MÜLTECİ İŞÇİLER NASIL DİNLENİR, NASIL EĞLENİRLER?

ERCÜMENT AKDENİZ

Türkiye’de 4 milyon Suriyeli ile birlikte 1 veya 1,5 milyon civarında diğer ülkelerden mülteci ve göçmen bulunuyor. Kayıtlı olmayan nüfus nedeniyle net rakam vermek mümkün değil. Yine tahmini rakamlara göre; ülkede yaşayan her 100 insandan 6’sı mülteci veya göçmen.

Bir de TÜİK verilerine bakalım. TÜİK’e göre Türkiye’de 9,8 milyon kayıt dışı işçi çalışıyor. İşçi sendikalarına göre bu rakam daha yüksek. Türkiye’de bulunan toplam mülteci/göçmen nüfus içinde ise 1,5 milyon kadarı işçi olarak çalışıyor. Bu muazzam nüfus kayıt dışı işçiliğin profilini değiştirdiği kadar kendine has kültürel özelliklerle emek dünyasındaki yerini aldı. Fakat yerli işçilerde hâlâ var olan baskın önyargılar, sendikaların mülteci/göçmen işçilerle kendi arasına koyduğu kalın duvarlar, sınıfsal kaynaşma kadar kültürel tanışma ve temasın da önüne geçiyor.

Bu yazı hafta sonları ve mesai bitiminde mülteci işçilerin hangi sosyal aktiviteler yaptığından hareketle sosyo-kültürel kimi eğilimlere kapı aralamak için yazıldı. Yazar İstanbul’u gözlem alanı seçerek, okuru kısa bir gezintiye davet ediyor. Buyurunuz…

MESAİ SONRASI ATÖLYE

Küçükçekmece’nin İkitelli ve İnönü mahallelerinde hafta içi şöyle bir yürüyüşe çıksanız; sokaklar boyu makine sesleri duyarsınız. Overlok, düz, çift iğne, kollu diye adlandırılan tekstil makineleridir bunlar. Bazen de düğme, kalıp, kesim makinelerinin sesleri çalınır kulaklarınıza. Ama sokakları adımlarken gözleriniz bu makineleri görmez. Çünkü onlar yoksul apartmanların bodrum katlarındadırlar. Tıpkı “merdiven altı” işçiler gibi atölyeler de görünmezdir.

2011’de Suriye savaşı ile birlikte başlayan büyük göç, atölyelerde çalışan işçi profilini de değiştirdi. “Alt işler” diye tabir edilen ve kayıt dışı işçi çalıştıran sektörlerde mülteci ve göçmen işçiler de yer tutmaya başladı. Göçün dokuzuncu yılında ucuz, güvencesiz ve en alttaki emeğin ilk akla geleni bugün artık Suriyeliler.

Bodrum katlarındaki atölyeler sadece birer üretim birimi değildir mülteciler için. İşçiler, akşam saatlerinde ya da pazar günleri keder de atarlar bazen bu izbeliklerde. Nargile dumanında sohbete dalan, gecenin ilerleyen saatlerinde bunu alkolle sürdüren işçiler tanıdım. Çoğu çocuk yaştadır üstelik.  En Güzel Şarkı romanında da yazdığım üzere; bonzai ve benzer melanetlerin pençesine düşen çocuk işçiler de gördüm. Hikâyelerini dinledim, kaleme aldım.

Atölye, Suriyeli genç ve çocuk işçiler için kültürel bir getto alanıdır. Dışarı çıksan sosyalleşmeye dil yetmez, selam versen alan çıkmaz zaten. Sokakta aşağılanmanın ruhsal izleri derin olur mültecide. Âşık olursun bir Türk kızına ama ona söyleyemezsin. Bütün cefanla akşam atölyede demlenirsin, uyuşturursun beyni ve bedeni. Telefona bağladığın hoparlörden yayılan arabesk müzik ha Arapça olmuş ha Türkçe, ne fark eder? Aşk yarası, usta dayağı, küfür ve hakaret: yüreğindeki yangınlar birazcık sönümlense akşam, bu da sana yeterdir.

Göçün Türkiye’ye savurduğu Suriyeli aileler önemli oranda kırdan, köylülükten ve ilkel manifaktür üretim ilişkilerinden gelir. Kentteki kapitalist sömürü, kültürel bir çatışma ve çözülmeyi de beraberinde getirir. Bunu en derinden yaşayan kesim ise genç ve çocuk işçilerdir. İzbe atölyelerden sokağa çıktığınızda; köşe başları torbacılar, bahisçiler, kısa yoldan para kazanma taahhüdünde bulunan çeteler tarafından tutulmuştur. Bu anafora kapılıp giden mülteciler suç şebekelerinin birer piyonuna dönüşürken, kendini kurtarmak isteyenler atölyesindeki gettosuna kapanmayı seçerler. Eğleneceksen, dinleneceksen, efkârlanacaksan sana tek “özgürlük” alanı vardır; atölyen. Atölyenin anahtarını alamadığında yahut gece geç saatlere kadar çalışıp atölyede “özgürlük” alanı kazanamadığında, otoban yoluna bakan kuytu bir yamaçta demleneceksindir.

DÜĞÜN VE CENAZE

Bağcılarda bir düğün… Yer bir dernek binası. Duvarda asılı duran Turgut Özal’ın resmi size buranın Malatyalılar Derneği olduğunu söylemektedir. Omuz başlarında taşınan ikiz kardeşlerden birinin adı Aziz, diğerinin Veyis’dir. Her ikisi de Suriyeli ve saya işçisidir. Fotoğraf Veyis’in düğününden.

Öylesine muazzam folklorik dansları var ki Suriyelilerin, en az bizim horonlar kadar dinamiktir. Üst katta halaya dururken genç erkekler, ritmin bir anında ayaklarını sertçe yere vururlar. Ses alt kata, bodrumdaki genç kızlara gitsin diyedir. Gelin’in etrafında dansa duran kadınlar ve genç kızlar görünmezdir. Kapısında yeşil bir örtü bulunan bodrum kattan sadece müzik dans ve zılgıt sesleri gelir.

Suriyelilerin düğünleri, mega kentin yoksul semtlerinde ara sokaklara sıkışmış yöre derneklerinin, spor kulüplerinin mekânlarında icra edilir.  Bu tercih mecburiyettendir. Mültecilere kiralık verilen mekânlara dernek üyeleri ayak bile basmaz. Düğünde sevinçleri, cenazede üzüntüleri kapalı devre yaşanan bütün duygular, Türkiye’de yerli/yabancı ayrımının hâlâ ne kadar güçlü olduğuna kanıttır. Saya direnişinde sınıf kardeşleri olarak el ele verenler bunu henüz yaşamın diğer alanlarına doğru geliştirememişlerdir. Üstelik sadece bize özgü değildir bu ayrım: “medeniyetin beşiği” Avrupa kentlerinde, göçmenlere kiralanan düğün salonları benzer fotoğraflar verir.

‘EV’DE İZOLASYON

Küçükçekmece’ye geri dönelim… Yine yoksul bir apartmanın bodrum katındayız. Ama burası bir atölye değil Pakistanlı işçilerin yaşadığı bir barınak. “Ev” demiyorum dikkat edin. Çünkü tam 12 işçinin bir arada yaşamak zorunda kaldığı, bütün alanı sefil bir elektrik sobasının ısıtmaya çalıştığı, sıcak duş imkânının bulunmadığı, tuvaletle mutfağın iç içe olduğu, tavanın rutubetten dolayı boydan boya yeşile boyandığı, içeriyi zayıf bir sarı lambanın aydınlattığı bu yere “ev” demek için bin bir şahit ister!

“Ev” ya da koğuş, gün boyu çalışmaktan bitap düşmüş göçmen işçiler için yatakhane ve yemekhaneden başka bir işleve sahip değil aslında. Ama hafta sonları durum değişiyor. Zira Türkiye’ye “kaçak” yollardan giriş yapan ve bir polis çevirmesine takılana kadar para biriktirmeye çalışan Pakistanlı göçmen işçiler için sosyal aktivite alanı, yer altındaki bu karanlık ve soğuk bodrum katından ibaret.

Yerli işçilerden farklı olarak daha uzun saatler ve daha düşük ücrete çalışan/çalışmak zorunda bırakılan Pakistanlı işçiler için uyumak, Pazar aktiviteleri arasında birinci sırada gelir. İkinci ve son sıradaki aktivite ise sosyal medya faaliyetleri, internet üzerinden ailelerle yapılan uzun görüşmelerdir.

Mahalle aralarındaki izbe bodrumlardan menkul bu işçi koğuşlarına çoğu zaman tepkilidir mahalleli. Çocuklarından endişe eder anneler ve babalar. Ama yine de ses etmezler. Komşu kira gelirine sahiptir çünkü. Ve üstelik göçmen işçiler sokağa bile çıkmayan/çıkamayan “uysal” işçilerdir! Çarpık kent hayatının ve azami kâr hırsının, tıpkı atölyeler gibi işçi evlerindeki tezahürü işte böyle bir izolasyona ve ciğerleri bitiren neme, rutubete dayanır.

Ne zaman ki memleketin herhangi bir yerinde (çoğu sonradan asılsız çıkan) taciz, istismar ya da bir tecavüz haberi patlar; o zaman göçmen işçiler hedeftedir. ‘Ev’lerin en çok değiştirildiği zamanlar da kışkırtma ve linç dönemleridir.

AÇIK ALANDA TECRİT

Gelin sizi Gazi mahallesine götüreyim. Mahallenin en tepe noktasında, tuz fabrikasının hemen yanındaki boş sahada, cumartesi öğleden sonraları ve elbette pazar günleri, belki de şehrin en kalabalık voltaları atılır. Yüzlerce mülteci ve göçmen erkek işçi yaz kış demeden bu alanda bir araya gelir. Çamurda top oynar, bağdaş kurarak işçi pazarındaki fiyat oranlarını konuşur, ölüm ve hastalık haberlerini paylaşırlar.

Tuz fabrikasını ve göçmen işçi sahasını sağına alan caddede ise hafta sonları direksiyon sınavları vardır. Ehliyet hakkı kazanmak için sıraya giren sürücü adayları kadar mahalleli için de bu saha dokunulmaması, temas edilmemesi, uzak durulması gereken bir sahadır! Göçmen emekçinin uğradığı tecrit açık sahada da devam etmektedir.

Mülteci aileler, daha çok da Suriyeli aileler ise hafta sonlarını Gazi Mahallesi’nin bir başka noktasında, Alibey barajı kıyısındaki halka açık parklarda değerlendirir. Mangal dumanları nargile dumanlarına karışır. Yerli ve mülteci emekçiler ve aileleri birbirlerine temas etmeden ve birbirleriyle konuşmadan aynı parkta dinlenirler. AVM kültürünün yerli kent hayatında baskın hale geldiği son süreçte öyle zamanlar olur ki, yoksul mahallelere yakın parklar ve yeşil alanlar büyük oranda mülteci ailelere kalır.

GECESİ VE GÜNDÜZÜ OLMAYANLAR

Göçün belirli bir döneminde “Geçici Koruma Kimliği” verilen Suriyeliler, artık aileleriyle birlikte Türkiye’de kalıcıdır. Onların çalışacağı sektörler de böylece belli olmuştur: tekstil, ayakkabıcılık, inşaat, taşımacılık ya da tarım işçiliği, ötesi yoktur.

Mega kent İstanbul’un turizm, eğlence, konaklama ve ev bakım işlerinde ise göçmen işçilere ihtiyaç vardır. Şehrin merkezi ve mantar gibi palazlanan yeni eğlence havzalarında otel, rezidans ve lokantalar diğer sektörler gibi ucuz, güvencesiz göçmen emeği ister. Uluslararası göçmen tacirleri ve internette ‘köle’ tercihi sunan siteler çoktan devrededir. Seç, beğen, al, tepe tepe kullan; yeter ki komisyonumu unutma! Pazarlanan her işçinin ilk maaşı emek tacirlerinin olacaktır.

Gecesi ve gündüzü olmayan işçilerdir artık onlar. Kısa süreli vizeleri kısa zamanda bitecek ve kaçak duruma düşecek göçmen işçiler, çalıştıkları patrona tam biat etmek zorundadır. Pasaportları ve kaderleri patronun iki dudağı arasındadır artık. Öte yandan, “Yakalanana dek biriktirebildiğin kadar para biriktir” ilkesi gece gündüz demeden çalışmayı gerektirir. Günde 12, 14, 16 saat çalışıp sadece uykuya zamanı kalan kısır bir döngü başlar. Bütün dert döviz kuru farkından yararlanıp ailesine üç beş kuruş göndermektir.

Eğlence ve turizm sektörünün göçmen emekçileri, şanslılarsa eğer, iki haftada bir gün izne çıkarlar. Uykuya en hasret günde başı yastığa koymak birinci tercihtir. Dışarıya çıkmak para harcamak demek olduğundan buna meyleden pek az kişi çıkar. Şehrin ışıltılı dünyasına kapılıp felekten bir gün çalmaya bakanlar ise bütün maaşı alemde bırakır. Sektörün temizlik emekçileri olarak Türkiye’ye getirilip zaman içinde bedenlerini satmayı öğrenen göçmen kadınlar ise şebekelerin oltaya taktıkları birer yemden ibarettir.

İBADET EVLERİ

Dinsel inanç ve gelenekler göçmen toplulukları birleştiren birer faktör olduğu kadar, onları kendi mezhep ve cemaatleri içinde küçük gruplara bölen bir işleve de sahiptirler. Gerek göç yolunda gerekse dağıldıkları kent içlerinde onları bin bir çeşit tarikat, dernek ve vakıf beklemektedir.

Kentin belki de en korkulan, çürüme ve yozlaşmayla adı çokça anılan Tarlabaşı sokaklarında, Hristiyan ve Müslüman topluluklar ibadet evlerinde bir araya gelirler. Hristiyan toplulukların çoğu Afrika ülkelerinden gelen göçmenlerdir. Yıkılmaya yüz tutan binalarda, bazı katlar ya da odalar cemaatlerin dayanışma ve ibadet noktaları olarak çalışır. Dışlanmışlığın ve çaresizliğin en dip noktasında, zihinde bir şimşek gibi çakan şefaat arayışı ve dayanışma ihtiyacı, mülteci ve göçmenleri deniz dalgaları gibi tarikatların, cemaatlerin kıyısına vurur.

Ramazan’da verilen iftar, salgın günlerinde sunulan bir sıcak çorba kasesidir cemaat aynı zamanda. Akşamları bir def eşliğinde toplu ayin sesleri yahut bir org eşliğinde İncil’den okunan ezgiler yükselir yoksul ibadet evlerinden.

FALAFEL[1]

Çağlayan’da sadece Türkiye’nin değil Avrupa’nın en büyük adalet saraylarından biri yükselir. Oysaki, heybetli yapının dibinde sıralanan tekstil atölyelerinde kayıt dışı (kanun dışı) binlerce işçi çalıştırılır. Denetim, ceza, sigortalı çalışma düzeni mi? Hak getire!

Bu işçilerin önemli bir bölümü Suriyeli mülteciler ve diğer ülkelerden gelen göçmenlerdir. Parça başı ücret esas alındığından, Çağlayan’daki yerli işçiler de sigortasız çalışırlar. Tezgâh kardeşliği birçok yere göre biraz daha ileridedir bu yüzden.

Öğlen arası, patronların anlaştığı yemekhanelerde yan yana gelir yerli ve mülteci işçiler. Pastaneler, kafelerde de ciddi bir ayrım yaşanmaz. Suriye’ye özgü bir yemek olan falafel aşkı mülteci işçileri çoklukla kendi lokantalarına çeker. Savaşın yakıp yıktığı topraklarda bırakılan anılar, falafelin kokusu ile tazelenir. Akşamları evlerde bu kokuya nargile kokusu eklenir.

Çağlayan’da pıtrak gibi çoğalan Suriyelilere ait mini marketler de göze çarpar. Bu dükkanlarda Suriye’den gelen baharatlar, yemek ve tütün malzemeleri sergilenir. Kendi içinde küçük-burjuva bir ticaret ağı kurulmuştur. Akşam mesai bittiğinde mülteci işçilerin poşetinde eve götürülecek Suriye ekmekleri vardır.

Evden eve, mahalleden mahalleye yapılan “getto ziyaretlerinin” baş yemeği yine falafeldir. En iyi falafeli yemek için tavsiyeler yarıştırmak da İstanbul mültecilerinin yeni kültürüdür.  Henüz İstanbulluların fark etmedikleri, tanımadıkları, tatmadıkları bir lezzettir bu. Mültecilerle hemen her alanda yaşanan kültürel mesafe yemek kültüründe de böyledir.

YENİ VE ORTAK BİR KÜLTÜR

Açık ki mülteci işçiler Türkiye işçi sınıfının bir parçası. Türkiye’de doğup büyüyen 500 bin mülteci bebek bu gerçeğin bir başka yanı. Peki, böyle olduğu halde kültürel çatışma ve mesafe nasıl giderilecek? Bunun bir tek yanıtı yok elbette. Ama aynı tezgâh başında boy veren sınıf kardeşliğinin ortak hak mücadelesi ve örgütlenme çabası ile taçlanması şart. İşçi toplantıları, sendika ve dernek kampanyaları, sosyal aktiviteler, akşamları yahut hafta sonları mülteci ve göçmen işçileri de sarmaya başladığında, yeni bir toplumsal kültürün de yolu açılmış olacak. Asimilasyona ve tek taraflı burjuva entegrasyona dayanmayan yeni ve ortak bir kültür.

 

[1] Falafel, Suriye ve Ortadoğu’ya özgü çok sevilen bir yemektir. Nohut köftesi veya bakla ezmesinin çeşitli baharatlarla karıştırılarak yağda kızartılmasıyla yapılır. Tabakta olduğu gibi işçilere öğle yemeğinde ekmek arası dürüm şeklinde de servis edilir.