Yemek yeme biçimimizden, giyim tarzımızdan, ev içinde kullandığımız eşyalardan tutun da ayakkabı ya da mobilya alırken ki tercihlerimize kadar gündelik hayatta yapıp ettiklerimizin bütünü, var olan toplumsal sistemin temel aldığı değerlerin, normların kabulüne yönelik düzenlenmiştir. Başkalarını  da  misafir edip görmelerine izin verdiğimiz salona güzel ve pahalı koltuklar, özel alan olarak düşünülebilecek yatak odamıza ise daha sıradan eşyalar almamız, ya da normalde elle yediğimiz bir yemeği başkaları varken çatal bıçak kullanarak yememiz, hayatımızı kendimizin değil başkalarının yönettiğini, bunu da hiç itiraz etmeden kabullendiğimizi gösterir. Belki şu örnek daha açıklayıcı olacaktır: Bir okulun müdürü tek başına koskoca bir odada oturur ama okulda çalışan çoğunluğun sıkış tepiş bir öğretmenler odasında bulunması, hatta bu mekanların toplumsal konumlar arasındaki fiziksel uzaklığı ve otoriteyi koruyacak bir biçimde inşa edilmesi garibimize gitmez ve giderek bize hiyerarşik toplumsal ilişkilerin mantığını öğretir, benimsetir. Yani gündelik hayatımız  bir  hayat  tarzını  öğretir, benimsetir ve meşrulaştırır ve bu hayat tarzı ister istemez hegemonik gücü elinde bulunduranın çıkarlarına uygun bir hayat tarzıdır. Gündelik hayat, siyasal alandaki iktidar ilişkilerini haklılaştırır ve yeniden üretir.

Gündelik hayattaki pratiklerimizin ortaya çıkardığı en önemli sonuç, Marx’ın yabancılaşma ya da Lukasc’ın şeyleşme dediği şey, yani toplumsal rollerin ve kurumların ontolojik bir statü kazanmasından başka bir şey değildir. Böylece sistemin bütün kurumları, bütün statüler ve roller değişmez ve değiştirilemez kendilikler olarak algılanır: Evlenip aile kurmak bir doğa yasası ya da insanın doğasında olan bir şey, piyasa ekonomisi insan fıtratına en uygun sistem ve elbette ki değişmesi/değiştirilmesi mümkün olmayan bir düzen, ve doğrusu, yaşadığımız hayat, yaşamak için ihtiyaç duyduğumuz üretimin gerçekleştirilmesinde uyguladığımız örgütlenme biçimi vb. olabilecek tek toplumsal hayat, olabilecek tek örgütlenme biçimi olarak sunulur. Böylece de insanlar, yaşadıkları hayatı, sistemi, düzeni hiçbir biçimde değiştiremeyeceklerine, buna güçlerinin yetmeyeceğine inanırlar. Toplum, değiştirilmesi ve dönüştürülmesi olanaksız olan bir varlık olarak görünür insanın gözüne.

Toplumu böylesi bir şeyleşme maskesi altından görenler, sömürücü ve baskıcı ilişkileri asla görmezler, bu nedenle de bu türden ilişkileri kesinlikle sorgulamazlar. Onlar için böyle gelmiş böylece de gidecektir, çünkü var olan hayat tarzına, sömürüye ve baskıcı ilişkilere bir alternatif üretmek olanaksızdır. Dolayısıyla onlar için dünyayı değiştirmek ve dönüştürmek imkansızlaşır. Bu türden düşünceleri insanlara öğreten ve benimseten en önemli pratiklerden biri, gün- delik hayattan başkası değildir. Kısacası, gündelik hayattaki pratikler, toplumsal kurumlarla ilişkiler, bu ilişkilerde yerine getirilen roller şeyleştirir. Marx boş yere “her şey apaçık olsaydı bilime gerek kalmazdı” dememiştir.

Ne var ki bu durum hep böyle devam etmez, edemez. Zira insanlar, gündelik hayat ya da içinde bulundukları yapılar kendilerine neyi “emrederse” onu yerine getiren pasif birer “ajan”, birer “zavallı” değildirler. Kurumların şeyleştirici özelliklerinin parçalandığı dönemlerde, diyelim ekonomik kriz zamanlarında, derin yoksulluğun yaşandığı dönemlerde, eşitsizliklerin çok açık ve görünür olduğu zamanlarda, geniş halk yığınları ve emekçi kesimler için bir toplumun gerçek yapısının ne olduğu tam tamına algılanmaya başlanır. Tıpkı çok yakın bir zamanda Tunus’ta ve Mısır’da, epey bir önce de Rusya’da olduğu gibi. Bu dönemlerin her birinin şeyleştirme ve mistifikasyon biçimleri elbette ki birbirinden farklıdır, an

cak bunları birbirine benzer kılan, sistemin insanlar için bulanıklaşmış yapısının gün gibi ortaya çıkması, yani artık sömürü ve baskı biçimlerinin şeyleşme maskesinin ardına gizlenmesinin olanaksız olmasından başka bir şey değildir. Gündelik hayat ne kadar şeyleştirici olursa olsun, örneğin toplumsal ve ekonomik kriz dönemleri bu şeyleştirici yapıların parçalandığı bir ana işaret eder. Bu anlar ve yaşanan deneyimler, hem sınıf bilincinin hem de bir sınıf kültürünün gelişme olanaklarını ortaya çıkarır. Dolayısıyla gündelik hayat, bir yandan var olan düzenin yarattığı yabancılaşma koşullarına ait kültürün (popüler/tüketim kültürü) toplumsal ilişkilerdeki hâkimiyetini simgelediği için eleştirel yaklaşılması, kapılıp gidilmemesi gereken, diğer yandan da bu hâkimiyetin kırılmaya uğratılması için gereken yaratıcı etkinliği bağrında taşıyan bir olgudur (Doğan, 2007: 96).

İdeoloji ve Kültür

Marx’ın praksis kavramı çerçevesindeki temel problemi, sömürünün ve bu sömürüden kaynaklanan tahakküm ilişkisinin ortadan kalktığı bir topluma nasıl ulaşılacağı yönündeki tartışmalarla şekillenir. Praksis, teori ile pratiğin birliğini, yani, düşünce ya da kuramın, eylemin bir sonucu olduğunu, eylem tarafından değiştirilip dönüştürülmesini ifade eder. Bu anlamda Marx, öznelci ya da nesnelci değil, olsa olsa özne ve nesne arasındaki bağı ilişkisel olarak kuran bir düşünürdür. Nitekim Alman İdeolojisi’nde şöyle yazar:

Toplumsal yaşam özünde pratiktir. Teoriyi gizemciliğe saptıran bütün giz’ler, ussal çözümlerini, insan pratiğinde ve bu pratiğin anlaşılma- sında bulurlar (Marx ve Engels, 1976: 26).

Bireyler, uygun maddi koşullar çerçevesinde özne olduklarının bilincine vardıkları ölçüde bunu yapabilirler ve başka bir sınıfa karşı ortak bir savaşım yürütmek zorunluluğuyla bir sınıf oluşturabilirler. Bu anlamda işçilerin sınıf mücadelesi kendisi için bir sınıfı, yani sınıf bilincini yaratır. Ancak işçilerin kendisi için bir sınıf haline gelmesi nesnel koşulların tek başına kendiliğinden geliştirebileceği “doğrusal ve deterministik bir süreç değil, karmaşık, çelişkili ve güçlüklerle dolu bir süreçtir” (Öngen, 2002: 24). Bu çerçevede sınıf bilinci, maddi koşulların kendiliğinden geliştireceği bir süreç olarak değil, fakat işçilerin verili olan maddi koşullar içerisindeki mücadelesiyle gerçekleşen bir süreç olarak algılanır. Dolayısıyla Marx, özne ile yapı arasındaki diyalektik süreci temel aldığı içindir ki “insanlar tarihlerini kendileri yaparlar, ama kendi keyiflerine, kendi seçtikleri koşullar içinde yapmazlar, doğrudan belirli olan ve geçmişten gelen koşullar içinde yaparlar” (1976: 13) demektedir.

***

Bu doğrultuda, işçi sınıfı kültürünün iki özelliğinden bahsetmek mümkündür. Bunlardan birincisi, işçilerin adalet ve hakkaniyet arayışlarıdır. Sınıf deneyimini edinme ve ifade etmede aracılık eden kültürel kodlar içinde adalet ve hakkaniyet nosyonuna ait olanlar, işçi sınıfı kültürünün en temel unsurlarını oluştururlar (Özuğurlu, 2008). Zira sömürüyü doğrudan doğruya kendi yaşam pratikleri içinde kolektif olarak deneyimlemeleri, işçileri bir sınıf olarak diğer sınıflardan ayırır. İşçi sınıfı kültürünün adalet ve hakkaniyet arayışından kaynaklanan ikinci özelliği Williams’ın da vurguladığı gibi dayanışmadır. Burada kast edilen dayanışma, aynı sınıf içerisinde yer almış olmaktan kaynaklanan bir dayanışmadır ki, bu, gerek gündelik hayatta kurumsallaşmamış biçimde, gerek grev gibi mücadelelerde ortaya çıkan direniş olarak, gerekse de üretim sürecinde ortaya çıkan biçimleriyle karşımıza çıkabilir. Bu üç dayanışma biçimi de birbiriyle içiçe geçmiştir. Yaşam alanlarında gündelik dilde ve folklorik ürünlerde, sendikalarda ve diğer örgütlenmelerde, grev türü direniş biçimlerinde ve işyerlerindeki ortak çalışma alanlarında işçiler arasındaki dayanışmanın türlü biçimlerine rastlamak mümkündür:

İşçi, planlı bir biçimde diğerleriyle işbirliği yaptığında, bireyselliğinin zincirlerini çıkarmış ve kendi türünü geliştirmiş olur (Marx’tan akt. Lebowitz, 2003: 181).

Ama asıl önemlisi işçi sınıfı içerisindeki dayanışma ilişkilerinin, himayeci değil fakat eşitlikçi biçimde gelişiyor olmasıdır. Bunun işçiler arasında örneklerini görmek için pek uzaklara gitmeye gerek yoktur. Zira hem maden hem de tekstil işçileri, öğlen aralarında evden getirdikleri yemeklerini bile bir arada, paylaşarak yerlerken, cadde boyunca dizilmiş irili ufaklı dükkanlardaki küçük esnaf, Ramazan ayları dışında bir araya gelip yemek yemeyecektir. Ya da işyerinde işçiler, iş yükünü hafifletme, patron ya da yönetici karşısında iş arkadaşını koruma gibi dayanışma örnekleri gösterebilirler. Çoğunlukla aynı mahallelerde yaşıyor olmaları, aynı ekonomik sorunları deneyimliyor olmaları, aynı kültürü paylaşıyor olmaları yaşam alanlarında da bir takım dayanışma ilişkileri geliştirmelerine izin verir. Gündelik hayatın kendisi ve çalışma yaşamı işçiler arasında bu türden enformel dayanışma ilişkileri yaratır. Formel biçimiyle ise, sendikalar, partiler, yardımlaşma sandıkları vb. türden örgütlenmeler işçi sınıfının burjuvaziye karşı giriştiği mücadelede yaratılmış olan dayanışma örnekleridir. Bu biçimleriyle işçi sınıfı arasındaki dayanışma, diğer toplumsal grup ve sınıflardan farklı olarak