NESLİ TÜRK: BEDEN EN BAŞINDAN CEZBETTİ BENİ

Bedenin Hafızası (2011) ve Kara Duyu (2015) ve geçen mart ayında açtığı Corpus Magnum sergisiyle duyumsamayı başka bir plastiğe taşıyor. Nesli Türk’ün beden, sıvılar, kıvrımlar ve ‘saçılma’ ile derdi hep olmuştur. Genç kuşağın etkileyici fırçalarından Nesli Türk ile resmi ve Magnum Opus’u konuştuk.

SÖYLEŞİ: ALİ ŞİMŞEK

Neden alüminyum folyo? Hep gri bir atmosfer var resimlerde, bir de patlayan kırmızılar.

Bakır (sarı rengin) ve gümüşün, özellikle gümüş ve gri rengin resmimde önemli bir yeri var: Karanlık bir gezegen olan Satürn’e ait maddesellik, mikrokozmosla ilişkilendirildiğinde toprak ve kurşunla karşılaşırız. Kiefer, saturnzeit (satürn zamanı) başlığı altında topladığı işlerinde kurşun kullanıyor. Arap astrolog Alcabitius’un onuncu yüzyılda söylediği gibi, yalnızca kurşunun kendisi değil, kurşunun kullanıldığı bütün çalışmalar Satürn tarafından yönetilir… Ben de benzer bir etki arayışıyla resimsel düzlemde kırılgan ve kolayca dağılabilecekmiş izlenimi veren alüminyum folyoyu, gümüş ve yaldızı kullanıyorum. Metalik montlar içinde, parıltıyla sarmalanmış figürler kullanarak malzemeye göndermede bulunuyorum. Monokrom etki ve resmin geneline hâkim olan grilik ile metalik renkler, bazı resimlerde aralardan sızan ne yapış yapış, ne de kaygan olan ten renginin bile yaşamsallıktan uzak oluşu, melankolik atmosfere hizmet ediyor.

Bulutlarla kaplı gökyüzünün, küllerin ve kurşunun rengi, nötr veya akromatik grinin tarihine baktığımızda, melankoliyle ilişkisinin Antik Dönem’e ve Orta Çağ’a dek uzandığını görüyoruz; işçiler ve yoksulların kıyafetlerine, boyanmamış yünün rengi olan gri hâkimdi. Renk psikolojisi açısından bakıldığında, renk olmayan siyah ve beyaz arasında bir geçiş alanı olan, renk değerindeki ve sıcak soğuk ilişkilerinde çeşitlilik gösterdiği noktalarda dahi durağan ve katı gri, kaotik bir dünyada yalıtılmış, özerk bir alan belirler. Gri alan, belirli bir ahlaki önermede bulunmaz.

Özellikle Kuşlar Hükmü-II’de tüm resim yüzeyine sinen sarının içine çakılmış gibi duran figür, Albrecht Dürer’in melankolinin manifestosu niteliğindeki ünlü gravüründeki melek gibi, yaratıcı esinin çıkmazlarının, fakat aynı zamanda yoğun bir esrimenin sembolü niteliğinde. Yuvarlak gök cismi, Nerval’in ‘kara güneş’ine, figürün hemen yanında duran çokgen benzeri geometrik nesne ise Satürn’ün uğraşları olan sayılar ve ölçmedeki becerilerine atıfta bulunuyor. Zemindeki küçük bakır yapraklı, gümüş rengi dallar bu dünyada yetişmiş, Satürn’e özgü bitkiler.

Serginin bütününe baktığınızda melankoli-beden ve ötekinin bedeni olarak hayvan kavramları etrafında dönüyor. Zaten melankoli de bedensel sıvıların işleyiş biçimi ile ilişkili bir durum. Hal böyle olunca şiddet ve abject unsurları kendiliğinden eklemleniyor meseleye.

Çalışmalarınız özellikle beden üzerine yoğunlaşıyor.

Beden en başından beri cezbetti beni; her zaman merak uyandırdı; Baader Meinhof Complex’i izlemiştim; filmde bir sahne var, askerlerin arasında kadın erkek çırılçıplak güneşleniyor aktivistler; devrim önce bedenin çıplaklığını aşmaktır gibi bir şey söylüyor orada; çok etkilendiğim bir sahne idi. Bildiğiniz gibi iktidar her zaman kadın bedeni üzerinden çalışıyor.

Diğer taraftan beden, et, ten; çürümekte olan bedene hapsolmaktan dolayı sürekli hissedilen Melankoli-kara safralılık, hemen hemen bütün işlerimin atmosferine koku gibi sinmiş bir olgu. Grotesk beden, çirkinin bedeni, ekspresif beden-besin tüketen, dışkılayan, boşalan, deforme olan, üreyen beden…

Dışkı, sıvı, çirkin, pürüzlü, gözenekli yüzey; pürüzsüz, modern klasik iktidara karşı bir direnme, Dionysos estetiği ile Apollon’a başkaldırı biçimi. Bedenin tarihine baktığımızda Platon’dan bu yana egemen metafiziğin idea ve ruh’a karşı beden’i ikincil kıldığını; arkasından Hıristiyanlığın beden ve gövdeyi günah ve ‘düşmüşlük’ ile anlamaya çalıştığını görüyoruz. Özgür, çıplak insanlar olarak Yunanları öven Nietzsche ise Hristiyan ahlakının beden ideolojisine karşı bedeni ve benliği bütünleştiriyor,  Sartre ‘ben bedenimim’ diyor; ben de bu yaşayan, salgılayan bedeni yakalamak istiyorum resimlerimde. Antik Çağ’dan gelen dört suyuk teorisine göre kara safra melankolik mizacın göstergesi, ben de bu teori ile günümüzün beden-abject kavramları arasında bir paralellik kuruyorum.

Bedenin yanında bir duygu olarak melankoli hep ilgi alanınızda, özellikle kadın melankolisi.

Sanatta yeterlik tezimi yazarken Dörthe Binkert’ın Melankoli Kadındır[1] kitabı ile karşılaştım; doğayla kendi bedeni üzerinden dolayımsız bir bağ kurabilen kadını kavramla çok başarılı bir biçimde ilişkilendiriyor kitap. Kadın bedeni geçirdiği sarsıntılı dönemler, kopuşlar ve adeta sıvılarla imtihanı dolayısıyla melakoliye çok daha yatkın.

Kendimi, annemi kullanıyorum model olarak; tanıdığım, ölmesinden en çok korktuğum insanlar bunlar. Biyografik unsurlar kullanmakla birlikte otoportre değil her zaman benimki, farklı roller, bir kadın prototipi, en iyi bildiğim, en iyi yoğurduğum beden kendi bedenim. Zaman zaman Louis Bourgeouis’da olduğu gibi yoğun psikoanalitik çözümlemeler gerektiren işler de yapıyorum elbette.

Örneğin Parıltı’da Kartal eril bir sembol, Yunan mitolojisinde ”Tanrıların ve insanların babası” Zeus’u temsil eden hayvan; kimliksiz, yüzsüz kadın bedeninin üzerine çökmüş bir karabasan; hantal beden boşlukta ya da suyun içinde yüzüyor; anonim bir beden aslında bu, başsız, yüzsüz…

Son çalışmaların figürü son sınırına kadar bozuyor…

Son çalışmalarda daha açık uçlu, yarım kalmış bir beden var; geçişli, titreşimli tekrarlar var; katmanlı bir yüzey. Ortaçağ keşişlerinin üzerindeki eski metinleri kazıyarak yeni metin yazmakta kullandıkları parşömenlere (palimpsest) benzer bir etki, aydınger kâğıt kullandığım desenlerde özellikle hissedilmesini istedim. Resimlerde üst üste çakıştırılan figürler, tekrarlayan hareketin fütüristik bir yorumu gibi görülebilir ilk bakışta. Fakat asıl mesele, güdülenmiş hareketin otomatizmine, aynı figürün çoklu imajları üzerinden bölünmeye, parçalanmaya, çözülmeye vurgu yapmak; diğer taraftan duyguları ve anıları üst üste çakıştırarak bedenin hafızasını yakalamak. “Hafıza, devasa ve karmaşık bir palimpsestten ibarettir” diyor Baudelaire.

Tedirgin edici büyüklük…

“Corpus Magnum”da doğayla bağların ve hayvanlarla olan karmaşık ilişkilerin, kendiliğindenliğin tekrar kurulmasına dair bir özlem var. Hayvan olarak insanın, uygarlık tarihi boyunca yontularak gelen insanın pürüzsüzleşme sürecinin tersine işlemesi söz konusu. Deleuze’un “hayvan oluş” kavramına baktığımızda hayvan başkasının bedeni, insanın dışarısı. Hayvanlarla kurulan ilişki, arzunun özgürleşme süreci; dolayımsız, uygarlığın hizmetine sokulmamış bir şiddet duygusu; avına sahip olma güdüsü; örneğin Kurdun Kalbi-Kurdun Ciğeri isimli diptikte böyle. Kemiklerin kime ait olduğu belli değil burada; açıp kendi içine de bakıyor figür. Hayvanları kullanarak kahramanın kendi içindeki animası ya da animusunu -bilinçaltındaki içsel kişiliğini- yakalamak istiyorum. Geyik özellikle önemli, birçok mitolojide dişil sembol olan kült bir hayvan. Boynuzları ağaç formuna da benzediği için aynı zamanda bereket ve toprakla ilişkili.

Kurdun Kalbi-Kurdun Ciğeri’nde baskın bir şiddet unsuru var; diptikte yüzleri birbirine dönük olmayan kadın figürleri (ya da figürü), aynı espasta gibi görünseler de uzamsal farklılıkta-resmin diptik olarak kurgulanmasının sebebi de bu; hem bir, hem ayrı ayrı iki resim söz konusu- otomatik hareketlerle bir şiddet eylemi içindeler. Nasıl ki ”acını hissediyorum” bir duygudaşlık saçmalığıysa, zevk ve şiddet-acı da bireysel-bedensel algı ile sınırlı.

Kaos Hüküm Sürecek‘de doğum sahnesi, Lars von Trier’in Anti-Christ’ filmine atıfta bulunuyor; resimlerde şiddet var elbette, yaşamın başlangıcında şiddet var; atık-bebek, doğurulan değil, daha çok fırlatılan bedensel bir atık. Ağız-anüs vahşidir, çeşitli olasılıkları bünyesinde barındırır; ağza dair olanın, kusmanın, yemek yemenin mekaniği, ağza giren ve ağızdan çıkanın cinsel eylemde olduğu gibi iğrenç insan varoluşunun pornografik bir göstergesi. Şiddet ve cinsellik etrafında dönen resimlerde hedeflenen, iğrenç olanın baskılanmak yerine açığa çıkarılması ve bu yolla öz bedenle arkaik bir tür barışmanın gerçekleştirilmesi. Yaşamsal faaliyetlerin, bedenden çıkan ve bedene giren şeylerin sanatın konusu olması ve dolayısıyla arzunun serbest bırakılması yoluyla-düzenin karşısında konumlanan- iğrençliğin kamusal alana açılması.

Bir ressam olarak beslendiğiniz kaynaklar nedir?

Elbette etkilendiğim farklı kaynaklar var;  fakat son zamanlarda beni en çok heyecanlandıran, besleyen alan Japon animeleri. Bedenlerine uç boyutlarda şiddet uyguluyorlar, bedenin sınırlarını zorluyorlar sürekli; tabii bu durum Uzakdoğu kültürüne özgü bir aşkıncılıktan da kaynaklanıyor. Japon enstamplarından gelen, mangalarda sürüp giden ve benim kullandığım plastik dil ile de örtüşen çizgiselliğin uzantısı var onlarda; çok yoğun bir yücelik duygusu geçiyor izleyiciye.

 

[1] Dörthe Binkert, Melankoli Kadındır, Çev: İlknur İgan, Ayrıntı Yayınları, 1. Basım 1999