Özkurt: Direniş bitince işçi fabrikasına dönüyor, fabrika ayarlarına değil

Muzaffer Özkurt, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nde okurken Evrensel gazetesinde çalışmaya başlar. Geride bıraktığı yaklaşık 20 senenin neredeyse tamamında İşçi Sendika sayfasının gerektiğinde muhabiri, gerektiğinde editörü, çoğu zaman her ikisi de oldu. Bu süre içinde işçi hareketine damga vuran irili ufaklı pek çok direnişi sahadan izleyen Özkurt, harekete geçen işçinin bilincindeki değişimi ve içinde yaşadığı kültürü gözlemledi. Özkurt ile işçilerin grevlerde yaşadığı değişimi, grevin sınıf kültüründeki yerini konuştuk.

 

DEVRİM ACAROĞLU

İzlediğin ilk grev, direniş hangisiydi?

2002 Beykoz Şişecam Direnişi, yakından takip ettiğim ilk büyük direnişti. 14 gün sürdü ve 14 gün fabrikada yatıp kalktım. Fabrika kapatılmak isteniyor, işçiler karşı çıkıyordu. Yani cam fırınının donup çökmesini isteyen patronla, fırının sıcak kalmasını ve üretime devam etmesini isteyen işçi karşı karşıya gelmişti. Basın açıklaması yapılıp dağılınacak, ben de gazeteye dönüp haberi yazacağım diye düşünüyordum. Açıklama yapıldı ama kimse ayrılmıyor. Bir yerlerden kartonlar çıktı, “Noluyo?” dedim. “Direniş başladı, burada kalacağız” dendi. Kaldık tabii. İşçiler fabrikanın içinden geçen yola, karton evlerden mahalle kurdu, bir çırpıda. O gün sabaha kadar işçilerle sohbet ettik. Hepsi beni bir diğerine “Bak bu gazeteci arkadaş. Bizimle birlikte sabahlıyor” diye tanıştırıyordu. Beykoz’un o dönem diğer direnişlerden farkı vardı. ‘80 öncesi işçi hareketlerinin özelliklerini taşıyan bir direnişti. Mahalledeki emeklilerin yarısı işçi, muhtarı da öyle. Zaten işçiye karşı açıklama yapan muhtar seçilemiyordu. Hemen yanında TEKEL fabrikası var, kapanmış olsa da Beykoz Deri… Gerçek bir işçi semtiydi Beykoz. TEKEL fabrikasından yayılan anason kokusu, Şişecam fabrikasının bacası ve vardiya düdüğü de semtin simgesi.

Neyse akşam oldu, tepelerde kurulu mahallelerde oturanlar ellerinde tencere tava aşağıya inmeye başladı. Ama birer ikişer değil yüzler, binler halinde. Fabrikadaki işçi sayısını katlayan bir sayıyla. Her işçi kendi mahallesini örgütlüyordu, her şey plan dahilinde yapılıyordu.

İşçilerin büyük kısmının milliyetçi, muhafazakar partilere oy verdiği bir iş yeriydi. Ama destek verenlere kapılarını sonuna kadar açtılar. Karşılarında duranlara da daha önce destek verip vermemelerine bakmadan tepki gösterdiler. Sadece bir fabrika direnişi olmanın ötesinde, kentsel dönüşüme karşı insanlar evlerini koruyordu direnişle. Önce fabrikayı, sonra mahalleyi, daha sonra da diğer sendika ve kitle örgütlerinin katılımı ile geniş bir kesimi örgütlemişti işçiler. Ve bu inanılmaz kısa bir sürede olabilmişti.

Bir örnek vereyim, direnişin Beykozlulara etkisini anlatmak için. Direniş zamanı dijital fotoğraf makinesi yok tabii. Makinemin filmi bitti. Bir fotoğrafçıya gittim. Eminim kendisi şu anda AKP mitinglerinde koşturuyordur. Öyle bir siyasi bilince sahipti. Evrensel’i de tanıyordu, görüş olarak desteklemediğini de söylüyordu. Ama direniş boyunca kullandığım filmi bedelsiz karşılamıştı. Direnişe hizmet ettiğimi bildiği için. Üstelik her gün yanına uğramamı isterdi. Sadece film, çay, su değil camın tarihini anlatan belgeselleri de ondan edindim.

İşçinin karşısında da valisi, emniyeti nasıl bir olur o da çok açık bir şekilde kendini gösterdi. Öyle ki valilik fabrikanın önündeki yoldan yaya yürümeyi bile yasakladı, desteğe gelenleri engellemek için. Arabasıyla geçip destek için korna çalanların hepsine trafik cezası yazıldı. İşçiler kendi ceplerinden mazot alarak fırını canlı tutmak istedi, kamyon polis tarafından engellendi. Gazeteciler gözaltına alındı, fabrika önünden zorla uzaklaştırıldı. Benim için çok öğretici bir direniş oldu.


İzlediğin ilk direnişte “işçiler kitaplarda anlatıldığı gibi değilmiş” demedin yani?

Demedim… Aksine aynen kitaplardaki gibiymiş dedim. Her şey bir tarafa öyle bir şey yaşadım ki tek başına yeterlidir. Her akşam mahalleli aşağı iniyor, yoldan yürünmesi yasak olsa da, işçilerle halk birleşip epey geniş olan fabrikanın etrafında sloganlarla yürüyüş yapıyordu. Ama gazetecilerin girmesi yasak. Resmen polis araya girip gazeteci ayıklıyor. Ben de yürüyüşü izlemek, fotoğraf çekmek istiyorum. İşçiler de bunu biliyor. Bir akşam yine biz gazeteciler valinin çizdiği sınıra kadar geldik. Polis “gidin” filan diyor, tartışıyoruz… İşçiler yürürken bana kızdılar; ne bekliyorsun gitsene buradan diye. Tam uzaklaşırken, polisin görmeyeceği bir yerde iki işçi beni tutup kortejin içine çekti. Bir yandan yürüyoruz bir yandan da önümde üç kişi ardımda üç kişi etrafımı sarmış. “Neden bekliyorsunuz” dedim, “senin için” dediler. Meğer bana polisin yanında kızmaları dahil her şeyi önceden planlamışlar. “Bu gence yürüyüşü izleteceğiz” demişler. Fabrikanın önünde tabi flaşlar patladı falan ama polis için de iş işten geçmişti, yürüyüşü izlemiş, fotoğraflarını çekmiştim.

Kitaplarda okuduğum işçiden farksızdı Şişecam işçisi benim için. Bu hangi kitapları okuduğunla da ilgilidir mutlaka. İşçi sınıfı ile daha az temas etmiş küçük burjuva, aydın kesimlerin yorumları farklı olabilir. Örneğin üniversitede yeni yeni sosyalizmle tanışan bir kadın arkadaşımız, “Tamam ben de seviyorum işçi sınıfını ama neden beni hep işçi sınıfı taciz ediyor” demişti. Tek bir işçiden en bilge davranışları beklersen okuduğun kitaplardan kalkarak, yanılgıya açık bir inanışın olur. Direnişin parçası haline gelmiş bir işçi Memet’le, kahvede oyun oynarkenki bir başına işçi Memet aynı kişi değildir aslında. Hiçbir grev ve direnişte bildiğim kadarıyla bir taciz vakası yaşanmamıştır mesela.

Bir de direniş işçiler için geniş bir sorgulamanın önünü açar. Kıraç’ta Gezer fabrikasında patron sadece erkek işçi çalıştırıyor, üstelik günde 12 saat, çoğu zaman da hafta tatili olmadan. Kadın işçiler için de “Ne zaman askerlik yaparlar o zaman kadın işçi alırım” diyor. Kavga dövüş eksik olmuyor işçiler arasında, en güçlünün sözü dinleniyor. Bu fabrikada işçiler ücret zammı için direniş yaptı, öncüler işten atıldı. Atılan işçilerden biriyle konuştuğumda “Fabrikada hep gerilim olurdu. Sonradan anladık ki biz işçiler hep Hacı’nın (patron) işi için kavga ediyoruz” demişti. O işçinin, sosyal hayatla ilgili anlattıkları da ilginçti. Mesela bana “Yazın Gezer işçisini nasıl tanırsın?” diye sormuş yine kendi yanıt vermişti; “Hafta tatilini kapan deniz kenarına gider. Ama o kadar yorgundur ki uyur kalır. Güneşten yanar kavrulur. Yaz ayı geldi fabrikadakiler kararır.” Taciz meselesine dönersek, harekete geçen işçinin bu konuyu sorguladığına da şahit olmuştum. Mesela aynı Gezer işçisi ifade etmişti: “Fabrikada kadın yok. Sosyal hayat yok. Hayatımda gördüğüm tek kadın annem. Diyelim bir yere gezmeye gittin. Yanından bir kadın geçiyor, bakmaya başlıyorsun. Sonra etraftakilere bakıyorsun, senin dışında kimse bakmıyor. ‘Pislik sende’ diyorsun. Sonra da patronun, hayatın seni ne hale getirdiğine bakıyorsun.”

Germinal’de de değişim anlatılır mesela. Madenci baba yemekte eti önce kendi tabağına, sonra çocuğununkine koyuyor. Bence en etkileyici kısımlarından biri. Ama direnişe geçtikten sonra bu adam değişiyor. Aynı baba direniş kırıcılara katıldığı için kızını reddediyor. Arkadaşları ve ailesi için silahlı askerlerin üzerine yürüyor ve orada da öldürülüyor.


Aile demişken, kadın işçiler açısından değişim nasıl oluyor?

Bunu Sümerbank’ta da gördük, son metal direnişinde de. Kadın açısından zaten fabrikada çalışmanın kendisi, tüm zorluklarına ve baskıya karşın büyük bir özgüven kaynağı. Direnişlerde de öyle. Bakıyorsun, kadın işçilerin önde olduğu direnişler daha güçlü oluyor. Çünkü kadın işçi, sadece patrona ve yoksulluğa değil, yeri geliyor eşinin, anne ve babasının baskısına da direniyor. Mesela Sümerbank direnişi, çok başarılı, özelleştirmeyi belki 10 yıl engelleyen bir mücadeledir ve bu kadar uzun sürmesi fabrikadaki kadın işçilerin militanlığıyla olmuştur. Ford’da konuştuğumuz bir kadın işçi vardı. Her gün direniş yerine geliyor, öncü işçi, ama bir yandan da “eve gidip yemeği yapmam lazım” diyor. Evdeki iş aksamasın ki direnişte önüne daha fazla engel çıkarılmasın. Bu kadın işçilerin evlerinde eşlerine, babalarına karşı da daha dik durmaya başladığını, evdeki geleneksel iş bölümünü değiştirmeye başladığını görüyoruz.

Grev romantik bir istekten yaşanmıyor

Peki grev bitince fabrika ayarlarına neden ve nasıl dönüyor işçi? Dönmese güzel olmaz mı?

Tabii ki hiçbir direniş sonsuza kadar sürmez. Ama fabrika ayarlarına döndüğünü de söylemek doğru olmaz. Hareket olmadığı için fabrika ayarlarına dönüldüğü düşünülüyor. Çünkü değişenin, değiştiğini gösteren bir eylem yok ortada o an itibariyle. Fakat işçi tekrar direnişe geçtiğinde önceki direnişten öğrendiğini, birikiminin üzerine katarak ilerlediğini görürsünüz.

Metal işçisi 98’de bir çıkıyor. Öfke çok ama hedefi yok, iki gün sürüyor. 2008’de, 2012’de tepkiler var. Eyleme de geçiyor kısmen ama ilerlemiyor, yeniliyor. 2015’e gelindiğinde ise bambaşka bir şey ortaya çıkıyor. Üstelik geçen sürede işçiler önderlerini de kaybetmiş. Çoğu tekrar iş bulamamış, esnaflık yapan var. Buna rağmen sıfırdan, fabrika ayarından başlamıyor işçi.

Teknorot diye bir fabrika var Düzce’de. Kimsenin adını bilmediği bir fabrika. Bin kişilik. Türk Metal’in imzaladığı sözleşmeyi “satış sözleşmesi” olarak nitelendirip direk iş bırakıp fabrikayı işgal ederek direnişe geçtiler. Var mı bunun öncesi deneyim? Yok. Daha önce 1 Mayıs’a ya da başka bir eyleme dahi katılmamış işçiler. Kendi tecrübesi yok ama sosyal medyadan, internetten takip ettikleri Renault işçilerinin mücadelesinden öğrenmişler. Üstelik bir adım daha atıyor, işçileri “kan dökülür” diye tehdit eden Türk Metal yöneticisini tekme tokat döverek atıyorlar fabrikadan. Yani Renault işçisi fabrika ayarlarına dönmediği gibi etrafı da dönmüyor.

Bir işçi abimiz anlatmıştı. ‘80 öncesi Coca cola fabrikası. İşçiler direnişe geçiyor, sıkıyönetim ilan ediliyor. İşveren, fabrika bahçesinde toplantıyı kabul etmek zorunda kalıyor. Çünkü işçiler sendikayı bir tarafa atıp kendi temsilcilerini seçmiş ama işveren onları da kandırabilir diye topluca görüşmeyi bastırmışlar. Toplantıda albay var, emniyet müdürü var, düşün. İşveren, “atılacak işçi sayısının 120’den 90’a indirilmesine” diye söze girince, işçiler “ağzını yorma değmez, biz direnişe devam ediyoruz” diye bağırıp, kesiyor sözü. Bunun ve bunun gibi örneklerin izi de var Teknorot’ta. Patronla görüşme olacak, önce 9 kişi yolluyorlar. Sonra korkabilir, kandırılabilirler diye sayıyı 39’a çıkarıyorlar. Yani işçi bire bir bilmese bile hareketin biriktirdiği şeyler var.

İşçi yalnız kaldığında bir gücü olmadığını biliyor. Korkabilir, satın alınabilir, işten atılabilir… Ama bir araya geldiğinde akla gelmeyecek bir cesaret ve kararlılık ortaya koyuyor. Tek başına bir işçi ile sınıf halinde bir araya gelmiş işçi arasındaki fark bu. Ama gerçek ve toplumsal bir değişime yönelebilmesi için sınıf bilinciyle buluşması gerekir ki temel sorun budur.


Hayal kırıklığı da kendini örgütlemiyor mu? Böyle söyleyince “bizde defans olmaz, hep gol ararız” gibi oldu…

Hayal kırıklığı, moral bozukluğu yaşanır, yaşanıyor elbette. Hatta “artık bir şey olmaz” gibi serzenişler de oluyor. Ama işçi sınıfını diğer sınıflardan ayıran bir başka özellik de bu. Şartlar onun romantizm yaşamasına izin vermez. Morali bozuldu diye duramaz. Çünkü yoksulluk, çalışma koşullarının ağırlaşması büyüyerek devam ediyor. Renault’da direniş başladığında saatte 59 araba çıkıyordu, şimdi 61 araba çıkıyor. Ama ücretler yine düşük. Pazara, çarşıya her zam geldiğinde sorun daha da katmerleşiyor. İşçinin isyanı buna zaten. İsyanının nedeni azalmıyor ki, artıyor. İşçi “Bizim amacımız grev değil” derken çok samimidir. Grev kaçınılmaz bir şey olarak giriyor hayatına, romantik bir istek olarak değil. Dolayısıyla hayal kırıklıklarını unutmaz, onlardan da öğrenir, ama mutlaka taleplerine ve birliğine tekrar tekrar sarılır. Grev de budur zaten. Üretim bantının aksamaması için bantın yanına işemek zorunda bırakan vahşilik karşısında, başka bir çarenin olmayışının adı zaten grev. Renault, direniş biter bitmez, bir ay geçmeden ek zam için harekete geçti. Polisi, mahkemesi… Her şeyiyle birlikte yüklendiler. Örgütlülüklerini dağıttılar ama işçi yine kendine yol arıyor. Nereye bakıyor? 2017 sözleşmesine bakıyor. Tüm bu hareketin hiç değilse Türk Metal’e iyi sözleşme imzalatacağını düşünüyor. Peki imzalamadığında ne olacak? Bu nedenle bugünden hareketin daha da militanlaşan bir çizgide ilerleyeceğini söyleyebiliriz.

Mesela metal fırtına öncesi Bursa’da bir işçiyle görüşmüştüm. Sözleşme 3 yıllık imzalanmış, zam düşük. Ne olur diyorsun “Tepki var ama işçi sessiz. Hiçbir şey olmaz” diyordu. Sessiz atın tekmesi pek olurmuş. Öyle de oldu. Aynı işçiyle birkaç ay sonra yani direniş sırasında bir daha görüştük. “Sen böyle böyle diyordun” deyince güldü. Bu işçiyle direnişleri kırıldığında da görüştük. Direnişin kırılmasına, birliklerinin bozulmasına sinirden ve üzüntüden ağlıyordu. Eski ruh haline dönüyor gibi ama eskisi gibi konuşmuyor. Bu kez “Şu olabilir bu olabilir. İşçi şöyle toparlanabilir”… Ortada görünürde bir hareket yok ama işçiyi değiştiriyor.

‘İşyeri kazansın ki işçi de kazansın’ devri bitti

Şişecam işçisinin direnişe başlanır başlanmaz hızlıca kolları sıvadığını aktardın, “çalışılmış hareket” diyebileceğimiz bir ustalıkla. Bu “eski Türkiye”ye ait bir direniş bilgisi ve refleksi sanırım. Daha sonra bu birikimde bir kırılma olmadı mı?

Şişecam işçilerinin direniş geleneği eskidir. DİSK’in kuruluşu da cam işçilerinin greviyle oldu. Beykoz işçileri de tüm bu deneyimlere sahip. 3-4 kuşak cam işçisinin bir arada olduğu, deneyim aktardığı bir örnek. Yeni Türkiye’den kastımız dizginsiz bir sömürüyse ‘89 Bahar Eylemleri’ne de bir gitmek gerekir. ‘89 ve kamu sektöründeki işçilerin örgütlülük düzeyi, özelleştirmeleri durdurdu, özel sektörde oldukça yüksek zamlar alındı, bugünün kuralsız ve daha vahşi koşullarını ifade eden “Yeni Türkiye’yi” bir miktar öteledi.

Sonrasında fabrika kapatmalarına karşı direnişler oldu. TEKEL işçilerinin direnişini hatırlayalım. Fabrika özelleştirilmiş, üretimdeki işçiler özelleştirilmeyen depolara alınmıştı. Buradan da kamu kurumlarına 4/C’li personel olarak gönderileceklerdi. Yani üretimden gelen güçten bahsedemiyoruz. Beykoz Şişecam, SEKA direnişlerinde de durum aynıydı. Buna rağmen işçi sınıfı kenetlenince nasıl ses getirdiğini gördük. Şimdi ise tekellerin göz bebeği fabrikalarda, en küçük bir üretim kaybına tahammülü olmayan bir sınıfla, ekmeğini büyütmek isteyen bir sınıf karşı karşıya geliyor. Renault durdu. 3 gün sonra Polonya’daki fabrika durdu, buradan mal gitmediği için. Çünkü maliyetleri azaltmak için stoklu çalışmıyorlar. Üretim durunca her şey duruyor. Yani konu Türkiye’nin eskisi yenisi değil, dünya çapında kapitalistlere karşı işçi sınıfının birliği meselesi.

Bugün ücret, çalışma koşulları kapitalistin uzlaşabileceği bir konu olmaktan çıktı. Sosyal refah, paylaşım, Keynesçilik ne dersen de, bu dönem kapandı. Kapitalistin iktidarını kaybetmemek için ücrette yumuşak davranması falan gerekmiyor bugün. Artık mevzu bütün çıplaklığıyla sömürünün artırılması üzerine dönüyor. Metal sektörü iki misli kâr edebiliyor, Şişecam “Hiç olmadığı kadar kâr ettik. Avrupa’da birinci, dünyada beşinciyiz” diyor. Ama işçiye 1 lira zam öneriyor. Eskiden “işyeri kazansın ki işçi de kazansın” gibi söylemler vardı, bunların hepsinin hikâye olduğu çıplak gözle görülür oldu.

‘89’u görmüş eski işçiyle yeni işçi arasında neredeyse üç misli ücret farkı var. Renault’dan çıkmak isteyen oğlunu sopayla dövmekle tehdit ediyor Renault’dan emekli baba. Ama çocuk haklı, çünkü artık Renault’da çalışmanın AVM’de çalışmaktan farkı yok. Herkes asgari ücret alıyor. Baba, oğluna göre daha az araba üretirken çok daha fazla ücret alıyordu.

Ali Koç, sosyal forumlarda yoksullukla mücadele önerileri sunuyor ama aldığı kararlar hep rekabet gücünü artırmak üzere. Bu da işçinin daha da yoksullaşması, çalışma koşullarının ağırlaşması ve daha çok araba üretmesi demek.

Bunun fabrikaya yansıması nasıl olur? Mesela bir Renault işçisi elinde kapıyla bantta koşturduğunu anlatıyordu. Bantı durduramazsın çünkü. Bir durdurur, iki durdurursun. Üçte kapıdasın. Tuvalete gitmek yasak değil ama git gidebiliyorsan.

Antep’te bir işçi anlatıyordu. Aile öğünleri ikiye indirmiş. 25 kuruşluk cips isteyen çocuğunu cebinde para olmadığı için sinirden tokatlamış da sonra yaptığına kızıp ağlamış.


İşsiz değil değil mi, 25 kuruşluk cipsi alamayan?

Yo, işi var. Hem de günde 12 saat çalışıyor. Ama günde iki öğüne indiriyor yemeği. Bir de işsiz olsa, ücret alamasa ne olacak! Bir ay dahi yaşayamaz. Düşünün nasıl şartlarda yaşamaya ve çalışmaya zorluyorlar işçiyi. “Öyle de açım, böyle de” diyen bu adam için artık grevden başka bir yol kalmıyor. Üstelik sendikayı da bir tarafa atıp…

Hızla, Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfın Durumu kitabında çizdiği resme yaklaşıyoruz. Çocuk işçi çalıştırma meselesi yaygınlaşıyor örneğin. Çocuk işçi ölümleri artıyor. Renault’da değil ama fason üretim yapan taşeronunda çocuk işçi çalışıyor. Aslında aynı patronun işçileridir hepsi. Zaten asgari ücretle çalıştırıyor. Buna rağmen rekabet edemeyince ne yapacak? Kaçak işçi çalıştıracak, çocuk işçi çalıştıracak. Nasıl çalıştıracak? Küfürle, dayakla çalıştıracak.

Otomotivde pek kadın işçi çalışmaz, iş çok ağırdır falan ama bu sene TOFAŞ’a, Ford’a çok sayıda kadın işçi alındı. Yeni aldığı için daha az maaş veriyor, krizde ilk onu atıyor. Hâlâ kadının eve katkısı “ekstra” algılandığı için alıp atması daha kolay oluyor. Üretim teknolojisi ilerlediği için ağır işler kadınların yapabileceği şekilde hafifledi. Boya en pis bölümdür mesela, hiç kadınlar çalışmazdı buralarda. Şimdi bakıyorsun erkeklerin çalışmamak için direndiği yerlerde de kadın işçi çalıştırılıyor. Ya da yan sanayi. Kablo sistemleri mesela. Elleri küçük diye daha çok kadın işçiler çalıştırılıyor. Dolayısıyla kadınlar da kendilerini giderek daha çok hissettiriyor direnişlerde. Aile bütçesine katkısı ekstra görülen kadın işçi, direnişin merkezinde oluyor artık. Mesela Renault’da metal fırtınanın başlangıcında bir işten atma teşebbüsü oluyor patronun. İlk “çalışmıyoruz” diyen bir kadın işçi.

‘Ne Arabı kardeşim, biz Türküz. Bizim kültürümüz bu’

İşçi, adı üzerinde yaptığı işle anılan bir toplumsal güç. Greve çıkmak, bir süre de olsa iş yapmayacak olmak. Üstelik bunu fabrikanın ününde bekleyerek icra etmek büyük bir yaşam düzeni değişimi işçi açısından. İşçi buna nasıl adapte oluyor ve nasıl kotarıyor?

Yine metalden gidecek olursak; greve başladığı anda işçi, o güne kadar ilgi duyduğu her kültürel unsuru grevin hizmetine sundu. İnternet ve akıllı telefonları kullandı. Direnişten önce ve sonra işçinin ilk yaptığı iş Facebook’ta bir kapalı grup kurup birbiri ile internet üzerinden iletişime geçmek oluyor. Bütün duyurular ve paylaşımları oradan yapıyor. Herkes kendi eylemini çekip paylaşıyor. Herkesi ilgilendiren talep olunca da yangın gibi hızla yayılıyor fabrikalara. 1900’lerde bir işçi direnişiyle ilgili bizzat direnenlerden bilgi alma imkânı ile bugünü karşılaştırın. Muazzam bir fark var. Haber de, deneyim de hızla aktarılıyor.

Teksas taraftar grubu var Bursa’da, işçiler de var içinde. Sloganlara inanılmaz bir yaratıcılık ve dinamizm getirdiler. Tribün tezahüratlarının sözlerini değiştirerek direnişe mal ettiler. Hep bir ağızdan çok canlı ve coşkulu sloganlar atıyorlardı. Bir pop şarkısının sözleri de değiştirilebiliyordu, örneğin o bölgede alışkın olunan folklorik bir oyunu direnişe de uyarlıyorlardı. Fabrikada direnen işçilerle, dışarıda bekleyen işçiler karşı karşıya diziliyor. Bir taraf ne yaparsa diğeri aynısını yaparak karşılık veriyor. Mendil sallanıyor karşılıklı, ayakkabı çıkartılıyor mesela… Ayakkabı sallandığını ilk gördüğümüzde çok şaşırmıştık. Ayakkabılarını çıkarıp gösterdikleri için Arap isyanına benzeten olmuştu. Bir işçi, “Ne Arabı kardeşim, biz Türküz. Bizim kültürümüz bu” diye haşlamıştı bizi. Çok yaratıcı pankartlar hazırlanıyordu. “Bugün direnmezsen yarın dilenirsin” mesela. Ya da Kemal Sunal’ın “Onlar sendikalı, ben Harranlı” repliğini uyarlayıp, “Bursa ovası Harranlıların yuvası” diyerek yanıt veriliyordu Türk Metal Sendikası’na.

Bursa’da her araçta “Diren Renault”, “Diren TOFAŞ” yazıları vardı. Sadece işçiler ve yakınları değil bütün kent direnişteydi. “Kahrolsun”larla gitmiyor iş yani. Kahretmeye değil, direnişinin önemini ve taleplerini anlatmaya çalışıyor işçi.

Ya da dayanışma meselesi. Evet devletin kışkırtmasıyla metal işçileri kendilerini dışa fazla kapattılar. Alabilecekleri birçok destekten de mahrum kaldılar. En büyük zarar da bu tutumla işçilerin geçmiş tecrübelerden faydalanmalarının önüne engel koymuş olmaları oldu. Ama gerçek dayanışmanın, ziyaret edip çay şeker vermek, destek açıklamaları yapmaktan değil, direnişin parçası olmaktan geçtiğini göstermiş oldular bir yandan.

“Direnişe çıkınca insan olduğumuzu hatırladık, birbirimizi tanıdık ilk defa” diyen metal işçisi aslında çalışma koşullarının nasıl insanlıktan çıkardığını ifade ediyor. Ama diğer yandan yan yana durma becerisini de fabrikada çalışırken ediniyor. Renault’da işçilerin hızla komiteleşmelerinde, temsilcilerini seçmelerinde sınıf partisinin rolü dışarıda tutulamaz. Ama işçinin üretim sürecindeki doğal örgütlenişi olmasa, birlikte üretme bilgisi olmasa bu kadar hızlı olamazdı bu. İçerde patronun üretimi arttırmak için grup başları, formenler, vardiya amirleri üzerinden yukarıdan aşağıya kurup işlettiği örgütlenme modelini, işçi tersine işletti, direnişin kazanması için. En küçük üretim biriminden başlayarak temsilcilerini seçti ve buradan yola çıkarak fabrika sözcülerini belirledi. Birbirine benzeyen ama bir o kadar da farklı olan iki model.

İşçi şunu biliyor; bantta biri “şu işi yapıyorum, bunu yapmıyorum” dese araba çıkmaz. Bu disiplini kendi örgütüne de yansıtıyor. Herkes fikrini söylüyor, tartışıyor. Çoğunluğun kararına herkes uyuyor. Alınan kararlar mutlak bir disiplinle uygulanıyor. Aksi takdirde direniş bölünür, dağılır. Herkes kaybeder. Bir metazori değil, işçinin kendi demokrasi kültürü bu. Her direnişte aynısı ile karşılaşıyorsun. Çünkü direnişi sürdürebilmenin, kazanmanın tek yolu bu.

Bir başka şey; o namaz kılıyormuş, diğeri Aleviymiş, Kürtmüş, öteki içki içiyormuş. Kimse kimseye hakikaten karışmıyor. Çünkü birbirini tenkit etmek, farklılıkların üstüne gitmek, bir kesimi öne çıkarmak direnişi böler. Herkes temel talepler üzerinde, işçi oluşları ve direniyor oldukları gerçeğinde birleşiyor.

‘Neden direniş yerinde değilsin? İhanetçi mi oldun?’

Birbirini eşlerinden çocuklarından daha fazla gören işçiler, “birbirimizi direnişte tanıdık” diyorlar ya. Direniş dışında hiçbir sosyallik bu noktaya ulaşmayı sağlayamaz mı?

İşçi aslında iş dışında da birbirine mesai ayırır. Halı saha maçları, düğünler, kahve muhabbetleri… ama direnişin yakınlaştırması çok başka. Hafta sonu kamp yapan işçiler bile var. “Başka türlü bu stres çekilmiyor” diyorlar. Ama üç günlük bir direniş işçiyi tüm bunlardan daha fazla yakınlaştırır. Çünkü bu üç günde birliğini, mücadelesini ve kendi sınıf çıkarını konuşur ve tartışır. Dostunu, düşmanını açık bir şekilde görür.

Mako’daki direnişte şöyle bir şey yaşanmıştı. Emekliliği yaklaşan bir Kürt işçi vardı direnişe katılan, 90 bin lira tazminatı var içerde. Direniş öncesi, milliyetçi bir işçi, bahsettiğim Kürt işçiye çok ağır hakaret ediyor. Kürt işçi tazminatının yanması pahasına direnişe katılınca her şey değişiyor. 90 bin lira onun bütün güvencesi, birikimi sonuçta. Bir de her sabah çöpleri toplar, çay demler, akşamları gezip üstü açılanın üzerini örter falan… Ona daha önce hakaret eden işçi, herkesin gözü önünde özür diledi, elini öptü.

Ne zaman direniş yerine gitsen ya birileri para toplar ya bir yerlere yiyecek gider… “TOFAŞ’taki arkadaşların yemeğe ihtiyacı var”, ya da “Falan arkadaşın çocuğu hastaneye kaldırılmış, ilaç parası lazım”… Fabrikada ayın sonunu getirmeye odaklanmış işçinin eli kolay kolay cebine gitmez. Ama direnişteyken, üstelik nerdeyse hiç para yokken hesap kitap yapmadan elinde ne varsa verir.

Direniş ruhu aileye de sirayet ediyor. Sadece banyo yapmak için evine giden bir işçi, eşinin “Ne işin var burada? İhanetçi mi oldun? Neden direniş yerinde değilsin? Hemen arkadaşlarının yanına git!” diye kızdığını anlatmıştı. Ailecek çekiyorlar çünkü derdi. İşçi eşleri sözleşme taslağının kendilerine de sorulmasını istiyor.

Muhafazakarlığın bir faydası yok direnişçiye

İşçiyi direnişten caydırmak için en yaygın kullanılan dini söylemler oluyor. Çünkü ciddi bir karşılığı var işçi içerisinde. Direnişçi işçi bu söylemleri ne kadar dikkate alıyor?

Mako’nun genel müdürü bayağı dinci bir adam, işçilerle birlikte fabrikadaki mescitte namaz kılıyor her cuma. Vaaz veriyor filan. Şimdi yüzüne bakmıyor işçi. Direnişi kırmak için ayetlerle saldırdı fakat işçi hepsine rest çekti.

Binlerce işçinin çalıştığı fabrikalarda yüzlerce işçinin içerisinde yer aldığı tarikat örgütlenmeleri olabiliyor. Özellikle hareketsiz dönemlerde bir hayli etkililer. Direniş dönemlerinde genelde etkisiz kalıyorlar ama bazen aksi de olabiliyor. Ülker’de sendika değiştirme çalışmasına katılan, üstelik oldukça da direngen bir işçi, sırf bağlı olduğu tarikatın lideri “caiz değildir” dediği için direnişi bıraktı.

Kimi yerde belli bir etkinliği olduğu düşünülse bile hareket, toplamda dini eğilimlerin üzerinden geçiyor ve işine yarar kısmını alıyor. “İşçinin hakkı alın teri kurumadan ödenmeli” gibi sözler üzerinden, taleplerini temellendirmek için dini söylemle buluşabiliyor. Mücadelesini ilerletecek her söylemi kendisinin kılıyor.


Muhafazakar siyasetlerden etkilenen işçi çok tabii ama işçinin muhafazakar davranış geliştirdiğini söyleyebilir miyiz?

İşçi direnişe geçtiğinde diğer toplumsal kesimlerden çok daha öğrenmeye ve değişime açık duruyor. “Kadının direniş alanında ne işi var” diyen olmuyor mesela hiç. Sınıf kimliği dışındaki kimliklerle hareket etmenin onu böleceğini biliyor. Bilmese de seziyor. O kimlikleri “muhafaza” etme saikiyle hareket etmiyor. O kimlikleri ezmeye de çalışmıyor ama. Onların üzerinde durmuyor. Namaz kılanın inancını yok etmek istemiyor ya da kılmayanın kılmayışı ile uğraşmıyor… Ya da Alevinin, Kürdün, futbol taraftarının sahip olduğu kimliği yok etmeye çalışmıyor ama bir işçi kimliği etrafında birleştirmeye çalışıyor. Muhafazakar olanın kendi anlayışını dayatma şansı yok çünkü bunun faydası yok. Sınıfın birliği kimliğe de karışmıyor, kimlikleri de işe karıştırmıyor.


Meslek liseli, yüksek okullu gençlerin sayısı arttıkça işçi profili mutlaka değişiyor…

Karikatürlerdeki pala bıyıklı, kalın kollu işçi profili giderek değişiyor elbette. Kulağında küpe olan, parmak arası terlik, kapri giyen, uzun saçlı işçiler de var artık. Eskiden “bu kılık ne” denirdi ama şimdi öyle bir şey yok. İşçiler içerisinde farklı ilgi alanları gözlemleyebiliyorsun. TOFAŞ’ta içeride direnişte olan bir işçi gitarını istemişti. Gitar çalıp, şarkı söylüyordu. Hem cuma namazına gidiyor hem dövme yaptırıyor, hem boks kursuna, hem Latin dans kursuna gidiyor. Enteresan bir işçi kuşağı yetişiyor diyorsun ama direniş başlayınca bunların hepsi önemini yitiriyor, daha doğrusu hepsi birden direnişi güçlendiren unsurlar oluyor. Mesela cam işçileri. Kapalı gruplarda inanılmaz yazılar yazıyorlar. Hatta köşe yazarlığı yapan işçiler var aralarında.

Anadolu Ajansı çıksın Evrensel kalsın

İşçinin direnişte öğrendiği şeylerden biri de kendisi için çıkan bir gazetenin varlığı oluyor. Onunla tanışıyor, beğeniyor, benimsiyor hatta. Direniş bitince bu konuda da “öküz ölünce ortaklık bozulmuş” mu oluyor?

Şimdiye kadar konuştuğumuz birleşmiş işçinin davranış şekilleri. Hemen her direnişte “Direnişimize siyaset karıştırmıyoruz” der işçiler. Ama hükümeti, valisi, polisi… Bütün siyaset karşısında zaten. Bir defa yasalarda böyle bir grevin yeri yok. Bir avukat geliyor, “yaptığınız yasadışıdır” diyor, o avukatı yuhalayıp yolluyor işçi. “Arkadaşlar sonuna kadar haklısınız” diyen avukatı bağrına basıyor. “Bakın haklıymışız, avukat da öyle diyor” oluyor. Eee diğerini yuhalayıp gönderdin. Ne istediğini biliyor ve onunla birleşenle devam ediyor. Bu düpedüz siyasettir elbette. Ama bu siyaset işçinin kolektif eyleminde ortaya çıkar.

Direnişten sonra tek başına kalan işçi, kendi doğrusu neyse kaldığı yerden devam ediyor ona. Tekrar; Türk, Müslüman, AKP’li, Bursalı, Fenerbahçeli falan oluyor. Zaten milliyetçilik, kadın erkek eşitsizliği gibi asırlara yayılan sorunlarla ilgili yargıların bir grevle tamamen değişeceği ummak gerçekdışı bir iyimserlik olur. Buraya kadar gelinen yer kapitalist üretimin doğal bir sonucu olarak direnişe geçen işçinin yine kendiliğinden geldiği bir nokta. Kendiliğinden olmayacak olan sınıf bilinçli ileri işçi kuşağının oluşması, işçinin kendi bilinci ile buluşması, işçilerin bir sınıf olarak birleşmesi meselesi.

Bu da bir yandan işçi hareketinin daha istikrarlı yürümesi, bir yandan da sınıf partisinin işçilerle buluşma düzeyiyle ilgili bir mesele. Patronun nasıl sömürdüğünü, bantın nasıl aktığını, en genel anlamıyla neler yaşadığını biliyor ama sınıfının nasıl kurtulacağını, nasıl iktidar olacağını işçi sadece üretim ilişkilerinden ya da çıktığı direnişten çıkardığı sonuçlarla öğrenemez, üretim süreçlerinin üzerinde kendi sınıf bilinciyle buluşması gerekir. Gazete de bunun bir parçası tabii.

Diğer taraftan seslerini duyurmak konusunda sıkıntı yaşayan nispeten küçük fabrikaların işçilerinin seni koyduğu yerle binlerce işçinin, aileleri ile on binlerceyi bulan kitlesiyle metal fabrikası işçilerinin seni koyduğu yer aynı olmuyor. İlk gittiğimizde, “sesinizi duyurmaya geldik” dediğimizde “gerek yok, bizi zaten dünya biliyor” cevabını almıştık mesela. Ama biz her gün gittik. “Ben burada kendi çıkarım için bekliyorum, para istiyorum, iyi de bu çocuğun her gün güneşin alnında ne işi var?” diyordu bir işçi. Anlık çıkarından baktığı için anlayamıyor. O muhabir sınıfın çıkarları için orada yer alıyor elbette.

Polisin kışkırtması inanılmaz etkiledi ilk zamanlar işçileri. Çünkü polisle tüm ilişkisini şimdiye kadar şekillendiği milliyetçi görüşler çerçevesinde kurmuş. Ne zamana kadar? Kendini bölmeye çalıştığını fark edene kadar tabii. Mesela milliyetçi görüşlere sahip bir işçi, direnişin sonlarına doğru kendilerine sert davranan polisler için “Takmışlar gözlüğü kendilerini MOSSAD ajanı zannediyorlar” diye tepki göstermişti. Önceleri polisin meşhur “marjinaller gelecek” ya da “terörist gazeteler” söylemi üzerine işçilerin sert davranışlarıyla da karşılaştık. Ama basınla ilgili kendi tecrübesini edindiği zaman dostu düşmanı ayırmaya başlıyor. Mesela metal fırtınanın son zamanlarında olmuştu… Burjuva basında ve Anadolu Ajansı’nda direnişin kırıldığı yönünde gerçek dışı haberler çıkmaya başlamıştı. TOFAŞ’ta daha önce bize sert davranan bir işçi temsilcisi, tek tek basına nerden geldiğini sordu. “Olay TV çık, Anadolu Ajansı çık, CNN çık; Hayat Televizyonu, Evrensel gazetesi siz kalın” demeye başladı. Geldiğimiz nokta buydu.

80 sonrası işçi kuşağının önder işçilerinden ve daha sonra Emek Partisi Genel Merkez Yöneticisi olan Sendikacı Memet Kılınçaslan, Ali Şen’in fabrikası Maga Deri’de valinin karşısına çıkıp “Sen işçilerin valisi misin, Ali Şen’in valisi mi?” diye soruyordu. Sınıf bilinçli bir işçinin tavrı budur. O zamanlar partili bir işçi de değildir henüz ama “Sendikacıyız, hak alıyoruz ama bizim siyaset yapmamız, partileşmemiz lazım” noktasına gelmiştir. Çünkü TİS’le yüzde 280 zam elde etmiş, bir sürü sosyal hak kazanmış da olsa ‘işçi iktidarda olmazsa bugün mücadeleyle kazandığını yarın zayıflayınca kaybeder’ ufkuyla bakıyor. Oysa bugün mücadelenin öne çıkardığı işçilerde henüz bu bilinç yok. Bu, bugünden yarına bir çırpıda olacak şey de değil.

63’te Kavel’le başlayıp 10 yıl süren işçi eylemleri var, ‘89 Bahar Eylemleri 90’ların ortasına kadar sürüyor. 13 günlük Renault direnişi… Ne sınıf bilinci, ne tarih bilinci, ne sendikal önderlik… Buna rağmen bunca şey konuşabiliyoruz o 13 gün üzerinden. Kısacık zamanda binlerce işçiyi yöneten komiteler kuruldu, fabrikalar arası dayanışma örgütlendi. Muazzam bir kolektif örgütleme yeteneğine sahip bir sınıf olduğu için böyle. Uzun süreli hareketlerin öğreticiliği başka olacaktır elbette.

Bu nedenle de direniş bitince Evrensel’i unutuyor gibi görünüyor. Ona göre “Direnişteyim, gel” demedi sana, sen gittin. Görünüşte böyle; gerçekte ise senin zaten hep orada olduğunu bilmiyor. Oysa Evrensel, daha o işçi, o fabrikada işe başlamadan çok önce orada neler olduğunu, ne mücadeleler verildiğini yazıyordu.


İşçi sendika servisi editörü olarak metal direnişinde, direniş yerinde bulundun. Neden?

Evrensel bir işçi gazetesi ve elbette muhabiri de editörü de orada olacak. Sadece işçi eylemleri değil, diğer pek çok konuda da muhabirlerimizin yanı sıra editörlerimiz de haber yapar. Metal direnişi özelinde konuşursak işçinin durumu, talepleri, taleplerindeki kararlılığı ve yaratıcılığı ama en önemlisi de bu mücadelenin başarısı için ne gerektiği ancak işçiyle yüz yüze gelerek tartışıp, konuşarak anlaşılabilir. Buradan bakınca “çarpıcı, ilginç, sıra dışı” olan değil o an için işçilerin en çok ihtiyacı olan öne çıkar. Gitmeden, görmeden, tartışmadan bir sonuca varmak ya da hareketin ihtiyaçlarını gözetmeden bir yayıncılık yapmak ise bu nedenle sınıf dışıdır. Hayatta karşılığı olmaz. İşçiden öğrenmek için yüz yüze görüşmek, grev ve direniş yerinde bulunmak önemli.

PAYLAŞ