Yaşam yaratmak ve taklit etmek, tarih boyunca insanlığın en büyüleyici ve ilham verici meydan okumalarından biri olageldi. Bu fantezinin temsilini sözlü gelenek zamanlarından günümüze mitlerde, masallarda, romanlarda, öykülerde, oyunlarda ve filmlerde farklı biçimlerde tekrar tekrar görüyoruz. Yapay yaşam yaratmak, tanrılara özgü olma durumunu kaybedip insanlığın rotasına girerken, insan da zaman içinde tanrıların rolünü üstlenmeye başladı. Bu rol de, varoluşu gereği, beraberinde korkuyu getirdi. Ama öncesinde biraz tarihine bakalım.

“Otomaton” sözcüğü Yunanca “kendi iradesiyle davranmak” anlamına geliyor ve bilinen en eski kullanımı Homeros’un İlyada destanı. Homeros bu sözcüğü kendiliğinden açılan kapıları ve hizmet eden akıllı tripodları anlatmak için kullanıyor, onlar da genelde demircilerin ve metal işçiliğinin tanrısı Hepaestus’un zanaatı olarak geçiyor destanda. Talos, örneğin, onun işlerinden biri; Europa’yı koruması için yapılmış dev bir bronz otomaton. Tabii otomatonların cazibesi sadece Yunanlıları sarmıyor. Doğuya gidersek, milattan önce yaklaşık beşinci yüzyılda, yaptığı dans eden ve şarkı söyleyen otomatonu Kral’a sunan bir adamın hikâyesiyle karşılarız Antik Çin’de, Taocu bir metin olan Lieh Tzu’da. Ya da 1200’lere, Cizre’ye gidersek bazılarınca mekanik bilimin babası sayılan bilge El-Cezeri’ye[1] rastlarız. Olağanüstü Mekanik Aygıtların Bilgisinin Kitabı, otomatik el yıkama makineleri ve günümüzde kullandığımız sifon sistemleri gibi birçok aygıtın yanı sıra, programlanabilir karmaşık makineler olan insansı otomatonlardan da bahsediyor.

Ovidius’un Dönüşümler’iyle ünlenen Pygmalion efsanesi, yapay olarak üretilen insan temasının kökeni olarak sayılabilir. Ovidius’un başyapıtında anlatılana göre Pygmalion, fildişinden mükemmel kadının heykelini oyar ve ona âşık olur. Ardından Afrodit’e adak adar ve eve döndüğünde heykelin öptüğü dudakları ısınmaya başlar. Afrodit’in kutsamasıyla, Pygmalion kadınla evlenir. Bu, heykelin canlanması anlatısı yüzyıllar içinde gittikçe popülerleşir ve etkilerinin izleri Pinokyo’dan Shakespeare oyunlarına, sanatın tüm formlarında sürülebilir. 1886’da Fransız yazar Auguste Villiers de l’Isle-Adam tarafından yazılan bilim kurgu kitabı The Future Eve bunlardan biri mesela. Kitabın başkarakteri kurgusal Thomas Edison, yakın arkadaşı nişanlısını güzel ama entelektüel açıdan sıkıcı bulduğu için ona kızın makine versiyonunu yapmayı teklif ettiğinde “android” teriminin erken kullanımlarından birine tanık oluyoruz. 20. yüzyılda bilim kurgu yazarları tarafından popülerleştirilmeden önce, android sözcüğü genelde satranç oynayan makinelerden bahsederken kullanılıyordu. Bunlardan en ünlüsüyse, tabiri caizse bir sazan avı.

1770 yılında Wolfgang von Kempelen tarafından icat edilen ve 84 yıl boyunca Avrupa ve Amerika’yı gezen bu otomaton, üzerinde satranç tahtası bulunan bir masanın ardında oturan bir Türk. Gezdiği her yerde ilgiyle izlenen, Napoleon Bonaparte ve Benjamin Franklin gibi isimlerle satranç oynayıp yenen Türk’ün gerçekten akıllı bir makine olmadığı insanlar tarafından tahmin ediliyordu ama asıl bilmece zaten bu numaranın nasıl yapıldığı olduğu için, birçok insanın aklını kurcalamaya devam etti. Hakkında yazılar yazıldı, kitaplar basıldı. The Automata isimli kısa öyküsüyle E.T.A. Hoffman ya da Maelzel’s Chess Player makalesiyle Edgar Allan Poe, bu makinenin gizemine kapılan entelektüellerden bazıları. 19. yüzyıl sona ererken, Türk’ün aslında masanın altına gizlenmiş satranç ustası bir cüce tarafından yönetildiğinin ortaya çıkması bile bu sahte otomatonun verdiği ilhamın önüne geçemedi. Moxon’s Master, Amerikalı yazar Ambrose Bierce’a ait, Türk’ün etkilerinin açıkça görülebildiği, erken bir “yaratıcısının aleyhine dönen makine” anlatısı. “Ciddi misin? –bir makinenin düşünebileceğine gerçekten inanıyor musun?” sorusuyla açılan öykü, anlatıcıyla otomaton ustası Moxon arasında, yaşamın tanımı, makineler ve düşünce üzerine bir tartışmaya dönüyor. İnsanların da nasıl makine sayılabileceğini anlatan Moxon’ın sözlerinde Descartes’ın izlerini görmek de mümkün. “Eğer bilinç, ritmin ürettiği bir şeyse,” diyor Moxon, “her şey bilinçlidir, çünkü her şey hareketlidir ve her hareket de ritmiktir.” Yaşamın hareketle ilişkilendirilmesi, tahmin edeceğiniz üzere, aslında çok daha eskiye dayanan bir düşünce. Hareketlilik ya da canlılık olarak çevrilebilecek olan “animation” sözcüğü, Latincede nefes, yaşamsal güç, ruh gibi anlamlara gelen “anima” kökünden geliyor. Descartes da makinelerin insan yapımı oldukları halde kendi kendilerine hareket edebilme kabiliyetine sahip olduklarını belirtirken, insanların da Tanrı eliyle yaratılmış makineler olarak görülebileceğinin ve bu yüzden de çok daha çeşitli hareket kabiliyetlerine sahip olduklarının altını çiziyor.[2] Hikâyeye dönecek olursak, sohbetin ardından atölyesine dönen Moxon, birlikte satranç oynadığı kendi yapımı otomaton tarafından öldürülüyor. Bilim kurgu türünün öncüsü kabul edilen, aynı yüzyılda Mary Shelley tarafından yazılmış Frankenstein’ı da resme dâhil ederek, çok geçmeden bu yeni türün, insanlığı katleden insan yapıtları anlatılarıyla dolup taşmaya başladığını göreceğiz.

Yaratıların başkaldırısının, tekil hatalar olmaktan çıkıp planlı ve hatta politik bir durum olarak ele alınması ise ilk kez 1920’de, Çek yazar Karel Čapek’in yazdığı R.U.R. oyunuyla karşımıza çıkıyor. Rossum’un Evrensel Robotları, aynı zamanda robot terimini de dile kazandırmasıyla biliniyor. Sözcüğü, yazarın abisi Joseph Čapek, Slav dillerinde “işçi” anlamına gelen “robota”dan türetiyor ve her ne kadar oyundaki robotlar organik bileşenlerle üretilmiş biyolojik yaratıklar olsalar da, zamanla semantik bir kaymaya uğrayıp mekanik yaratılar için kullanılmaya başlıyor. Açılan boşluğa da tekrar, Yunanca “insan biçimli” anlamına gelen androides’den türetilen “android” oturuyor. Robot’un anlam kökenini göz önünde bulundurduğumuzda, R.U.R.’un ilk robot kıyameti senaryosu olması çok da şaşırtıcı değil. Oyun son derece iç açıcı bir biçimde, insanlığın hayatta kalmak ve yaşamsal ihtiyaçlarını gidermek için daha az zaman harcadığı takdirde daha üretken, yaratıcı ve bilge olacağını öngören bir adamın bu konuda harekete geçmesiyle başlıyor. Kurguda on yıl ileri sararak açılan ikinci perde ise bize tam tersi bir manzara sunuyor: Robotların piyasaya sürülüşü ekonomik bir çöküşe yol açarken, insan işçilerin ayaklanması silahlandırılan robotlar tarafından bastırılıyor. Bu süreçte insanların yaşam amaçlarının ellerinden alınmasının onları daha üretken değil, aksine atıl bireyler haline getirdiğini ve üretip çalışan bu kadar robotun yanında, insanların adeta gereksiz kaldığını anlıyoruz, öyle ki artık üreme ihtiyacı bile hissetmiyorlar. Yapılan araştırmalar bu gidişle insan soyunun tükenecek olduğunu gösterirken, robotlar bir şekilde bilinç kazanıp, bunu beklemeye gerek olmadığına kanaat getiriyor ve insan denen paraziti yeryüzünden temizlemeye başlıyorlar. Bu noktada oyundaki kadın karakterin, robotların yazılımından sorumlu mühendisi, onları biraz daha insansı yapmaya ikna ettiğini öğreniyoruz. “Eğer bizim gibi olurlarsa, bizi daha iyi anlarlar diye düşündüm,” diye itiraf ediyor Helena, “Birazcık daha insan olurlarsa, bizden nefret edemezler sandım.” Böylece oyun bizi, robotların robot değil, insansı oldukları için insanlığı katlettiği sonucuna itiyor, çünkü “hiç kimse insandan insan kadar nefret edemez.[3]

Akıllı robotların insanlara hükmedeceği ya da onların yerine geçeceği senaryosu o kadar popüler oldu ki, yaklaşık otuz sene sonra, Isaac Asimov, buna dair duyulan korkuya “Frankenstein Kompleksi” adını verdi. Asimov evreninde bu kompleks, Üç Robot Yasası denen kurallarla bastırılmaya çalışılıyor. Bunlar bir robotun bir insana zarar vermesini ya da insanın zarar görmesine izin vermesini yasaklarken, bu kuralla çelişmediği sürece insanlardan aldığı emirlere uyması ve kendi varlığını korumasını da zorunlu kılıyor. Ama bu kurallar ne yazık ki yaşadığımız dünyada bizim işimize yarayacak şeyler değil. “Zarar görmek” gibi kavramların bir robotun yazılımına işlenemeyecek kadar soyut ve muğlak olmasının yanı sıra robotun eylemlerinin sonuçlarını hesaplayıp diğer kurallarla çelişip çelişmediğine karar vermesi de bir hayli zor. Zaten robotların insanlığı yok oluşa sürüklemesi için zarar vermeleri de gerekmiyor. İnsanlığın iyiliği için icat edilen robotların insanlığın sonunu getirmesi kadar olmasa da, insanların iyiliği için çalışan robotların bu yolla insanlığın sonunu getirmesi fikri de epey yaygın. 1967’de John T. Sladek’in yazdığı, kendi terimiyle “korkunç ütopya” The Happy Breed (Mutlu Tür) isimli kısa öykü bunlardan biri. İnsanlar yaşam kalitelerini artırması için makinelerden faydalanıyorlar; bu makineler onlara günlük almaları gereken besinleri, uygun ortamı sağlarken bir yandan da her insanı ayrı ayrı analiz ediyor, her hastalık için en etkili tedaviyi geliştirip uyguluyorlar. Zamanla fiziksel hastalıklar bir problem olmaktan çıkıyor ve görevi insanları iyileştirmek olan makineler bu sefer acı için, akli rahatsızlıklar için, öfke ya da keder gibi olumsuz duygular için tedavi aramaya başlıyorlar. Bir noktada insanları bunalıma iten şeyin yüksek zekâ olduğu sonucuna varıyorlar ve sağlıklı, mutlu bireyler olabilmeleri için yemeklerine kattıkları bir kimyasalla hepsini aptallaştırıyorlar.

Tekno-sosyolog Zeynep Tüfekçi yaptığı bir TED konuşmasında, insanların sosyal medyadaki aktivitelerini takip ederek depresyona girme potansiyelini başarılı bir şekilde tespit edebilen bir yapay zekâdan bahsediyor. Bunu insanlığı tarayıp öğrenerek yapıyor. Aynı sistemle, bir şirketin işe alımlarını gerçekleştirmek üzere verileri tarayan yapay zeka, siyahilerin daha az işe girdiğini ve kadınların daha düşük maaşla çalıştığını da öğrenip uygulayabilir. Microsoft’un yazdığı naif Twitter botunun insanları gözlemleyip iki günde faşist, seksist ve öfkeli bir kullanıcıya dönüşümü herkesin gözünün önünde oldu. Kendi yarattığımız yapay zeka, bizden tüm o verilerle birlikte önyargı ve çarpıklıklarımızı da alıyor, tıpkı çocuklar gibi. Ve çocuğunda kendi yansımasını görmek bir ebeveyn için korkutucu da olabilir, aydınlatıcı da.

[1]  Ebu’l İz İsmail İbni Rezzaz El Cezeri’nin tasarladığı eserler, ‘Cezeri’nin Olağanüstü Makineleri’ sergisinde bir araya getirildi. İstanbul Cezeri Müzesi altında 800 yıl aradan sonra yeniden canlandırılan makineler, İstanbul UNIQ Expo’da ziyarete açıldı. Sergi 30 Haziran’a kadar ziyaret edilebilir.

[2] Treatise of Man, 99.

[3] Rossum’s Universal Robots, 72.