm bunlardan ötürü kapitalizmin devrimci bir süreçle türler arası farkları aşan bir toplumsal emeğin komünist örgütlenmesine dönüştürülmesi gerektiğini savunuyoruz.

Tezinizde bu manifestonun kendini entelektüel tartışmayla sınırlandırmadığını, kendini pratik mücadelede gerçekleştirdiğini ve bu alana hem pratik hem de teorik bir müdahalede bulunmayı hedeflediğini açık bir şekilde belirttiniz. Sizce sınıfsız, sınırsız ve sömürüsüz bir dünya için mücadele yürüten Marksistler ve sınıf mücadelesi ile hayvan özgürleşmesinin pratik siyasi gündemi ve eylemlerinin birbirleriyle ilişkiye girebilir mi ya da birleşebilir mi? Bunu soruyu iki temelde, ilk olarak program, ikinci olarak da işçi sınıfının pratik siyasi eylemliliği temelinde sormak isteriz. Son olarak ise bu konuyu işçi sınıfının ekonomik, toplumsal, kültürel ve ideolojik koşullarını göz önünde bulundurarak ele alırsanız çok mutlu oluruz.

Stratejik olarak, Roza Lüksemburg’un ‘’Devrimci Reelpolitik’’ kavramına yaslanıyoruz. Bu kavramın özünde günlük siyasetin taleplerinin a) şu anda mümkün olabilmesi ve b) hakim sınıftan vazgeçmek istemediği bir şeyin talep edilmesi temelinde belirlenmesi gerektiği vardır. Bu reformizm değildir ama bir yandan da devrimi de ifade etmez ve işçi sınıfının güç ilişkilerindeki konumunu güçlendirmesini sağlayabilmesi etrafında şekillenmiş bir yaklaşımdır. Bunun yanında, sosyalist devrimin hedefleri günlük siyasette var olmak zorundadır. Bu hedefin altında kalınması yanlış bir taviz verildiğini gösterecektir ve burjuva sömürü ve baskı ilişkilerine yedeklenme riskinin belirmesine neden olacaktır. Bu mücadele anlayışı hem hayvan özgürleşmesine hem de sol ve genel olarak solun mücadelesine uygulanabilir.

Taktik olarak, kapitalist et endüstrisi kolektif örgütlenme, ittifak oluşturma ve mücadele için temel bir başlangıç noktasıdır. Poulantzas’ın tabiriyle ilgili tüm sömürü ve baskı ilişkileri bu endüstrinin içinde yoğunlaşmış bir şekilde bulunmaktadır.

İttifak açısından da et endüstrisi mücadelenin önemli bir noktasına denk düşmektedir. Farklı sömürü ve baskı biçimlerini birleştirdiği için sayısız örgüt ve hareket için çok sayıda direniş noktaları sağlamaktadır. Böyle bir ittifakın içinde işçiler, birlikler (ya da günümüzde muhtemelen bu birliklerin küçük boyutlu sol kesimleri), ekolojik hareketler ve hayvan özgürleşmesi hareketleri, göçmen yapılanmaları, sosyalist partiler vs. olacaktır. Ayrıca işçiler olmadan et endüstrisine ancak dışarıdan müdahalelerde bulunulabilecektir ve nitelikli bir şekilde üretim durdurulamayacak ve rasyonel, vegan üretime dönüştürülemeyecektir.

Programatik olarak günlük siyasi talepleri sömürücülerin özel mülkiyetine el konulmasının açık savunusuyla birleştirmeye çalışıyoruz. Örnek vermek gerekirse, et endüstrisinde yer alan büyük şirketlere devlet tarafından sunulan yardımların, imtiyazların; sömürü odaklı göç politikalarına verilen desteklerin ve emek ilişkilerinin neoliberal biçimlerinin ortadan kaldırılmasını savunuyoruz. Bununla birlikte et endüstrisinde çalışan yoksul emekçilerle etkileşime geçmeyi ve onların taleplerini savunmayı hedefliyoruz. Aynı zamanda onların içerisinde bulundukları koşulların mücadele olmaksızın ve kapitalizm ortadan kaldırılmadan değişmeyeceği görüşünü savunuyoruz.

Sonuç olarak, şu ana kadarki programatik fikirlerimiz et endüstrisinin insan, hayvan ve doğanın ihtiyaçlarına uygun, rasyonel bir üretim biçimine dönüştürülmesi etrafında dönmektedir. Amacımız, işçilerin demokratik kontrol ve yönetiminde bulunan, ekoloji ve hayvanlar için sömürü ve yıkım içermeyen bir üretimdir. Bu tarz bir dönüşüm programı aynı zamanda okullarda bitki bazlı beslenme, organik vegan çiftlik projeleri ve işçilere mezbahalar dışında çalışabilmeleri için eğitim sağlanabilmesini de içermektedir.

Mevcut pandemi bir kez daha sermayenin karları risk altına girdiğinde insan, hayvan ve doğanın ‘’kurban edilebileceğini’’ ortaya koymuştur. Bu durum, çok çeşitli unsurlarıyla insan-hayvan ve insan-doğa ilişkilerine dair de çokça soruyu gündeme getirmiştir. Mevcut COVID-19 pandemisini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir dolu kitap yazmak mümkün bu konuya dair. Bu konuyu ele alırken, korona krizinin arkasına gizlenmiş duran kapitalizmin ekonomik kriz sürecini şimdilik dışarıda bırakarak insan-hayvan ilişkilerinin bu durumda oynadığı rolleri gösteren birkaç örneğe odaklanalım. COVID-19 pandemisi on yıllardır açık olan bir gerçeği, hayvan endüstrilerinin sadece hayvanlar için değil, insanlar için de bir tehdit olduğunu tekrar göstermiş oldu. Bilim insanları, akademisyenler ve aktivistler zaten uzun zamandır bizi kapitalist tarım endüstrisinin tehlikelerine dair uyarmaktadırlar. Korona, kapıda bekleyen daha ürkütücü bir sürecin sadece bir artçısıdır.

Et ve hayvan endüstrileri ve bu endüstrilerin küresel değer zinciri mevcut pandeminin esas itici güçleridir. Çok sayıda konak canlının bir arada bulunmasına neden olduklarından ötürü patojen ve hastalıkların gelişimine de olanak sağlamaktadırlar. Büyük çiftliklerde hızlı bir hayvan girdi-çıktısının olması hayatta kalmaya ve çoğalmaya uyum sağlamış patojenlerin hızlı seçilimine, aşırı ilaç kullanımı ise patojenlerin mutasyona uğramasına ve antibiyotiklere direnç geliştirmesine yol açmaktadır.

Pandeminin gelişmesine neden olan bir diğer durum ise vahşi doğanın Marx’ın ‘’ilkel’’ ya da ‘’ilk birikim’’ adını verdiği değer haline getirilmesi ve metalaştırılmasıdır. Andreas Malm benzeri ekososyalistler, hayvan yemi üretimi ve otlak alanlar talep eden kapitalist tarımın genişletmesi için ormanların nasıl yok edildiğine değinmektedirler. Bu süreçler vahşi hayvanların, ekolojik sistemlerinden uzaklaşmaya itmekteyken insanlarla tehlikeli patojenlerin temasını da arttırmaktadır. Kapitalist teşebbüsler vahşi doğayı işgal ve talan etmeye devam ettikleri sürece pandoranın kutusunu daha da fazla açacaklarına şüphe yok.

Dahası hayvan sermayesi sera gazları benzeri çevre kirliliğine yol açan unsurları da üretmektedir. Bu da kaynağı kapitalist mülkiyet ve üretim ilişkilerinde yatan mevcut krizin sistemik karakterini gözler önüne sermektedir.

Pandeminin başından itibaren bazı bilim insanları ve gazeteciler bu durumu kapitalist tarımın sistemik tehlikelerini tartışmak için kullandılar. Fakat seslerinin duyulması engellendi, marjinalleştirildiler ve pandeminin başlamasından bu yana neredeyse bir yıl geçmişken bu konular rafa kaldırılmış durumda.

Batıdaki çoğu ülke, Kovid-19 pandemisi ve müstakbel epidemilerin yapısal kaynaklarıyla mücadele etmek yerine neoliberal bir anlayışa dayanan neo-Maltusçu bir modele sırt yasladı ve artı değer üretiminin temel sektörleri etkilenmesin diye yüzbinlerce insanın ölmesine izin verdi. Örneğin Almanya’da mezbahaların enfeksiyon kaynağı bölgeler olduğu kanıtlanmış olsa da hükümetin koronavirüsle mücadele tedbirleri dolayısıyla insanların bireysel hareketleri, siyasi faaliyetler ve örgütlere kısıtlamalar gelirken et endüstrisi üretimine son sürat devam etmesine karışılmadı.

Hakim sınıfların pandemi krizine dair tek bildiği çözüm yeni aşılardır (ve biz de aşıların insan hayatlarını kurtarmasını umut etmekteyiz). Ama bu durum bizi özel ilaç-farmasötik şirketlerine bağımlı kılarken Kovid-19’un esas nedenlerine ilişkin hiçbir şey yapılmamaktadır ve aşının sağlayacağı zafer de büyük bedeller ödenerek elde edilmiş olacaktır. Yeni mutasyonlar ortaya çıkmakta ve muhtemelen yeni patojenlerin de eli kulağında.

Tüm bunlardan ötürü bir karar vermemiz gerekiyor: İnsanı aşan bir ekososyalizm mi yoksa daha fazla patojen ve pandemi mi? Bizim için bu kararı vermek zor değil.