Şiirin yerleşik ön kabullerle bir alıp veremediği var mıdır? Bu soruyu “Şiir doğası gereği yerleşik olanı sarsar” diye yanıtlayan Sonsuzluğa Kiracı (2011), Geceyle Bir (2016) ve Ateş Sözcükleri (2018) kitaplarının şairi Süreyya Aylin Antmen ile şiire, felsefeye, yazma alışkanlıklarına, şiirin güncelle ilişkisine, dile ve doğaya dair konuştuk.

SÖYLEŞİ: MELİKE BELKIS AYDIN

Genel olarak yazma alışkanlıklarını merak ediyoruz. Yazmaya nasıl hazırlanıyorsunuz? Yazı araçlarıyla aranız nasıl? Vazgeçemediğiniz kalem defteriniz var mı? Evde mi yazıyorsunuz dışarıda mı?

Bilinçli bir hazırlıktan bahsetmek ne derece doğru olur bilemiyorum. Şu aşamada her şey şiirin doğasına uygun işliyor, içerdeki ses ya da zihnin kendine özgü ezgisi dönüp duruyor, asıl hazırlığı o yapıyor daha çok, her gün biraz düşündüklerimizle, yaşadıklarımızla, biraz da maruz bırakıldığımız ve tepki gösterdiğimiz şeylerle, insan olarak bizi sınayan koşullarla hazırlanıyoruz yazmaya. İnsanın varlığına has çelişkiler, çıkmazlar, zorlanmalar, zorlamalar, kendini dinleyebildiği o sessizlik saatlerinden kalma incinmişlik ve yaşam dolu yük bütün bu hazırlıksız hazırlığın bir parçası gibi geliyor bana. Bazen günlerce zihnimde dönüp duruyor şiir, uyutmuyorum, zaten o da kendinden başka şeye imkân tanımayarak baskın çıkıyor, talep ettiği zamanı kendime tanıyorum, vaktinden evvel kalem kâğıda gidersem devamı hiç gelmeyebilir de. Yavaş yavaş belirmeye başladığı zaman ağaçların arasında kısa bir yürüyüşle sesli olarak düşünüyorum şiiri, sonra belki yanıma kâğıt kalem almışsam yazıyorum orada.

Eskiden daktilo ederdim, uzun bir süre dolmakalemle yazdım, iki yıldır da eski gümüş kaplama bir tükenmezle yazıyorum, anısı itibariyle galiba tek vazgeçemediğim o. Defterlerimin çoğunluğunu kullanmaya kıyamam, saklarım, ama bazılarını da son sayfasına kadar müsvedde olarak kullanıyorum. Çalışırken nerede olduğum çok fark etmiyor, yazıyorsam mutlaka ağaçlarla ve kuşlarla iç içeyimdir, zihnin bu şekilde daha iyi işlediğini, içerdeki sesi duymanın daha bir berraklaştığını düşünüyorum, evdeyken de aynı şekilde bahçeye bakan penceremin önünde, masamdayım genelde. Çalışırken gözettiğim tek şey doğayla ilişkimin kesilmemesi.

Şiirinizde, bir disiplin olarak felsefenin de izlerini görebiliyoruz. Felsefe her zaman bir yanıt arama çabası mıdır aynı zamanda soru sorabilme faaliyeti  de  diyebilir misiniz? Şiirin felsefe ile ilişkisine nasıl bakılmalı?

Felsefe, insan doğasına, zihnin işleyişine ve varlığın kaynağı ile bir varlık ufkuna bakma olanağı sağlıyor. Bu bakış, şiirle birlikte yaşadığımız zamana ve tanıklığına, içinde bulunduğumuz toplumsal ve bireysel koşullara taşınıyor. Felsefe nedenler üzerine düşünür ve arayışı çağırırken şiir, benzer bir düşünüşün içerisinde ve elbette ki kendi gerçekliği çerçevesinde tüm olasılıkları açığa verir, ancak pek çoğunu da gizler, şiiri gizemli kılan şey biraz da bu bana kalırsa. Bu içerde tutuş, gizlerken bile gizlediği şeyi duyumsatma gücü. Bilinemez, söylenemez olana da aynı mesafeyle yaklaşması. Şiirde anlık bir parlama gibi var olan birtakım çelişkili anlar vardır, gelgitler, açılmakla teslimiyeti reddetmek arasında çetin bir anlaşma; insanın aşılamazlığı üzerine atılmış kara çentikler… Sonra metnin hâkimiyeti daima elinde tuttuğunu gösteren kimi sınırlar, bir sınırsızlığın içerisinde gözalıcı şekilde ışıldar; o kamaşmayı gördüğünüzde, şiirin sizi ancak kendi istediği ölçüde içine aldığını görüyorsunuz, bu içe alış kendinden bağımsız olarak bir bakışın enginliğini de talep ediyor. Yazarken, okurken olduğundan daha fazla sıkı tutuyor bu bağı, bu yüzden düşünceye varmak şiir yoluyla biraz daha zorlayıcı. Şiiri düşünürken, ona, felsefeyle aynı yolda yapılan, ancak farklı manzaralara hâkim olunan bir yolculuk olarak bakmak gerek belki de, ancak biraz farklı olarak, burada canlı olan, yaşayan, ancak bizden bağımsız da var olabilen bir şeyler var, hem düşüncenin, varlığın köklerinden geliyor hem de sezginin, daha soyut varlıkların köklerinden. Vicdan, hakkaniyet, düş, sevgi, utanç gibi. Biz buralardan kopup gelen ışığın felsefeyle de buluşmasına şahitlik ediyoruz şiirde. Bu yüzden gizemli, kudretli, büyüleyici ve aynı zamanda güvenli alanlarımızı, rahatlığımızı sarsan bir tarafı var.

Bizi bütün gücünü kullanarak kendi gerçekliğimizi sorgulamaya, kendi suretimizle yüzleşmeye çağırıyor. Burada elbette, insanı olabildiğince içine çekerken bir yandan da en uzağa düşürebilen bir ilişki biçimi söz konusu. Bazen ne arıyorsak, neye gereksiniyorsak o’dur şiir, ama bazen de neyden kaçınıyor, sakınıyorsak, neyle yüzleşmekten imtina ediyorsak o. Biraz böyle bakıyorum bu ilişkiye. Felsefede düşüncenin aydınlığı varken, şiirde bunun yanı sıra zihnin uzlaşımsız ayrıksılığı ve ruhun kasvetli karanlığı da vardır, ancak bu şiir için negatif bir değer değil; bir fener, aydınlatmak için yalnızca kendi yöntemlerini kullanıyor.

İnsanın doğanın bir parçası oluşu, doğayla ilişkisi de şiirinizin öteki izleklerinden biri. İnsan doğanın uyumlu bir parçası olarak kabullenemiyor, doğadan ayrı ve üstün bir konuma yerleştiriyor kendisini. Böylesi belki güvende hissettiriyor. Ama sizin şiirinizde doğa bir yabancı değil doğrudan ait olduğumuz çevre. Doğa ve kültür ayrılığına ilişkin ne söyleyebilirsiniz?

Doğadaki parçalarımızı bulmalı, bu parçalarda kendimizi sınamalıyız. Orada bulduklarımız bizi gerçek anlamda insan kılan, bakışımızı, duyuşumuzu, dolayısıyla varlık amacımızı belirleyen şeyler. Yeryüzü bizimle nasıl sözcüksüz konuşuyor, onu duymak için dikkat kesilirsek, bize dayatılan, bakışımızı daha yüzeyde olan bir alana çevirmemizi talep eden koşullarla göz göze geliriz o zaman. Bu kuşatmayı, ancak doğanın içimizdeki seslerine bir karşılık verebilirsek aşabiliriz, özelikle bu çağda bunu yapabilmek önemli. Kabuğumuzun içerisinde daha güvenli hissediyoruz, bunu anlıyorum, ötekini duymazsan yaralanmazsın, ama düşünmeli, bu şekilde gerçekten güvende miyiz?

Yaşam çoğalmayı, çoğalırken bütünlüğü ve biricik uyumu korumayı talep ediyor, insanlar da artık kendi tabiatlarına uygun yaşamıyorlar, bu koşullarda bir kültür oluşumu ve aktarımından bahsetmek zor geliyor bana.

“Acısın bırak, acıdıkça kendinsin, azalan, biriken / susarken söylediklerinsin” diyorsunuz. Dünyayı anlamanın bir yolu acıyı deneyimlemek mi? Kazananların söz hakkı resmi tarih ise şiirin olanakları da ötekilerin dilini var ediyor. Sizin şiiriniz için yenilenlerin söz hakkı diyebilir miyiz?

Zihnin gücüne artık meydan okumaya başlayan bir etin acısı, yalnızca dönüştürülebilmiş olan acı bize, dünyadaki her şeyin akıl almaz bir çılgınlık içinde gerçekleştiğini söyleyebilir. Anlamın derisini çığlıklarla soyan bir yanılsamayı gerçeklikle eş tutabilir. Yitirebilir ve yitirdiklerimizde kendimize ait parçaların ışımakta olduğunu görebiliriz, ancak yine de, gerçek bir yitirişten bahsedemeyiz.

Yaşamın sadece acı çekmiş ruhlar için ayırdığı bir yüzü var, kendi olmak, azalırken başka yerler/zamanlar/zamansızlıklar için birikmek, birikirken dünyanın yükünü sırtlayabilmek, konuşmak için artık bir dile gereksinmemek bunun sadece küçük bir parçası. “Bırak acısın” derken, “yaşamak için, gerçek bir yaşam sürebilmek için acıyı göğüsleyebilmeli, sonunda acınla birlikte kendini de dönüştürebilmelisin, çünkü kendisini dönüştürebilen dünyayı da dönüştürür” demek istiyorum biraz da. Acı çekmiş kişinin günden güne yitirdiği ve bir daha asla geri dönemeyeceği bir yer var, artık o, bu dünya içinde başka bir yer’e ait, oradan bakınca dünyanın gerçekliğini, telaşını, tasasını anlamlandırabilmek çok güç, anlamsız geliyor. Bu noktada evet bazı deneyimler bizi, yaşamımızda pek tercih etmeyeceğimiz bir noktaya taşıyor, ancak acısını dönüştürebiliyorsa insan, o anlamlandırılamaz olanı soyup yerine anlamını kendisi var eden bir yaşam parçasını, hakikat gibi bir düşü, asıl gerçekliği koyuyorsa şiire, kazananlar dediklerinizin en başından yitirdiği ve asla sahip olamayacağı şeylere erişiyor. Ancak şiir hepimiz için var.

Öteki olmaksa çok kolay, acı çektiği için sessizleşenler, bir köşede iyi şeyler yapmaya çabalayanlar, bir uzvu olmayanlar, bilinmeyen bir dilde konuşanlar ya da farklı şeyler söyleyenler vb. herkes her an öteki olabilir, bu ayrışmayı yapanlar büsbütün yabancımız değiller üstelik. Toplum kendisi gibi olmayanı derhal dışına itiyor, çemberin içindekilere gelirsek, onların gerçek bir yaşamın temsilcileri olduklarını düşünmüyorum. Dolayısıyla şiir, onların soğuk gerçekliğini yok eden kendine özgü, yıkıcı, büyülü gerçekliğiyle bu yaşamın tek sakinlerinin yitirenler, acısı ile dinerek karşı sesi yükseltebilenler olduğunu söylüyor bize. Ve benim şiirim de bu noktada konuşmaya başlıyor her zaman, yitirdikleri ve acısını çektikleri, çekmeye devam edecekleriyle. Umarım onların ve daha pek çoklarının söz hakkı olabilmiştir.

Şiirin dilin düzenini yeniden üretmek değil onu baştan, yeniden kurmak olduğunu söyleyebilir miyiz? Böylelikle şairin de dil için kurucu bir işlevi vardır. “Dilin varlığın evi” olduğunu söyleyen Heidegger şiir ile felsefeyi birlikte düşünmüştü. Dil bir iletişim aracı değil var olduğumuz ve kendimizi tanıdığımız zeminin ta kendisiydi. Şair, dille ilişkisinde edilgen değil, doğrudan eyleyen ve dönüştüren bir konumda mı olmalı?

Şiir elbette doğası gereği yerleşik olanı sarsar, verili dilin dışına taşar, başka bir gerçekliğin diliyle konuşur. Kendisinden önce gelenle hesaplaşmadan, verili dili aşındırmadan, yıkmadan kendisini kuramaz. Yaşayan, sorumluluğunun ve varlık amacının bilincinde bir şiirden bahsediyorsak eğer, şair doğrudan eyleyen ve dönüştüren öznedir. Bir şiir yaşıyorsa, zaten kendi içerisinde bütün savaşları bitirmiştir. Aksi halde şiirden konuşamayız.

Şiirin güncele yanıtını hemen vermesini beklemek sizce doğru olur mu? Şairin ve şiirin dünyaya karşı söyleyecekleri olduğunu kabul edersek tanıklığın sorumluluğundan söz edebilir miyiz?

Şiir güncele hemen yanıt verebilir de… Daha önce de çok kez söylemişimdir, bunu doğrudan yapmıyorum ben, böyle bir yazma eylemini doğru bulmuyorum çünkü. Olanın bende bir karşılığının oluşması lazım, onun şiirde kendine bir dil bulması için başka dinamiklerle birleşebilmesi gerekir, doğrudan verilen şey tepkidir, ancak şiir tepkiyi de dönüştürür, onu arzularla, hakikat arayışıyla, direniş ve mücadeleyle birlikte ele alıp değerlendirir. Güncel bunun asla dışında değil ancak. Zihnin bilgiyi, tepkiyi, deneyimi bir potada işleyebilmesi için zamana ihtiyacı var, düşünceler ve hisler, çetin bir savaştan çıkıp arı bir dile kavuştuğunda, aslında geçmişte olanla birlikte bugün yaşanandan da sözünü esirgemez, geçmiş tekrar tekrar yaşanıyor zira, bunu göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Şiir geçmiş, bugün, gelecek üzerinde vicdani aktarımı olan tek köprü. Şiirin işlevini düşünürken onun geleceğe taşıdığı sözü bugün de görebilmeliyiz, bize duyumsattıkları arasında bunlar da var. Başka türlü o şiirin yaşamaya ve yaşatmaya devam edemeyeceği açık.

Şiir benim için bir utanç tanıklığı. Dilin sınırlarından ötürü tanıklığını yapamadığımız, aklı zorlayan, vicdanımızı darmadağın eden, ancak ne önüne geçmeye ne de değiştirmeye gücümüzün yettiği olaylardan geriye kalan bir büyük utancın tanıklığı…

Okumak ve yazmak işi salt zihinsel bir eylem olarak görülse de bedenin de yoğunlaşmasını gerektiren, baş, boyun, gözler, kollar bir bütün olarak bedenin de dahil edildiği doğrudan bedensel de bir süreç. Sizin şiirlerinizde bedenin hallerinin, bedenselin önemli yer tuttuğunu düşünüyorum. Varoluşun halleri gibi yazmak da, şiir de bedensel bir pratik değil mi? Şiir öteki metin türlerine göre okuma ve yazmanın bu bedensellik halinin en belirgin türü, sayfada bırakılan boşluklar, yinelemeler, sesin yoğunluğu…

Şiir dediğimizde, zaten bir beden, ruh ve zihin birlikteliğinden söz ediyoruz biraz da. Bazen sözcükler birbiri ardına ezgiyle, yükseliş ve ani bir alçalışla geldiğinde orada kandan, candan bir parçanın varlığını duyumsayabiliriz, ruhun dans edişine benzer bu, düşüncelerden ve hislerden yapılma bir bedenin kıvrımlarında gezinir, onun ahengine kapılırız. Yazarken beden de bize katılmıyor mu? Elbette, şiirdeki boşluklar bile yeri geldiğinde çok şey söylüyor, hepsi birer işaret, içine girebilirsek birer nota gibi bizi doğru ezgilere götürebilirler.

Kitabınıza da adını veren “Ateş Sözcükleri” şiirinizde “sözcüklerden bir dünya veriyorum sana / sun onu tanrıya dalların penceresinde” ve “Geceyle Bir”de “yıkanacağız böylece biz / ve yeniden başlayacağız söze” diyorsunuz. Sözü kurarken, dilin, uzlaşılmış iktidarı yinelememesi yazının bir sorumluluğu mu? Söze nasıl başlamalı ve kurmalı?

Siz zaten soru yöneltirken cevabı da vermiş oluyorsunuz. Ben de, her yeni söz, zaten verili dilin dışına çıktığı için kendi iktidarını kurarak gelir, demek istiyorum. Sözün kendi gücünü, doğasını dayattığı, dizginlenemez bir alandan bahsediyoruz, özgürlüğü ve özgünlüğü yarattığı alandan geliyor. Bu anlamda biricik ve evet, uzlaşımsız.

Söze nasıl başlamalı? Öncelikle kendimizle yüzleşmekten güç alarak, geri adım atmayarak, önümüze koyulan zorlukların tetikleyici olması bakımından gerekli olduğunu görerek ve mücadeleyi sözle olduğu kadar pratikte de vererek başlamak gerek sanırım. Tanımlanmış olan her şeyden arınmalı önce, dünyaya hayretle ve hayranlıkla bakabilmeli, yaşadığımız şeyleri ne kadar kötü, içinden çıkılmaz, yıkıcı bulsak da onları dönüştürerek aşabilmeli. Kendimizi severek, inanarak, yalnızca iyi hissettiğimiz şekilde yaşayarak üzerimize çöken karanlıkla mücadele edebilir, kendimize dayanabiliriz.

Biraz da üzerimizdeki gözleri ayıklayarak yapabiliriz bunu, düşünmenin ve yazmanın önüne koyulan her sınır birer gözdür, insanın dikkatini ve odak noktasını dağıtmak için icat edilen şeyler birer gözdür. Bunlardan arınmak gerek. Yalnız olacağız, yalnız ama birlikte. Kendimizde bağımsız olacağız. Yazmak her anlamda sadakat ister, ‘yıkanacağız’ ve sonra yazının sorumluluğunu hatırlayarak, bu sadakatle başlayacağız söze. Kolay şeylerden bahsetmiyoruz, bu yüzden şiir, aynı zamanda bir yaşama biçimidir.

Ve artık umuda gereksinim olmadığını görüyorsak, oraya yıkımı koyabilmek gerekir.