• İlk şiirinizi yayımladığınız yeri ve tarihi merak ediyorum. Yayımladığınız dönemin şiir ortamıyla şu anki ortamı kıyasladığınızda belirgin bir fark veya anlayış söz konusu mu?

İlk şiirimi 2013 yılında Sözgelimi Fanzin’de yayımladım. Öykü Yitimi. Büyülü gerçekçiliğin edebiyatta ne yaptığı, hayata nasıl müdahale ettiği üzerine düşündüğüm bir zamanın verimi. İlk şiirim yayımlandığında bir süredir evirip çevirdiğim dosyam da hazırdı. Bu ilk şiirle dosyanın kitaba dönüşmesi arasında çok az bir zaman var. Alışılanın aksine, kitaptan önce şiirimi dergilerde denemedim. Bunu iyi bir şeymiş gibi söylemiyorum; tam tersine dergileri, üretimlerinin nesneleri olan sayfa, sayı, dosyaların ötesinde edebiyatın toplumsallığını da üreten, kendi içinde kapalı ama birbiriyle ilişkili odacıklar olarak düşünüyorum. Böyle bir toplumsallığın hep özendiğim bir yanı var. Öte yandan, şiir benim için kolektif bir şey olmadı hiç. Şiirini sesli okumak isteyen biri değilim. Böyle dediğime göre dönemin şiir ortamının en göbeğinde olmadığım kesin. Ama iyi takipçiyim. Beş yıl öncesinden bahsediyoruz. Bir yandan çok uzak bir geçmiş değil, bir yandan arada çok şey geçti gibi. Sanırım dergiciliğin, fanzinciliğin heyecanını sürdürdüğü bir zamandı. Basılı sayfalara şiirin geleneksel nesnel teknolojisi diyelim, arada bu bağlar biraz daha çözülmüş olabilir. Şiirin teknolojilerin yine de nesnel olduğundan şüphem yok ama bunlar sayfa araları, kitapçı sergileri değil artık sanırım.

  • Peki, şiirinizin kaynakları ve gelenek mefhumuna ilişkin fikirleriniz?

Şiirin kaynaklarını ve geleneği tek kerede söylediğinize göre kaynağı geleneğin kendisinde bulmak istiyorsunuz diye düşünüyorum. Gelenek yazan, okuyan, söyleyen, atıfta bulunan, anımsayan, konuşan, susan hepimizi kuşatan bir küre, biz ne yaparsak onun içinde, onun zemininde yapıyoruz. Onunla uyum içinde ya da geçinmesiz olabiliriz ama ondan ayrı olmak mümkün değil. Türkçeye doğmuş olmanın ve Türkçe yazmanın getirdiği bir şey bu. Bu arada, gelenek dedik ama aslında gelenekler var, belki de Türkçe edebiyat dediğimiz denize bir yerinden katılan gelenek yolları. Kimileri bazen bu ırmakların tıkandığından, kuruduğundan, edebiyatın kımıldamayan bir şey haline geldiğinden söz ediyor. Ben bunun doğru olduğunu sanmıyorum. Bununla birlikte ben kendi şiirimin kaynaklarını şiirin ve edebiyatın dışında buluyorum. Arıyorum da mı demeliyim? Şiir insanın dünyayla kurduğu ilişkinin aldığı formlardan biri. Şiir düşünmezken karşıma şiir çıkıyor çoğu zaman. Bunun neden böyle olduğuna bence artık bilinç düzeyinde bir cevabım var: Bir tarih kitabında, bir gazete haberinde, bir insanın bir insana bir şey verişinde, aklınıza her ne gelirse bunların tümünde dünyayla kurulan başka başka ilişkileri görmek mümkün. Şiir buralarda oluyor, bir şeyi alıp bir yere koyarken, bir şeyi anlamak için kendi dilimi çevirirken.

  • Kitap tanıtım yazılarını dışarda tutarak, son dönemin eleştiri ortamı, anlayışı hakkındaki görüşleriniz neler? Dönemin şiirini veya şairlerini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek mümkün mü sizce?

Kabul edelim, işleyen bir eleştiri düzenimiz yok. Keşke olsaydı. Bence çok iyi beslenirdik bundan. Edebiyatla çok içli dışlı bir ilişkimiz var aslında. İşleri ciddiye bindirip eleştirinin adını koymaya geldiğinde neden yan çizdik bilmiyorum. Biraz ileri geri konuşma hakkını kendimde buluyorum çünkü İngiliz edebiyatı formasyonumla birlikte eleştiri gerçekten mesleğim olsun istemiştim. (Postkolonyal edebiyat dersini veren herkes oradan çıkıp teker teker formasyon aldık, çoğumuz öğretmen oldu. Edebiyatı mobilize edemiyormuşuz mesela, dördüncü sınıf güz dönemi civarı bu bir aydınlanmaydı.) Bu bahsettiğim, eleştirinin kurumsal yönü. Tekil örnekler bazında kişilerin kıymetli eleştiriler ürettiğini düşünüyorum. Bunlar edebiyat gündemi de yaratıyor, konuşuyoruz, paylaşıyoruz. Ama işte eleştirinin yönünü o kişinin dikkatini çeken kitap, isim, olay belirlemiş oluyor. Kişiler üzerinde yükselen bir eleştiri dünyamız var. Bir de bunun dışında akademi tarafından gelen çok nitelikli eleştirileri de unutmamak gerek. Hem ülkedeki edebiyat bölümlerinde hem de yurt dışındaki üniversitelerin yakın doğu çalışmaları bölümlerinde edebiyat ortamının kendi ürettiği eleştiriden çok daha keskin, çok daha güncel tartışmalar yapılıyor.

  • Son olarak, şiirden öyküye de epey bir yöneliş var, buna dair bir değerlendirme yaptığınızda neler söylersiniz?

Anlatılacak olan mevzunun kendisi, nasıl anlatılacağını özgürce belirleyebilir. Konunun şart koştuğu türün ardından gidip gitmeyeceği, oyunu başka türlü kurmayı deneyip denemeyeceği yazara, yazarın bunu hakkıyla yapıp yapmadığının takdiri de daha sonra okura kalmış. Şiirden öyküye yönelim konusunda özellikle ama şunu düşünüyorum: şiirle ulaşabileceğiniz okur sayısı çok çok sınırlı, öykünün çok daha fazla okuru var. Pervasız bir genelleme gibi görünebilir ancak öykü bir şekilde daha uzak mesafelere ulaşıyor. Bir yazara şiir değil de öykü yazdırmak için bu sebep yeterli midir bilmiyorum. Bir de öykünün şiirden daha fazla ciddiye alındığını söyleyebilirim. Hele roman. Makbullerin hiyerarşisinde nasıl olduysa şiir en altta kaldı, kimsenin artık şiiri ciddiye aldığını sanmıyorum. (Bir pervasız genelleme daha.) Şiirin itici gücünü kaybetmesiyle ilgili olabilir mi? Şiirin itici gücü hiç var mıydı? Bunlar büyük sorular. Tek tek herkese neden şiir okuduğunu sormaktan başka aklıma başka bir şey gelmiyor. Hatta harika bir fikir, soralım.