MUZ, 120 BİN DOLAR, ÇAĞDAŞ SANAT…

HATİCE YILDIZ

İnsan, en eski zamanlardan bu yana, hissettiklerini ve düşündüklerini farklı araçsal yöntemlerle birilerine ya da bir şeylere aktarma ihtiyacı duymuştur ve bu ihtiyaç estetik kaygısıyla da bir araya gelince, anlatı estetize edilmiş, böylece sanat ortaya çıkmıştır. Sanat; zamanın ruhundan etkilenerek dönemsel farklılıklar taşıyan ve çok farklı disiplinlere sahip geniş bir alan. Dolayısıyla sanatçı, eseriyle her ne kadar zamanın ve mekânın ötesine geçmeyi başarsa da, sanatı ve sanatçıyı yaşadığı çağın izdüşüm alanının dışında görmek, eksik bir değerlendirme biçimi yaratacaktır.

Sanat eseri, her zaman sanatçının kişisel duruşunun ve varoluşunun yansıması olsa da, bu duruşun, yaşanan savaşlar, ekonomik ya da sosyal krizler, üretim ve tüketim ilişkilerinin biçimi ve değişiminden tamamen bağımsız olduğunu söyleyemiyoruz.  Kamusal alanla özel alan ayrımının giderek keskinleşmesi, meta üretiminde kol gücünden makineye geçiş, kentlere doğru yoğun göç akımı ve savaşlar; sanatçının toplumla kuracağı ilişkinin bağlamını hangi düzlemde şekillendireceği noktasında etkili olmuştur. Bu değişimler, her biri kendi öncüllerine tepki olarak gelişen ve içinde bulunduğu dönemin izlerini taşıyan farklı sanat akımlarının ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin, bütünü parçalayarak aykırı yaratımlarla tepkinin dışavurumu olan, bireye ve bireyin iç dünyasına odaklanan Dadaizm ve Sürrealizmgibi akımların ortaya çıkışı dünya savaşları sonrasına denk gelir.

Sanat, bilim gibi kesinlik ve ispata ihtiyaç duymayan daha kişisel ve özgün bir alan… Bu sebeple neyin sanat eseri olduğu ya da olmadığı tartışması, kimi zaman bir takım sıkıntıları da bağrında taşıyor. Bilhassa son yıllarda resim, heykel, fotoğraf ve videonun yanı sıra günlük hayatta yer alan objelerle, mekân ve ışığın da kullanılmasıyla yaratılan enstalasyon, farklı bir sanat disiplini olarak sergi salonlarında ve müzelerde geniş yer tutuyor. Enstalasyonda, etrafımızda gördüğümüz her şey bir sanat eseri olabilir ya da sanat eserini oluşturabilir. Çoğunlukla “çağdaş sanat çalışmaları” başlığıyla karşımıza çıkan, İstanbul’dan Anadolu’nun farklı şehirlerine uzanan bienaller, bu alanın sanatseverlere ulaşması için önemli bir imkân yaratıyor. İngilizce “contemporary art”, Türkçe ise “çağdaş sanat”, “modern sanat” ya da “güncel sanat” olarak ifade edilen bu yaklaşım, kimi kesimler tarafından ilgiyle takip edilip beğenilse de bazı sanat eleştirmenleri ve sanatseverler tarafından “anlaşılmaz” ve “bayağı” olmakla eleştiriliyor. Anlama dair eleştirinin hareket noktası ise sanatçının ifade etmeye çalıştığı gerçeklikle eser arasındaki ilişkinin giderek anlaşılmaz bir soyutluğa ulaşmış olmasında. Örneğin soyut resmin başlangıcında sanatçı gerçekliği inceleyip onu soyut bir forma sokarken, zamanla yola çıktığı gerçeklikle eser arasında bir benzerliğin kalmayacağı noktaya ulaşabilir ki çağdaş sanatta da sanatçı hiçbir kurala tam anlamıyla bağlı olmak zorunda değildir.

Gelişmiş Avrupa ülkelerinde, gerek resimde ve heykelde, gerekse video ve performansta çağdaş sanat alanına ilişkin üretimlerin galerilerde ve festivallerde hissedilir bir ağırlığının olduğunu söylemek mümkün. Geçtiğimiz aylarda Stockholm’de gerçekleştirdiğimiz sanat kurumları gezisinde, daha çok yoksulların ve göçmenlerin yaşadığı bir mahallede, onlara yönelik faaliyetler sürdüren çağdaş sanat galerisinin yöneticisine şöyle bir soru yöneltildi: “Peki burada yaşayan insanlar düzenlediğiniz sergilerle ilgileniyor mu, ziyaretçi kitleniz daha çok hangi kesimlerden oluşuyor?” Soruya cevaben, galeri yöneticisi tarafından, ziyaretçilerin daha çok kent merkezinden, sosyo-ekonomik olarak daha iyi koşullarda yaşayan mahallelerden geldiği, bulundukları semtteki halkın pek rağbet göstermediği ve bunun kendileri için de çözmeye çalıştıkları önemli bir sorun olduğu ifade edildi. Burada sorulacak “neden” sorusunun cevabı içerideki atölyeden gelmişti aslında. Her gün galeriye gelip belki de bir kez bile çağdaş sanat eserlerinin sergilendiği salonu ziyaret etmeyen kadınların kâğıda çizdikleri resimleri ipler, iğneler ve kumaşlarla farklı düzlemlere aktardıkları, Türkçe, Kürtçe, Arapça, Somalice kendi dillerinde sohbet ettikleri bir atölye. Burada elbette “azınlık” bir grup olarak sosyalleşmek katılımı etkileyen önemli bir husus ancak gerçeklik ile anlam dünyası arasındaki ilişki, bir tablonun kimde, neye karşılık geleceği hususunda en önemli belirleyici.

Elbette sanat disiplinleri, her kesime hitap etme ya da ulaşma amacı taşımayabilir ve bu disiplinler, son derece kişisel deneyimlerden hareketle takipçisine ulaşır ve orada bir etki alanı yaratır.  Fakat ifade biçimi ve erişim olarak çağdaş sanat, daha ziyade “ayrıcalıklı” bir azınlığa hitap ederken, bilhassa Amerika ve Avrupa ülkelerinde, son yıllarda da Türkiye’de devasa bütçelerin ayrıldığı bir alan olarak da karşımıza çıkıyor. Bu kimi çevrelerce anlaşılır görülse de sanat, sanatçı ve piyasa ilişkileri bağlamında, içinde yaşadığımız çağın sosyo-politik koşullarıyla da birlikte ele alınarak üzerinde düşünülmesi ve tartışılması gereken bir meseledir.

Sanat, sanatçı ve sanatsal yaklaşım biçimi tartışmalarında konumlanan herkes, bittabi öznel deneyimlerinden hareketle edindiği duyusal ve bilişsel varlığın izin verdiği çerçevede bir yer tutacaktır. Ayrıca bugün sanat eseri olarak görünmeyen bir ürün, 50 yıl sonra kıymetli bir sanat eseri olarak da kabul görebilir. Fakat toplum nezdinde sanatçı olmanın ayrıcalıklı bir nitelik, sanat eserinin yoğun ve sancılı emek/duygu süreçlerinin bir üretimi olduğu dönemlerden, bugün herkesin sanatçı ve her türlü objenin sanat eseri olabileceği bir zamana geldik. Sanatçı, çoğunlukla bir sanat dalında uzmanlaşmak için yetenekli olmanın yanı sıra, (formal ya da informal) zorlu eğitim süreçlerinden geçer ya da geçmek zorunda olurdu. Bu şimdilerde böyle olmadığı anlamına gelmese de, sürecin bu kadar yoğun olmasının gerekmediğini düşündüren projelerle sıklıkla karşılaşmaya başladık. Geçtiğimiz günlerde İtalyan çağdaş sanatçı Maurizio Cattelan’ın, küresel ticareti mizahi bir dille eleştirdiğini söylediği “Komedyen” adlı eserinin (duvara bantlanmış muz), Art Basel Miami’de 120 bin dolara satıldığı basına yansıdı. Üstelik üç kopya olarak ürettiği bu muzların ilk ikisinin 120’şer bin dolara, üçüncüsünün de 150 bin dolara satıldığı da belirtildi. Galerinin alıcılara verdiği orijinallik sertifikasında, muzu gerekli gördükleri takdirde değiştirebilecekleri belirtilirken, başka bir sanatçı da duvara bantlanmış muzu yiyerek, yaptığı eylemin adına Aç Sanatçı dedi. Galeri yöneticileri her ne kadar durumdan rahatsız olsalar da, burada önemli olanın muz değil fikrin kendisi olduğunu belirtip, yenilen muzun yerine yenisini koyarak sergiye devam etti.

Her şeyin metalaştığı kapitalizmde,  bir sanat eserinin değeri onun niteliğinden öte, kimler tarafından beğenildiğine ve ne kadara satıldığına bağlı olacaktır ziyadesiyle. Sayıları gittikçe artan çağdaş sanat galerinde, ekseriyetle, ayrıcalıklı bir azınlığın beğenisine ve sanat anlayışına sunulmuş hissi veren ve geri kalan çoğunluk içinse anlaşılmayacak kadar “üstün” ve pahalı olan bir üretim biçiminin sergilendiğini ve satıldığını görüyoruz. Ve bu sergilerde yer alan ürünlerin ziyaretçiler tarafından çoğunlukla izaha muhtaç olduğunu da…

Herhangi bir sanat dalına ilgi duyan kişiler, doğal olarak izledikleri film, gördükleri bir fotoğraf ya da heykel veya dinledikleri bir müzikle aralarında bağ kurmaya çalışır. Bu bağ, sanatçının eserini üretirken sahip olduğu duygusal ve düşünsel süreçlerden farklı, bambaşka bir pozisyonda konumlanabilir. Sanat, tam da bu sebeple özneldir. Fakat biz bu deneyimi yaşarken genellikle bir aracıya ihtiyaç duymaz ya da duymak istemeyiz, bu aracı sanatçının kendisi olsa bile. Çünkü üretimi gerçekleşmiş ve paylaşıma sunulmuş bir eser, artık sanatçıdan çıkmıştır. Sanatçı ruhunu esere aktarmıştır ve bundan sonrası izleyicinin eserle arasında kuracağı öznel ilişkiyle anlam kazanacaktır. Sanatta bir aracıdan bahsediyorsak, eserle izleyici arasındaki bağın kurulmasında (vurguyu güçlendirmek değil burada kasıt), başka deyişle bir açıklayıcı gerekiyorsa, ya sanatçının kendini ifade etme kaygısı yoktur ya da anlatmak istediği yeterince anlaşılır ifade edilememiştir. Bu bir resim olabilir, heykel olabilir, video ya da performans olabilir.

Üzerinde yüzlerce noktanın olduğu bir tuval için “bu eserinde sanatçı Afrika’dan getirdiği boyaları kullanarak değişen ve bozulan ekosisteme dikkat çekmek istemiş” ya da spotlar altına konulmuş bir balona dair “varoluş sancısının, insanın içinde yarattığı derin karmaşa anlatılmış” gibi açıklamalar yapılan pek çok üründe, ürünün kendisinin değil hikâyesinin dikkat çektiğini ve satıldığını görüyoruz. Dolayısıyla izleyicinin objeye baktığında hikâyeyi görebilmesi ancak bir aracı ile mümkün olabiliyor ve etkileyici bir hikâyenin iyi pazarlandığı takdirde iyi de bir fiyatının olacağı şüphesiz. Böylesi bir ortamda, sergiyi hazırlayan küratörlerin sanatçılardan daha önemli ve ön planda olduğunu, salt küratörün yeteneğine bağlamak ise fazlaca iyi niyetli bir yaklaşım olur.

Başka bir tartışma da şu olabilir; çağdaş sanat eserleri, lüks binalardaki, modern sanat galerilerinin spot ışıkları dışında sergilenmediğinde de aynı beğeni ölçütleri ile değerlendirilecek midir? Bazı belediyelerin kent merkezlerine diktiği incir, fıstık, keçi, köfte heykelleri sanat otoriteleri tarafından “kitsch” olarak eleştirilirken, görece benzer durum gösterişli galerilerde ise alkışa mazhar olabiliyor, getirilen eleştiriler ise “sanattan anlamamak” şeklinde karşılık bulabiliyor. Yani “kitsch” bir farkındalık ürünüyse sanattır.

Çağdaş sanat sahası, ayrıca sosyal sorumluluk projeleri kapsamında, büyük şirketlerin ya da kurumların sanatı desteklemesi bakımından da “steril” ve “güvenli” bir zemin yaratıyor bugün. Sistem ve otoriteler tarafından “tehlike” kabul edilen bir alana dahi girilmiş olunması, nasılsa “parmak göze” olmadığı için sorun teşkil etmeyecektir. Böylece aslında çemberin dışında durarak, içindeymiş izlenimi vermek de son derece mümkün. Diyarbakır’da yaşayan bir tiyatro oyuncusu tarafından, Sur olaylarından sonra Diyarbakır’daki çağdaş sanat mekânlarının sayısında ve desteklenen projelerde ciddi bir artış olduğunun belirtilmesi, bu bağlamda üzerinde tartışılması gereken önemli hususlardan biridir.