MERAL SAKLIYAN: LOKMAN KASİDESİ YA DA KINNAP

Mehmet Said Aydın’ın üçüncü şiir kitabı Lokman Kasidesi tek vuruşta nakavt eden uzunca bir öykü, tükenmek bilmeyen bir yas durumu, kendini yerden yere atan bir kavmin ağıtı, kilometrelerce uzanan toprakların bitmeyen yası aslında.

Şiirleri ve gazete yazılarıyla tanıdığımız Mehmet Said Aydın, aynı zamanda bir insan hakları ihlalleri raporu olan bu kısa anlatıyı yakın tarihte Şırnak’ta öldürülen ve cansız bedeni polis panzerinin peşinde sokaklarda sürüklenen Lokman’ın ölümü üzerine kaside olarak sunuyor bizlere.

Şiddetin, baskının, zulmün beyitler arasında hız kaybetmeden devamlılığı UNUTMA, HATIRLA, DİNLE, SUSMA bölümlerini birbirine kınnap ve urganla bağlayıp sağlamlaştırıyor.

“Buruşturup çöpe attılar bizi gittiğin gün, boğazımıza kınnap bağladılar lokman” cümlesiyle derdini dökmeye başladığında, daha ilk anda yüreğimizi avcunun içine alıp burgaç gibi sarıyor. Geceleri kuşatan silah sesleri arasında evlerinden yuvalarından namlunun ucuyla koparılan insanları direkt anlatmıyor şair, göz altında kaybedilen sayılarca faili meçhulden de söz etmiyor.

“yüzümüze kapanıyor bütün kapılar”

“kapılar bütün kapanıyor yüzümüze de karşı”

“denizler mürekkep oluyor”

“ağaçlar kalem”

“iniyor kapı çıkıyor kapı”

“hepsi yüzümüze kapanıyor”

“lokman’ın bir adet ömrü var”

“onu yaşayamıyor” diyerek her şeyi özetliyor.

Mehmet Said Aydın “Ölüm bizim annemizdir, aleykümselam cizirabotan” diyor sonra, o coğrafyanın kaderini, köşe bucak sinen acı atmosferi gözümüzün içine sokmadan ve ölümü içselleştirerek anlatıyor ve yine ekliyor,

“yarın doğmayacak hiçbir güneş”

“akşam varmazsa sabaha botan’da”

İlerleyen sayfalarda UNUT, HATIRLAMA, DİNLEME, SUS diye devam etse de tam aksine, eskiden yaşanan güzel günleri, baygın kokulu menekşeleri, kolçaklarda oturulan anasonlu akşamları, içilen çayları, şurupları ve daha nice güzelliği UNUTMA, diyor ve ekliyor

“unutma/geç vakitti meşk ettim/sokak lambasının altında/

divane biçare rüsva/sesim ya çok ya angarya/sesi unutma”

Kasidenin sonuna gelindiğinde ise bu yüzyılın en büyük utancı ile karşılaşıyoruz. Cizre’de, ölen kızının cesedini buzdolabına koyan ve günlerce başında bekleyen bir annenin dramı tek satırla yüzümüze çarpıyor. Cenazesi tam yedi gün sokak ortasında kalan Teybet Ana yani bu yüzyılın en büyük utancı yine tek bir beyitle, içimizi deliyor.

“susma/gördüklerin oldu/bildiklerini hatırla/susma”

“susma/kaç kişi dolaba kondu/sokakta öylece duran/susma”

Lokman Kasidesi’ni  birkaç soru ile şaiirinden duymak istedik.

Mehmet Said Aydın’la  söyleştik, buyrunuz…

Divan şiirine olan ilginizi daha önceki anlatımlarınızdan biliyoruz. Lokman Kasidesi kitabının başında da kasidenin tanımı ve çeşitliliği hakkında okuyucuyu bilgilendirmenizden yola çıkarak soruyorum: Neden bu kez meramınızı kaside olarak anlattınız, Lokmanı ve Lokman üzerinden bütün bir toplumun yasını, uğradığı haksızlıkları, ağıtı bir kaside formunda anlatma fikrinin doğuşu nasıl oldu?

Bilgilendiriyorum ama aslında kontra bir şey yapmaya çalışıyorum. Kaside diye bir şey var, tanımı şudur velakin birazdan oradan sadece ses emanet alan bir şey okuyacaksınız demek istiyorum. Kaside, form olarak övgü de içerir, yas da. Ben yas kısmını, birinin arkasından “kaside düşürmek” kısmını ciddiye aldım. Sonrasında dağılan, parçalanan bir forma dönüştü. Toplumun yasını başka bir pencereden, bireysel bir yerden okuma gayreti var kitapta. Birilerinin yerine konuşmaktan öte, konuştuğum şeyin birilerinin de cümlesi olmasını umarım.

 Şiddeti, zulmü, baskıyı, ölümü yer yer kronolojik biçimde hatta tarihe not düşer gibi tane tane anlatmışsınız. İnsanlık onurunu zedeleyen işkenceyi, faili meçhulleri açık ama göze sokulmadan ve sıradanlaştırmadan göstermişsiniz. Böyle bir projeniz var mıydı, o sırada mı bu sıralamaya özen gösterdiniz?

Tarihe not düşmek istedim, evet. Çünkü bu kadar sıkışmış, kolektif olarak depresif yaşadığımız bir zamanda (en azından şehirlerde), konuşmanın bile lüks sayıldığının farkındayım. Mecaz, bize bu lüksü esnetme imkânı veriyor. Tarih boyunca da böyle olmuş; okuyup etkilendiğim edebiyatçılar böyle davranmış. Hatta kitapta bir oyun var o konuda. İdeolojik duruşuna pek yakın hissetmediğim ve aslında şiirleriyle de yoğun temas kurmadığım bir şair, Denizlerin idamından hemen sonra onlara bir kaside yazmış. O da, suskunluğun mecbur sayıldığı zamanlarda mecaza sığınmış. Sığınmak zorunda kalmış.

Proje kelimesinin biraz irkiltici olduğunu konusunda sanırım hemfikirizdir. Bu kitabı daha en baştan, tek bir şiir gibi planlamıştım ama, onu söyleyebilirim. Ne konuşacağımı da az çok biliyordum.

Faili meçhul kısmına da parantez açmak gerekir. Bundan 30 yıl önce ölümler gene göz önünde oluyordu şüphesiz, faillerin kim olduğunu tahmin ediyorduk ama mahkemeler “faili meçhul” olarak işaretliyordu davaları. Bu zaman öyle değil. Failler belli. Belli de, sonuç ne? Aynı.

 “Dermansız derdi kimse bilmiyor, artık biliyor,/ Dert varsa derman, ip varsa Lokman yoktur,” demişsiniz bir beyitinizde. Bu önermenizde olduğu gibi kasidenin tümüne hakim bir ipten, kınnaptan söz etmek mümkün. Bu kadar ip, kınnap kullanmanız bize neleri anlatmak içindir, biraz açar mısınız?

Orada “kolan” da var kelime olarak. Pek kimsenin dikkatini çekmedi henüz. O da dolaylı olarak ip demek. Kınnap kelimesinin de, yanılmıyorsam ya Selim Temo’da ya da Seyyidhan Kömürcü’de görmüştüm ilk, kulakları çınlasın. Sokağın Zoru’ndaki şiirlerden birinde de kullanmıştım. Fonetik olarak da sevdiğim bir kelimedir.

Bu kitabın ana kelimelerinden biri ip. Ama kelimeden daha fazla bir şeye tekabül ediyor zihnimde. İp ve boyun arasında ilişki var; ip bağlanan boynun çekilmesi, çekiştirilmesi. Yakın geçmişte, oturduğum semtin civarında Şengal üzerine “Bir derdimiz var bin dermana değişmeyiz” yazılaması görmüştüm. Ben, derdimin bin dermana değişilebilir bir dert olduğunu düşünüyorum. İp ve dert olmasaydı, Lokman ve derman olsaydı, memnun olurdum.

Şimdiye kadar yazdıklarınızın Türkçe olması, hatta kusursuz bir Türkçe demeliyim, aileniz, sevdikleriniz, dostlarınız tarafından yadırganıyor mu, neden Kürtçe şiir yazmıyorsunuz, diye soran olmadıysa ben şimdi soruyorum, ayrıca Lokman Kasidesi’nin ve diğer yazdıklarınızın bütün olarak herkese ulaşma kaygısını içinizde taşıyor musunuz?

Aksine, epey soruldu. Konuya dair matrak bir anım da var. Sonradan ona imzaladığım kitabı nadirkitap.com’da göreceğim bir televizyon muhabiri arkadaşla, yayın öncesi “Lütfen neden Kürtçe yazmıyorsun, sorusunu sorma. Zira o kadar çok yanıtladım ki, ben kendimden sıkıldım,” dedim. O da memnuniyetle kabul etti. Konuştuk biraz, üç ya da dördüncü soru geldi, “Yayından önce konuştuk ama ben yine de sormak isterim...” diyerek bu soruyu sordu sağ olsun.

Selim Temo’yla gazeteduvar için bir söyleşi yapmıştık. Son sorunun yanıtı şuydu:

“Kürtçe tercüme ile nefsimi körelttim bir zaman. Kürtçe şiir de yazıyorum aslında gizli gizli. Kimse şimdiye kadar ‘Yazıyor musun?’ diye sormadığından söylemedim. Hep ‘Neden yazmıyorsun?’ diye soruldu, ben de jenerik bir yanıt verdim. Ama gizli gizli yazdıklarımı yayımlama konusunda, az evvel bahsettiğim ‘kafalar’ birkaç kişi olmaktan çıkıyor, aşırı kalabalıklaşıyor. Umarım o konuda da tereddütten uzaklaşacağım günler yakındadır. Kendimi biraz daha az dövmem, kusurlarımla belki barışmam gerekiyordur. O kısım, o barış kısmı, az biraz muğlak halen.”

Lokman Kasidesi’ni okurken, kimsenin adını koymak istemediği coğrafyalarda çekilen uzun metrajlı bir film geçti gözümün önünden ya da bir tiyatro sahnesinde, bağırmadan, usul usul konuşan bir oyuncu arka planda olan biteni gözümüze sokmadan ama yüreğimizi kanatarak yakın tarihi anlatıyordu sanki. Siz yazarken bunu düşündünüz mü, ya da yazdıklarınızın sahnelenmesini ister miydiniz?

Teşekkür ederim söyledikleriniz için. Şiirlerin bir bölümünü bestelemek isteyen bir müzisyen arkadaşım var. Yaptığı müziği de çok severim. Onu merakla bekliyorum. Ama başka bir forma dönüşür diye düşünmedim yazarken. Dönüşürse (ki şiirin dönüşmesi kolay sayılmaz sanırım), ben de memnuniyetle bakar, izlerim.