Görmenin, görülmenin özetle tesadüf etmenin çoğaldığı bir zamanda şiirden konuştuğumuzda nerede dururuz? Sorunun cevabı ardışık sorular üretmekle verilebilir fakat bizi vardırdığı temel yer gelişen teknoloji karşısındaki duruştur. Yüklem, daha şimdiden bizi bir yerlere davet ediyor görünmekle birlikte sanıyorum o kadar da kolay bir durum değil, karşı karşıya olduğumuz. Teknik üretilebilirlik çağında (W. Benjamin) teknolojinin, sıradan bireyin bu zamana kadar ortaya çıkaramadığı, çıkarmaya çalıştığında bir takım engellere maruz kaldığı düşünce ve ideallerini arzu ettiği şekilde dolaşıma sokabildiği kanalları demokratikleştirdiği bir gerçek. Her bireye uzatılmış bir mikrofon ve bu mikrofonla dolaşıma giren kakafoni; dinlememenin, kulak kesilmemenin öfkesi, can sıkıntısı, başkasına yüzünü dönmemenin utancı…

Her taraftan gözetlenen ve aynı anda bakan, daha fazla gözetimi ve görülmeyi arzu ettikçe dolaşıma giren kakafoniden uzaklaşamayacağımız aşikâr. Bir çelişkiler yumağı elbette, bahsettiğimiz. Her ana sızmış gözetimin görülür, sezilir olmasıyla artık iyiden iyiye hissedilemez bir noktaya çekilmiş, olağanlaştırılmış baskı, bireyi bir kaçışa sürüklemekte: gözetime daha fazla dâhil olarak gerçekleşen bir kaçışa. Gözetlenen durumunda olmanın getirdiği sıkıntı, ancak kendini daha fazla gözetime açmakla ve gözetleme hakkını edinmekle mümkün görünmekte. Böylece, gözetim ve gözetim fikri her tarafta, herkes için hissedilebilir bir noktaya getirilerek olağanlaştırılmış, varlığı görünmez bir hale getirilmiş, saydamlaştırılmış olur. Buradan çıkan şey de sıkıntıdan başka bir şey değil. Kendisine çarparak kendi üzerine dönen bu duygudan kaçmak, bunu omuzlamak mümkün görünmüyor pek. Gittikçe derinleşen, omuzdan atmaya kalktıkça bireyin üzerine çöken, yeni oyuklar açan… Vardığı yerse sıkıntının kendisine de yabancılaşmak, kendi gerçeğinden uzaklaşmak. Sürdürülebilirliği mümkün olan şey, teknolojinin mümkün kıldığı ağlara etkin bir şekilde bağlanıp her an ulaşılabilen olmak. Bu ağlara bağlanmayan, buralarda gören ve görülür olmayan her birey şüpheli durumuna düşerken ağlar kendisini ısrarla dayatma ve şüpheliyi ehlileştirme amacında.[1] Bireyi söyleme, jargona katılma mecburiyetinde bırakma niyetinde…

Artık gözetim halinin gizlenmediği, her taraftan bize görünen ve en belirgin haline rastladığımız korku, endişe, kaygı durumları; güvenlik politikaları; akışkan gündem değişiklikleri… Herkes baş edemeyeceği kadar iletiye maruz kalmakta… Peki, şimdi sorulabilir: şiir, bu iletilerin içerisinde mi kıyısında mı tam da arkasında mı yer alıyor? Bu kadar iletinin içinde şiirin bir alanı gerçekten var mı?

***

Şiirin bu coğrafyada hep dar bir alanı kapsadığını, oradan görünür olduğunu söylersek yanılmış olmayız. Üstelik bugün, şiire dair alanın genişlediği de söylenebilir. Bireyin ürettiği metinleri rahatlıkla dolaşıma sokabildiği bir gerçek, fakat kanalların çoğalması ve farklı ağların meydana gelmesiyle takip edilmesi bir o kadar güç… Sözünü etmek istediğimiz sadece gelişen teknoloji değil elbet. Ağların içinde olan, bizzat kullanan, her konuda mikrofon uzatılan fakat sesi görünür olmayanın sesini görünür kılmak, sadece gören olmaktan çıkarma gayreti bu, kotarılabildiği kadarıyla. Gerçek sesin şekillendiği mikrofonun uzatılmasıyla bir nebze dağılmış olan dikkatleri şiire ve şairin sözüne çekmek niyeti olarak da okunabilir bu satırlar. Eğer bu derginin sayfalarından söze başlıyorsak biraz da şiirin, şairin alanı burası olduğu inancından hareket etmeye dair bir halin mevcut durumuyla alakalı. Her tarafımızı kuşatan ağlardan, denetleme mekanizmalarından kaçış değil de söze ve güne şerh düşme ihtiyacının zeminine olan inanç bizi burada buluşturmakta. Edebiyatın, özelde şiirin dolaşıma girdiği bir kanal olması açısından da oldukça önemli burası…

Bir de es geçemeyeceğiz bir nokta olarak jargon meselesi var. Çağın ürettiği, gündelik pratiklerde ve şiirde gittikçe daha bir görünür hale gelen. Çağın bizatihi ruhu, özelde ülkenin ruhu bir jargonu zorunlu kılıyor bu günlerde. Gelip geçiciliği noktasındaki kanaatlerimiz arttıkça kötülüğün sıradanlaşması (H. Arendt) olağan hale gelmekte. Bizatihi kötülüğün kendisi jargonda yer bulmaya başlarken üstten dayatılan eylem ve pratiklerin kabulü kendini yüzeye çıkarıyor. Radikal kötülük böylece yerini onarmakta gecikmiyor, nihai olarak da bu jargon üzerinden bireylere hitap eder hale geliyor. Geliştirilen itiraz, jargonu bireylere dayatan yöneticilerin elinde buluyor, itirazın ve sözün sahibini. Hikmetli sözün ve sözün gücünü bu pratiklerde, itiraz noktalarında bulabilmek mümkün. Sıradanlaştırmayan, bizzat gösteren, kötülüğün veya iyiliğin tam ortasından konuşan ve oraya bakmayı bekleyen şiirden bahsetmek için bu durumların önemi giderek artıyor.

Konuştuğumuz, soruşturmaya dâhil ettiğimiz şairlerin belirli bir sırayla ve temellendirmeyle açıklanmasının beklendiğinin farkındayız. Fakat buna dair bir argüman geliştirmek, geliştirmeye çalışmak, sınıflandırmak, bu tarafa değil, şu tarafa koymak gibi bir gayretimiz yok. Çünkü öbür türlü bir kategorizasyonu akademiler sıklıkla yapıyor zaten. Başta sorduğumuz soruya dönerek ve bir soruyla cevabı çoğaltarak: sözün sahasına çekilen her sesin, itirazın, duruşun izlerini nerede bulabiliriz?

Soruşturma sorularında da belirgin kılmak istediğimiz temel noktaları şöyle sıralayabiliriz: akışkan gündem değişiklikleri, akışkan itirazlar şairin ilk yayımlamaya başladığı yerde ve zamandan şimdiye nasıl bir hareket alanına karşılık gelmekte; akışkanlık gündelik pratiklerde bu kadar yoğunken şiirde tam aksi bir halin görülmesi neye yorulabilir gibi noktaları açmak, oraya dikkati çekmek. Gelenek kısmında ise şairin geleneğe dair görüş ve itirazlarını görmeye çalışmak. Çünkü Türkçe şiirde gelenek mevzuu uzunca bir dönem obsesyon olarak algınalageldi. Oysa geleneği nostalji malzemesi haline getirmeden, bugünden hareket ederek tanıyabilmek de mümkün. Eleştiri kısmında açıklığa denk düşmesini istediğimiz, eleştirinin önemini açığa çıkarma gayreti. Bazı metinler çünkü, birilerinin onu yorumlamaya başlamasıyla, yorumlamasıyla konuşur hale gelir. Bu yüzden şairler için taşıdığı anlamı görebilmek, bu isimleri varsa görünür kılmak amaç. Son olarak da şiirden öyküye geçişte varsa değişkenleri, dinamikleri görünür kılmak…

Şairin sesinin kısılmaya, hakikati söyleme isteğinin sekteye uğratılmak istendiği bu dönemde, hakikati görünür kılmak için gözetlemeye ve görmeye, ağlara dâhil olup olmamaya, şüpheli konuma gelmeye varıncaya değin birçok değişkene rağmen şiire bakmayı davet ederek: şiire herhangi bir misyon yüklemeden, dolaşıma giren kakafoniden uzaklaşmak için biraz da şiiri ve şairi görmeye, gözetlemeye; yazının başındaki soruyu hatırlayarak şu an şiirden konuştuğumuzda durduğumuz yerin varlığı ve konumuna bakmak için şiire ve şairin sözlerine dönelim. Bu minvalde dosyaların devamının geleceğini imleyerek aşağıdaki sorularla bir kapı aralamak niyetiyle…

İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?

Kitap tanıtım yazılarını dışarda tutarak, son dönemin eleştiri ortamı, anlayışı hakkındaki görüşleriniz neler? Dönemin şiirini veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek mümkün mü sizce?

Son olarak, şiirden öyküye de epey bir yöneliş var, buna dair bir değerlendirme yaptığınızda neler söylersiniz?

 

[1] Konuya dair detaylı bir okuma için bkz:

Foucault, M. (2007). İktidarın Gözü. (Çev.) Işık Ergüden. İstanbul: Ayrıntı Yayınları

Foucault, M. (2000). Hapishanenin Doğuşu. (Çev.) Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.