Mutlu bir göçebe: Sidney Bechet

Sesin, üzerime aşk için söyledikleri gibi dökülüyor
Kocaman bir evet gibi

Philip Larkin’in “Sidney Bechet İçin” şiirinden

Sidney Bechet, müziğin “varoluşsal bir kaçak” modelidir. Caz dünyasındaki çağdaşları ve daha sonra gelen birçok önemli isimle karşılaştırıldığında farklı bir yerde durur. Bu farklılığı anlamanın anahtarı ise Sidney Bechet’in “ne yaşadıysam onu çaldım” sözlerinde yatar. Bechet farklı yaşadığı için müziği de farklı olmuştur.  O bir göçebedir; cazın önemli kaynaklarından biri olan New Orleans’ta başlayan serüveni, zaman içinde A.B.D’ye sığmayacak, İngiltere, Fransa, Almanya, derken Rusya’ya ve hatta Türkiye’ye kadar uzanacaktır. Bütün bu coğrafi zenginlik, Bechet’in kimliği ve bilincini de büyük ölçüde belirleyecek, o bütün yaşamı boyunca bir göçebe, yerelliklere teslim olmadan oralarda yaşadıklarını zenginliğe ve evrenselliğe dönüştüren bir sentez ustası olacak ve müziği, hiçbir zaman doğduğu coğrafyadan kopmadan başka geleneklerle etkileşime girecektir.

Klarnetçi ve soprano saksafonu ilk ustaca çalanlardan olan Sidney Bechet, 1897 yılında A.B.D’de New Orleans’ta müzikle iç içe bir ailede dünyaya geldi. 10 yaşındayken klarnet ile olağanüstü bir yetenek sergilemeye başladı. Nota okumayı öğrenmeyi ise isyankârlığından dolayı hep reddedecekti.  Fransız kökenli melez zanaatkâr ve orta sınıf üyesi bir aileden geliyor olmasının etkisiyle müzikal ve profesyonel beceriler elde etmişti. İç savaştan sonra, “renkliler”, yasalar gereği “eğitilmiş olsalar bile beyaz orkestralar ve beyaz mekânlar dışında tutuldular”. Halbuki, hayatı boyunca “ırk farketmez, önemli olan notaya doğru basmaktır” ana prensibi olacaktı. 1917’de Chicago’ya taşındı. Eric Hobsbawm, Sıra Dışı İnsanlar – Direniş, İsyan ve Caz isimli kitabında, “Caz tarihi, New Orleans bölgesinin verdiği büyük göçün parçasıdır ve caz, psikolojik nedenlerin yanı sıra ekonomik nedenlerden ötürü, vakitlerinin çoğunu yollarda geçiren insanlarca yapılır. İnsanlar ellerinde çalgılarıyla cazı önceden bilinmediği yerlere somut olarak taşımasalardı, hızlıca yayılmazdı.” tespitinde bulunur. Duke Ellington ve Louis Armstrong ile birlikte de çalan Sidney Bechet, Louis Armstrong’un aksine, ülkesinde siyahi şovmenlerden beklenen kalıplaşmış rolleri yerine getirmekle ilgilenmez hiç.

Bechet, 1919 yılında İngiltere’ye gidecek bir orkestraya katılma teklifi alır. Londra’da iken, hayatının geri kalanında çalacağı enstrüman olan soprano saksofonu çalmaya yönelir. Burada, İsviçreli ünlü orkestra şefi Ansermet, konseri ve Sidney Bechet’yi dinleme fırsatını bulur. Duyduğu müzikten çok etkilenen Ansermet bu deneyimi “Bir Zenci Orkestrası Üzerine” başlığı ile yayınlar. “Kendisinden iki parça dinledim; her ikisi de yaratıcılıktaki zenginlikleri, güçlü vurguları, yepyeni ve en beklenmedik şeyleri ortaya koymadaki cüretleri açısından hayranlık vericiydi. Daha şimdiden, yeni bir tarzı müjdeliyorlardı ve Bach’ın ikinci Brandenburg konçertosu gibi acımasız bir şekilde biten, insanı sürükleyen, beklenmedik, hırçın bir yapısı vardı. Bu dahi sanatçının adını kaydetmek istiyorum çünkü hiçbir zaman unutmayacağım: Sidney Bechet.” Şef Ansermet, Bechet’in bir virtüöz olarak önemini çok erken farketmekle kalmamış, hatta onu Haydn ve Mozart gibilerin yolunu açan kişilerle kıyaslamış ve “cazın ilerdeki unutulmaz isimlerine de yolu Sidney Bechet açacaktır” demiştir. 1919’da yayınlanan bu makale, cazın klasik müzik sanatçıları üzerindeki etkisini açıkça ortaya koyması, Sidney Bechet’nin olağanüstü yeteneğini erkenden farketmesi ve cazın uluslararası çaptaki yaygınlığını öngörmesi açısından Avrupa caz tarihinin en önemli dokümanlarından biri olmuştur. Şef Londra’da dinlediği müzikten o kadar etkilenir ki, bu müziğin Avrupa çapında yaygınlaşmasını ümit eder. Çünkü Avrupalı müzisyenler bu müzikten çok “istifade edeceklerdir”.

Londra’da Buckingham Sarayı’nda Kral V.George’a konser veren ekipte de yer alan Bechet, “Nazik Davranın” isimli harika otobiyografisinde bu anı şöyle anlatır: “İlk kez, tanıştığım birisini paramda gördüğüm resminden tanıdım”. Kral, özellikle Bechet’in blues temelli performansını çok beğenir. Bechet, Londra’da, Ian Fleming’in James Bond romanlarındaki M karakterine ilham kaynağı olan ve gelecekte bir İngiliz casusu olan Charles Henry Maxwell Knight’a da müzik dersleri verir. Moskova’da klasik müziğe yoğun ilgi duyar, caz çalmadığı her fırsatta senfoni konserlerini takip eder.

Halbuki, 1920’li yıllarda önde gelen Amerikan sanat biçimlerinden biri haline gelen caz, beyaz kültürel yapı tarafından bir sanat biçimi olarak değil, bir eğlence unsuru olarak görülmeye devam ediliyor ve konser salonlarında değil, balo salonlarında, genelevlerde, gece kulüpleri veya gizlice içki satan mekânlarda çalınması uygun bulunuyordu. Siyahi müzisyenler arka kapıdan sahneye çıkıyor ve ayrı ayrı oturtulan izleyicilere çalıyorlardı. Bu koşullarda, sahnede müzikal devrimler gerçekleşirken, sahnenin dışında Amerikan toplumundaki yerlerinin ikinci sınıf vatandaşlık olduğunu hatırlatan unsurlar her yerdeydi. Bu ortam müzisyenlerin yalnızca yaşayışlarını değil, yaptıkları müziğe nasıl yaklaştıklarını da derinden etkiliyordu. Ancak 1960’ların başında sivil haklar hareketi ve 1970’lerde de siyah güç hareketleri, bu tür yapısal ve toplumsal eşitsizlikleri ortadan kaldırmak için mücadelelelerini artırabilecekti.

Bechet, 1920’lerin yalnızca üç yılını A.B.D’de, geri kalanını İngiltere, Fransa, Almanya, Rusya, İspanya, Brüksel, Yunanistan, Mısır, Çekoslavakya hatta Türkiye’de geçirmiştir. Ancak bir yandan da sert ve zor bir yapıya sahiptir Bechet: 1920’de tecavüz suçuyla tutuklandıktan sonra İngiltere’den sınır dışı edilir. 1928’de Paris’te, barda çıkan bir kavgada ateşlediği silahıyla oradan geçen bir kişiyi yaralamasından sonra Bastille hapishanesinde de bir yıl geçirir. O sırada A.B.D’de müzik değişim geçirmesine rağmen Bechet’in bu değişimi yakalamaya niyeti yoktur. O, her zaman kendi yolundan gitmeyi seçmiştir. Ülkesine döndüğünde, Armstrong ve Bessie Smith’in yararlandığı albüm furyasını kaçırır ve bu Swing patlamasını Brooklyn’de bir terzi dükkânında geçirir. Müziğe geri döndüğünde bile, New Orleans’daki evinden Chicago’daki dumanlı kulüplere, New York’ta gizlice içki satılan barlardan, hayatının son döneminde yerleştiği İngiltere, Almanya, Rusya ve Fransa’ya, zamanını geçirdiği hiçbir yerde kendi üslubundan vazgeçmez.

Bechet’in kendi ülkesi dışındaki yerellik ve coğrafi açılımları, siyasal bilinci açısından kendisine önemli bir enternasyonellik imkânı sağlamıştır. Ayrıca, klasik müziğe olan ilgisi ona caz ötesi bir müzik birikimi de sağlamış, bunun da siyasal bilincinin bir parçası haline gelmesine yol açmıştır. Bu enternasyonallik aslında göçebe kültürünü taşımasından kaynaklanmaktadır, çünkü ulusal ya da yerel bağlarının zayıflığı, çoklu yerelliklere ve ulusallıklara izin vermiştir. Bir göçebe gibi içinde bulunduğu tüm yerellikten, çok da güçlü bağlar geliştirmeden yararlanmıştır Bechet.

1940’ların sonlarına dek pek çok albümünün telifini elinde tutuyordu ama gelirinde bir iyileşme olmuyordu. Sorunlarını çözen, 1949’da Fransa’dan aldığı davet oldu. Cazın entelektüel ve kültürel prestije ve Direniş hareketi ile bağlantılara sahip olduğu bu ülkede, varoluşçu genç caz tutkunları tarafından kuşatıldı. Fransa sürekli evi haline geldi, kültürel bir simgeye dönüştü. Amerika’da yaşamını her zaman güçleştirmiş koşullardan kurtuldu, mutlu bir göçmen olarak yaşamını geçirdi. 1960’larda John Coltrane’e kadar soprano saksafon Bechet’in tekelindeydi. Fransa’da bir milyondan fazla albümü satan ilk yabancıydı ve altın yıllarında o da Louis Armstrong gibi bir kurum haline geldi, birçok hit şarkı kaydetti. Ayrıca, Çaykovski’nin romantik bir bale partisyonunu besteledi. Fransa’daki bazı varoluşçular ona “le dieu” (tanrı) demeye başladılar.

Son söz

Ömrünün son yıllarını yaşadığı Fransa’da bir pop starı kadar popülerdi Sidney Bechet. Ölümünden sadece birkaç ay sonra, Fransız Riviera’sında heykeli dikildi, Çad ve Gabon Cumhuriyetleri’nde portresini taşıyan posta pulları basıldı. İngiliz şair Philip Larkin onun hakkında bir şiir yazdı, Stravinsky’nin “Bahar Ayini” eserini ilk seslendiren orkestrayı yöneten İsviçreli ünlü şef Ernst Ansermet, onun Avrupa’daki performanslarını “yeni bir sanatın doğuşu” olarak nitelendirdi.

1959’da Paris’te kanserden ölümüne dek etrafı kadınlarla ve Fransız entelektüelleriyle çevrili yaşadı. Bankacılık sistemine bulunduğu hiçbir yerde inanmayarak hayatının birikimini hep arka cebinde tuttu, grubun en güvenilir üyesine konser önceleri parasını emanet edip, konser sonunda geri aldığı söylenirdi.

Yine Hobsbawm’ın kitabında belirttiği gibi, “Çoğunlukla fantazi dünyasında yaşayan bir insan, kente gelen ve kentten ayrılan bir gezgin yabancı, hakkı olarak gördüğü tahtın dışında hiçbir yerde kendini rahat hissetmeyen ve kendisi dışında kimseye sadık kalmayan bir adam. Bechet, terk edilmeye yüz tutmuş bir geleneğe sıkı sıkıya bağlı kalmasına rağmen, şaşırtıcı, unutulmaz ve tümüyle özgün bir sanatçıydı.

Kimi müzisyenler, müzikal kariyerine pek çok kez ara verir, inzivaya çekilir ve sonra yoğun bir şekilde yeniden müziğe geri dönerler. Sidney Bechet örneğinde olduğu gibi, kimisi de hayatı boyunca göçebe bir hayat sürer, sürekli farklı yerel kültürlerle içiçe yaşar, yine de kendi düzenini korur.

Sydney Bechet “Ne yaşıyorsam onu çalıyorum” demişti. Caz müzisyenlerinin hayatı daima müzikle birlikte şekillenmiştir. Bechet, cazın özünü ve ruhunu canlandırdı, bir yandan kendi hayatını özgürce ve rahatça yaşarken, bir yandan kendi inandığı müziğini farklı yerel ortamlarda doğaçlamaya devam etti. Ses dizisinin hiçbirini olduğu gibi kabullenmedi, her birini kendi kişisel ifadesi haline dönüştürme eğilimi taşıdı. Beethoven’in resmini duvarına asmış, solosuna İtalyan operası Pagliacci’den bir alıntı yerleştirmişti…

En güzel Sidney Bechet parçaları:

  1. Summertime
  2. Petite Fleur
  3. Louis Blues
  4. All of Me
  5. Si Tu Vois Ma Mère (Woody Allen’ın “Midnight in Paris” film müziği)

 

Kaynaklar:

  • Sıra Dışı İnsanlar – Direniş, İsyan ve Caz, Eric Hobsbawm, Çev. Işıtan Gündüz, Yordam Kitap, 2016
  • Caz Kitabı, Joachim E. Berendt, Çev. Neşe Ozan, Ayrıntı Yayınları, 3. Basım, 2010
  • Sidney Bechet: The Symbol of Jazz!, New England Public Radio, Tom Reney, 2012
  • ‘Bir zenci orkestrası üzerine’, Seda Binbaşgil, Andante müzik dergisi, Mayıs 2003

 

 

 

 

 

PAYLAŞ