17 yıla yaklaşan AKP iktidarında sporun farklı biçimlerde araçsallaştırıldığına tanıklık ettik. Bu araçsallaştırma biçimleri yer yer devletin spora geleneksel yaklaşımıyla paralellikler gösterirken bazen de tamamen AKP iktidarının özel hedeflerine uygun şekilde gündeme geldi ve hayata geçirildi. İkinci kümeye ait uygulamalar, Tayyip Erdoğan’ın devlet içerisindeki etkinliğini gittikçe daha da güçlendirdiği 2010 sonrasına denk geliyor. 

Milliyetçiliğin güçlendirilmesi, sporun inşaat/rant politikalarının bir parçası ve meşrulaştırıcısı haline getirilmesi, toplumsal hareketlerin baskılanması ve yönetilmesi gibi farklı hedefler içeren bu uygulamaların bütünlüklü bir tahlili, bir dergi yazısını değil kitabı gerektiriyor. Bu yüzden bu makalede bunlara yalnızca maddeler halinde değineceğiz ve o maddelerden en güncel olanını ele alacağız:

1- Madalya için spor: Sporcuları birer “ulusal gurur üreteci” olarak gören en geleneksel spor anlayışının spor altyapısı yatırımları yoluyla değil yabancı sporcu devşirme yöntemiyle hayata geçirilmeye çalışılması.

2- Yaygın stadyum modernizasyonu ve büyük organizasyon hedefi: Yatırımların altyapıya değil vitrine yapılmasının bir başka örneği. Türkiye’nin pek çok kentinde ana şehir stadyumlarının yeniden inşa edilmesi. Bu yolla aynı zamanda Olimpiyatlar, Dünya Kupası, Avrupa Kupası gibi büyük spor organizasyonlarının ev sahipliğine soyunma hedefinin güçlendirilmesi.

3- Passolig ve tribünlerin ele geçirilmesi: Özellikle Gezi Direnişi sürecinde iktidar için ciddi bir tehdit olabileceği ortaya çıkan tribün muhalefetinin susturulması, dağıtılması ve nihayetinde silinmesi. Bunda stat modernizasyonları ve Passolig uygulamasının yanında 6222 Sayılı Kanun’la tribünlerden siyasi mesaj vermenin imkansız hale getirilmesi rol oynadı. Bir başka hamle de 2014’te Sedat Peker’in serbest bırakılması sonrası, tribünlerin “Gezisizleştirilmesinde” Peker’e yakın grupların önünün açılması oldu.

2015’te PKK’yle savaşın yeniden başlaması sonrası Amedspor, Cizrespor gibi kulüplerin ve tribünlerinin sistematik baskı altında tutulması bu önlemlerin bir başka boyutunu oluşturdu. Bu kulüplere özel olarak taraftarlar için deplasman yasaklarının kalıcılaştırılması, “sesi çok çıkan” figürlerin ve kulüpten, tribünlerden yayılan siyasi mesajların (Barış talebi gibi) ağır şekillerde cezalandırılması gündeme geldi.

4- Etnospor: Bütünlüklü bir politikadan çok Bilal Erdoğan’ın özel uğraşı gibi duran bu “Geleneksel Türk sporlarını yaygınlaştırma projesi” AKP iktidarının genel spor politikasına milliyetçiliği güçlendirme hedefiyle bağlanıyor ancak yine de kusurlu temeli, kısıtlı takipçisi ve bizzat Baba Erdoğan’ın dile getirdiği taleplerden uzak olmasıyla ana akım olma şansı bulunmuyor. Yine de ilginç bir “damar”.

BİR PROJE OLARAK: BAŞAKŞEHİR

5- Başakşehir Projesi: Ve işte bu yazının konusu. Başakşehir, malum, temelleri Erdoğan’ın belediye başkanlığı döneminde atılmış bir ilçe. Her ne kadar ilçeyi zaman zaman yapıldığı üzere “bir İslamcı/muhafazakar orta sınıf gettosu” olarak tanımlamak yanlışsa da bu demografik unsurun da güçlü olduğu açık. 2000’lerin başında bir Fatihli olarak çok sayıda komşumuzun, mahallelimizin Başakşehir’e taşınmasına tanıklık etmiştim. Aslında son seçimdeki oy oranlarına da baktığımızda bu anlamda bir paralellik görmek mümkün (AKP yüzde 47, CHP yüzde 20’lerde. Bununla birlikte önemli bir Kürt nüfusun varlığı HDP’yi bu iki ilçede 3. sıraya taşıyor. Tabii bu paralelliği İstanbul ve Türkiye geneline de genişletmek mümkün) Başakşehir bir anlamda tarihsiz, “Mimar Sinansız Yeni Fatih”.

Hem Erdoğan’ın ilçeyle bağı hem de ilçenin bu özelliği düşünüldüğünde “Başkan’ın bir takımı” olacaksa bunun için Başakşehir’den uygun bir mekan olamazdı. Bu yüzden İstanbul Büyükşehir Belediyespor 2014 yılında içinde pek çok usulsüzlük barındıran bir biçimde ‘özelleştirilirken’ yeni kurulacak takım için en uygun altyapı buradan sağlandı.

KULÜP NASIL VE KİMLER TARAFINDAN KURULDU?

İstanbul Büyükşehir Belediyespor, 2014 yılındaki yerel seçimler öncesi muhalefetin itiraz ettiği bir ihale süreciyle ‘özelleştirildi’ ve İstanbul Başakşehir Futbol Yatırımları’na satıldı. 8 ortaklı ve 7 milyon lira sermayeli bu şirket, Erdoğan’ın kayınbiraderi Hasan Gülbaran’ın damadı Göksel Gümüşdağ’ın başkanlığında kuruldu. Ortakları arasında yer alan Ahmet Ketenci (Erdoğan’ın dünürü Osman Ketenci’nin oğlu), İsmet Yıldırım (İBB’ye bağlı KİPTAŞ’ın genel müdürü), Çağatay Kalkancı (İBB Genel Sekreter Yardımcısı), Mustafa Saral (AKP Silivri Belediye Meclis Üyesi), Mesut Altan (Hükümete yakın iş adamı) gibi isimlerin tamamı Erdoğan, İstanbul Büyükşehir Belediyesi yönetimi ve AKP’ye yakın isimlerdi.

Kulüp bugün de aynı ilişkilerini koruyor. Başakşehir’in Makro İnşaat, Medipol Hastaneleri, Kalyon Grup, 3. İstanbul, Denizbank, THY gibi sponsorlarının tamamı iktidara yakınlığıyla biliniyor.

Bu ilişkiler, kulübün Erdoğan’la bağı bakımından yeterince açıklayıcı. Ancak Erdoğan bu bağlantıları herkesin kurabildiğinden emin olmak istemiş olacak ki son 2 yılda net açıklamalar yaptı.Hatırlamak gerekirse bu açıklamalardan ilki geçen yıl şampiyonluk yolunda kritik öneme sahip olan Galatasaray-Başakşehir maçı öncesine denk gelen AKP’nin Başakşehir kongresi sırasında geldi. Erdoğan’ın açıklamaları şöyleydi:

“Başakşehir Stadı’nın tribünlerini doldurmadığınız sürece soru işaretim devam eder. O tribünleri Başakşehir gençliğinin doldurması lazım. Gençler buna var mıyız? Şampiyonluğa oynuyorsunuz ya tribünlerin dolması lazım. Bunu halletmeniz lazım. Bakın aniden sürpriz yaparım, Başakşehir’in bir maçına gelirim, tribünleri boş görürsem olmaz.

Bu alanlarda olmadığımız sürece siyasette de zayıfsınız. Bunları halletmek lazım. Onun için kalkıp sadece belli şeyleri seyredelim derseniz olmaz. Bu alanlarda, meydanlarda, her yerde AK Parti’nin gençliği kendisini gösterecek. Futbolunda da, baskette de, yüzmesinde de her yerde gösterecek. Eğer bizim gençliğimiz sporun bu dallarında bulunmaz, ‘Sadece kendine has bazı alanlarda bulunayım, yeter’ diyorsa, o zaman bu ülkede millet kavramının içerisinde o işlevde yokuz demektir.”

Erdoğan’ın birkaç hafta önce yaptığı başka bir açıklamaysa şöyleydi: “Başakşehir şu anda çok çok başarılı gidiyor, tabii onunla da övünüyorum çünkü kurduğum takım.”

Erdoğan bu açıklamalarıyla kulübün himayesi altında olduğunu açık şekilde ilan etti ancak bunun da ötesinde sporun kendileri açısından nasıl bir hegemonik işleve sahip olduğuna dair ciddi bir iç görü sundu. “Bu alanlarda yoksanız siyasette de zayıfsınız… AKP gençliği kendini her yerde gösterecek…” vurguları bu anlamda net mesajlardır. Ve bu bize kulübün Erdoğan için anlamının “ekonomik” olmaktan çok “siyasi” olduğunu gösteriyor.

İKİ ÖNEMLİ HEDEF

Tabloya bakarak Başakşehir’in Erdoğan için iki önemli işlevi olduğu söylenebilir, biri ekonomik ancak daha da önemli olanı hegemonik.

  • Kulüp, Erdoğan kontrolündeki her türlü sermaye akışının merkezi olabilecek konumda. Yasalardan kaynaklanan bazı vergi muafiyetlerine sahip. Ve fındık fıstık fiyatına mal edildiği için sık sık gündeme geldiği üzere “bir kısmının”(Hepsini satmak projeyi rafa kaldırır) Katarlılara, Çinlilere vs. satılması durumunda hepsi Erdoğan’la bağlantılı olan ortaklarına büyük bir kâr getirecek. İcap ederse bu kârın esas rotasının neresi olacağını tartışmaya gerek yok.
  • Kulüp, Erdoğan ve partisinin kültürel hegemonya mücadelesinin ciddi bir parçası. Bunun için önce Başakşehir’de sonra İstanbul ve tüm Türkiye’de ‘cazibe merkezi’ haline gelecek karizma elde edilmeli. Bunun için sadece şampiyonluk yetmez hatta yıllardır gördüğümüz üzere esas ölçüt saha içindeki başarı değil. Tribünler mutlaka dolmalı ve her hafta o tribünlerden iktidarın çizgisine uygun mesajlar yayılmalı. Nitekim daha önce tribünler boş olsa da Çanakkale ve Afrin koreografileri epey ses getirmişti.

Sonuç itibariyle Başakşehir projesi, tribünlerin “Gezisizleştirilmesi” süreciyle birlikte Erdoğan’ın en hedefli -ve belki de başarılı- spor projesi oldu ve mart ayında yaptığı “Esenler Erokspor” açıklaması da projenin ne kadar ciddiyetle ele alındığını ortaya koydu. Kaçıranlar için hatırlatalım; bu açıklama, Başakşehir için bir “B takım” oluşturulduğu ilanıydı. Erokspor’un Erdoğan’ın 14-15 yaşlarındayken futbol oynadığı takım olduğunu ve geçtiğimiz yıl TOYA Yapı’nın patronuna ‘satın aldırıldığını’ söylersek rastgele bir tercihten bahsetmediğimiz daha iyi anlaşılır. Erdoğan, tıpkı Macar ‘ikizi& Viktor Orban gibi bir yandan futbolu ve tüm ‘paydaşlarını’ kontrol altında tutmaya çalışırken diğer yandan – Orban’ın kendi memleketinde kurdurduğu Puskas Akademia takımını hatırlayalım- kendisiyle açık, direkt bağlantıları olan bir “Başkan takımı” da oluşturuyor. Doğu Avrupa geleneğinde pek çok örneğine rastladığımız biçimde bu “Başkan takımı” Türkiye’nin zaten kötü olan “Çıkar çatışmaları” karnesini daha kötü hale getirirken geleneksel futbol çehresinde de olumsuza doğru köklü bir adım atılması anlamına geliyor.