GERÇEKÇİLİK TUTUMU

Ünlü sözdür, “Gerçekçilik bir sanat akımı değil bir tutumdur.” Gerçeklik karşısında sanatçı farklı “tutumlar” alabilir; ama tutum, gerçekliği anlamak için nesnel, tarihsel, insani, -bugün kaçınılmaz olarak- doğa merkezli bir tutum olmak zorundadır. Bu yüzden “nesnel ve tarihsel gerçekçi” tutum alabilmeyi başarmış bazı tutucu ve gerici yazarların “gerçekçi” eserler verdiğine az da olsa tanık olunmuştur. Bunun için verilen en bilinen örnek de malumunuz Balzac’tır. Sanatçı; “tarihsel gerçekçi bir tutum” (Muhafazakâr, dinci ve tutucu yazarlarda tarihe böyle bir yaklaşım neredeyse imkânsızdır.) ve “tipi – tipiği” göstermekte ısrarlı olmasıyla “gerçekçi” bir tavır takınmış olur. Örneğin, insanın ve toplumun bugünkü fotoğrafik gerçekliğini herhangi bir sanatçı da çizebilir, kendini gerçekçi olarak niteleyebilir. Bunun ayırımı nerededir? Louis Aragon, “[G]erçekçilik bir fikirler edebiyatıdır. Gerçekçilik doğalcılıktan farklı şeydir, şöyle ki: Doğalcılığın yaptığı fotoğraf çekmektir, oysa, gerçekçinin yaptığı belli bir anın şipşak fotoğrafını çekmek değildir, gerçekçiliğin işi tiptir, tipi yaratmaktır, -tipik durumlar içinde ele alınmış tipik insanı yaratmaktır. Doğalcılık, geçen birinin, rastgele birinin, herhangi bir varlığın resmini çeker, oysa gerçekçilik, milyonlarca insanın bileşkesi kahramanı, varlığının coşturucu, eğitici bir değeri olan kişiliği saptar” diyordu ve “tipin-tipikliğin şiirle ilişkisini de şöyle açıklıyordu: “Şiir alanına gelince, benim gerçekçi şiir dediğim şiir amacını asla yanıtında bulmaz, onun varlık nedeni eğitimdir, insanı geleceğe hazırlayacak şekilde değiştirmektir; o, gerçekten kalkarak, durumlar değil kişilikler de söz konusuysa eğer, gerçeği bile değiştiren, Kahramanlar dediğimiz tipik imgeleri yaratır. Gerçekçi şiir dediğim şiir, abur cubur şeyler söyleyen, kaçak ve uyutucu şiirin tersine, fikirler ve kahramanlıklar şiiridir.[1]

Kahramanlar dediğimiz tipik imgeler elbette “kişileştirmeyle” de mümkündür, çağrışımla da. Gerçekçi şiir imgeleriyle tipik olanı seçip kahramanlaştırır; ancak bugünün gerçeğini kabul etmeyecek, onu değiştirme gücünü de kendinde bulabilecek yeni kuşaklar için bunu “tarihsel gerçekçilik” içinde yapmak zorundadır. Tarihsel gerçekliği aşan herhangi bir tipik mümkün değildir.  Tipik o tarihsel gerçekliğin organik bir parçası olmak zorundadır. Bunu ülkemiz şiirinde başarabilen şair sayısı pek azdır. Nâzım Hikmet, Orhan Veli, Ahmed Arif, Enver Gökçe, Ahmet Oktay, Kemal Özer, Refik Durbaş ve belki birkaç şair daha.

Bu yazının konusu Refik Durbaş da sürekli çırakların, tezgâhtar ve konfeksiyoncu kızların, işçilerin şairi olarak dillendirilmiştir; ama o, bunları, bu nitelemeleri yapanlar kadar “kendiliğinden, olduğu gibi” bir biçimde de yapmamıştır. Çırak Aranıyor‘un çırağı “tarihsel konumu” içindeki “çırak”tır ve onu bugün çıraklığı bilmeyenler için de “gerçek” bir kişilik kılabilmektedir. Yine bir çırağı anlattığı Kampana şiirini çözümlerken Yaşar Güneş, onun “sınıfsal konumu içinde çırağı anlatırken” tarihsel koşullar içindeki varlığını da anlatmasına dikkat çeker: “Kapitalist üretimin ve pazarın yaşadığı ilerleme ve gerilemeler, kriz ve dalgalanmalar toplumsal açıdan gerekli olan emeğin niteliğinde ve toplumsal açıdan yararlılığında köklü değişim ve dönüşümleri yaratmaktadır. Bu öznelerin özlem ve kaygılarını, sevinç ve acılarını, kısacası varlıkta bulunuş düzlemlerini, söz konusu gerçeklik düzlemini dikkate almadan anlamanın olanağı yoktur. Bu nedenle de Durbaş’ın şiirlerinde toplumsal-ekonomik düzlemin mahiyetinin şiirin derin yapısına ait poetik bir özellik olduğunu söylemek gerekiyor. Bu düzlemi söktüğünüzde, şiirlerde gösterilen öznelerin de varlıkta bulunuş düzlemini sökmüş olursunuz.[2]  Yani Durbaş’ın şiirlerinin kahramanları aynı zamanda şiirinin organik bir bütünüdür. Güneş aynı yazıda; Kampana’nın başında elektrik zillerinin ve sirenlerin anılması ve çırağın ustasının “yenilmişliğinin” çanların artık toplumsal ve ekonomik düzlemin içinden silinişiyle de bağlantısını kurmak için yapıldığına da dikkat çeker ki, biz de bunun “tarihsel gerçekçilik” içindeki düzlemeni kavrarız. Tarihsel olan ve tip-tipik nesnel bir şekilde buluşturulmuştur. Refik Durbaş salt; sosyalist bir dünya görüşünü benimsemiş, devrimci bir ozan olduğu için bunu başarmıyor elbette, aynı zamanda bir tarihin diyalektiğini doğru olarak kavramış, dürüst bir “sanatçı” olduğu için başarıyor. Yukarıda gerçekçiliğin bir “tutum” olduğunu anlatmaya çalıştığımız yere geliyoruz: Eğer böyle olmasaydı, kendini sosyalist ve ilerici olarak tanımlayan, ama bu ilişkinin üstesinden gelemeyen nice başarısız sanatçının bulunmaması, -birkaç tane de olsa- başarabilmiş gerici ve tutucu sanatçının olmaması gerekirdi.

Refik Durbaş’ın poetikası burada bitmiyor elbette. Bu gerçekçiliği ona uygun bir biçem ve söylemle de örmesi gerekiyor. Nasıl gerçekçiliği; çırakların, emekçi kızların, ezilenlerin anlatılmasından ibaret bir gerçekçilik değilse ya da sadece bundan kaynaklanmıyorsa biçemi ve söylemi de “samimiyetten, iyilikten” kaynaklanmıyor. Şiirsel “tutumuna” uygun bir biçemi “çağrışımcı söylemiyle” bir araya getiriyordu Durbaş.

Fotoğraf: Kadir İncesu

ÇAĞRIŞIMCI SÖYLEMİ

Kemal Özer, Acı Şölen[3] adlı kitabını oluşturan yazılarından birinde 1983 yılında yayımlanmış 40 şiir kitabını değerlendiriyor ve iki yöntem kullanıyordu. Birincisi, kitapları söylemsel türleri açısından, ikinciyse “duyulan ilgilere ve takınılan tavra” -tutuma- göre sınıflıyordu. İlk söylemsel sınıflamada söylemleri de; “anlatımcı söylem”, “geleneksel söylem”, “çağrışımcı söylem” ve “kurgucu söylem” olarak ayırıyordu. Anlatımcı söylem adı üstünde “anlatma eyleminin” ağırlığını oluşturduğu şiirlerdi, “gelenekçi söylem” derken dil kullanımında ve söyleyişte masaldan başlayarak yazılı ve sözlü tüm geçmiş yaratı birikimini kastettiğini belirtiyor ve bu şiirlerin; “tat, ses ve anlam olarak kamusal bellekte iz bırakmış ürünlerle etkileşim içine girerek” bundan kendi şiirleri için yararlanan ozanları vurguladığını belirtiyordu. Üçüncü olarak da “çağrışımcı söylem” geliyordu. Bu söylemin önceki iki söylemden farkını şöyle açıklıyor Özer: “Anlatımcı söylemde fiillerin, gelenekçi söylemde ritmin, edanın, söz birimleri ve kümeleri ağının ağır basmasına karşılık çağrışımcı söylemde sıfatlar, izlenimcilik ve betimleyicilik öne çıkıyor.” İşte bu çağrışımcı söyleme örnek olarak gösterilen kitaplar arasında Refik Durbaş’ın o yıl yayımlanan kitabı Nereye Uçar Gökyüzü de yer alıyordu. Çağrışımcı niteliğin fiil yerine sıfatlara yaslanışının en somut örneğininse Nereye Uçar Gökyüzü‘nde görüldüğünü söyleyecekti. Dördüncü sırada “kurgucu söylem” vardı. Bu kategoride şiiri doğrudan doğruya bir dil olayı olarak gören, dil içinde ikinci bir dil yaratmak amacını güden ve kullanımdaki söylemlerin “özgün” bir yapı yaratmaya yetmeyeceğini ileri sürüp deneyciliğe de açılan bir söylem olduğunu saptıyordu.

“Duyulan ilgiler ve takınılan tavır açısından” ikinci ana sınıflamada yine Nereye Uçar Gökyüzü‘nü görüyoruz. “Güncel olaylara doğrudan yönelerek değil, bireysel yaşantısının ve ilgilerinin, sorunlarının şiirini yazarak, yaşadığımız zamanı kendi psikolojisi, duyarlığı, düşünceleri aracılığıyla yansıtan şiirlerdir[4] onlar.

Aslına bakacak olursak bu kitap Durbaş’ın altıncı kitabı. Özer’in, Durbaş’ın şiirsel söylemi için yaptığı “çağrışımcı söylem” nitelemesinin ilk kitabı Kuş Tufanı’ndan başlayıp son kitabı Şayeste‘ye kadar süren hâkim söylem olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. (Bu da bu sınıflamanın ne kadar isabetli yapıldığının bir göstergesi.) Elbette bu “çağrışımcı söylemi” ören dille öznelliğinden geçerek gerçekliğe yönelen, doğrudan nesnel gerçeklikle etkileşim kuran, anlatımcı söyleme giren şiirler de yazdı Durbaş. Tüm eleştirel gerçekçi şairler gibi “çağrışımcı söylem” ve “anlatımcı söylem” arasında gidip geldi, ama “kurgucu söyleme” asla yönelmedi. Onun yöneldiği sanatsal objesi toplumsal ve toplumsallığın tarihsel evrilişi içindeki bireysel yaşamdır. Refik Durbaş sanatıyla bir gözlemci, bir anlatımcı olarak o “gerçekliğe katılır, ama onun şairi olduğunu da bir an bile unutmaz.

Refik Durbaş, gerçekçiliği çağrışımsal bir söylemle örmüş, bunları ayrıntılarda göstermeyi başarmış, okurda bu ayrıntılardan “bütüne” varma isteği ve duygusu uyandırmış bir ozandır. O “arada” kalmış biridir bu açıdan. “Refik ile Durbaş” arasındadır örneğin. “Eser şimdi ihtiyarlığın yeli zamanı hayatta/Refik nerde, Durbaş nerde”.[5] Bir başka örnek: “Kapının önünde Refik/Gül kokusunda kan var/Kapının ardında: Durbaş/Bir de ömrüm ey ömrüm”[6]. İki güvercin ey ömrüm/ yılların omuzuna tünemiş/biri hayat, öteki ölüm/yaşadığım olsa da//Biri Refik, öteki Durbaş aslında. [7] Bu da İstanbul Hatırası‘ndan… “Rüzgârın sûretinde Refik/suyun aynasında Durbaş/rüzgârın ve suyun suretinde İstanbul”...[8] O son kitabı Şayeste‘de de örs ile çekiş arasındadır. “Şimdi örsle çekiç arasında elim/kalbim kederle kader arasında.”[9]

Bu “aradalık” durumunun kendi ve kendi, toplum ve kendi, tarihsellik ve kendi arasında olduğu hemen görülecektir. Bu da “çağrışımcı söylemi”nin onun “gerçekliği” anlayış ve algılayışının kaçınılmaz bir sonucu olduğunu ekleyelim.

MOTİF-SÖZCÜKLERİ

Bir şairi inşa eden seçtiği sözcüklerdir. Her şairin bir tane de olsa, elli tane de olsa “motif-sözcüğü” vardır. Bu kavramı kullanırken anlatmak istediğim olgu, şairin şiirini oluşturan, şiirine rengini veren, bakış açısını, kısacası “tutum” dediğimiz şeyi ortaya koyan sözcüklerdir. Daha çok müzikte “leitmotif” olarak kullanılan; “aralıklı olarak kullanılan ritim, temel ezgi”yi karşılayan kavram, edebiyatta da “bir yapıtta aralıklarla tekrarlanan düşüncelerin, kişilerin ve temaların” karşılığı olarak kullanılır. İşte bir şairi de ortaya koyan motif-sözcükleridir. Bu motif-sözcükleri şair bütün şiir yaşantısı boyunca kullanılır, tekrar tekrar onlara döner ve bir halı motifi gibi bir bütünün oluştururlar. Dediğimiz gibi motif-sözcükler, bir şair için bir tane de olabilir, onlarca da. Bu, o şairin şiirsel yapısının yoksulluğunu ve zenginliğini gösteren bir ölçüt değildir, ona karakterini veren bütünün bir motifidir.

İşte Refik Durbaş’ın da böyle onlarca motif-sözcüğü vardır. İlk kitabı Kuş Tufanı’ndan son kitabı Şayeste’ye kadar kullandığı motif-sözcükleri şöyle sıralayabilirim.[10] “Yüz, sûret, bulut, gamze, rüzgâr, rûzigâr, kuş, serçe, meme, hasret, gurbet, sıla, yasemen, ay ışığı, intihar, karangu, gökyüzü, karanlık.” Bu motif-sözcüklerin bir araya toplandığı dizeler görürüz: “Sılamın da, gurbetimin de/aynada sûretimin de adresi yok.”[11] Görüldüğü gibi bu sözcüklere baktığımızda şairin dokuduğu halısının, kiliminin motifleri hemen zihnimizde canlanmaya başlıyor.

SONUÇ

Refik Durbaş, tarihselliği içinde tipi-tipiği, dolayısıyla da gerçeği doğru bir yerden tutup bunu uygun bir söylemle canlı bir biçimde örmeyi başarmış, ömrüne şiire adamış, “arada” kalmayı tercih ederek şiirini var ettiği vicdanını korumaya başarmış bir şairdir. 2014 yılında PEN’in verdiği Onursal Şiir Ödülü dolayısıyla yazdığı bildiride şiiri tanımlarken yazdığı gibi:

“Düş ve gerçek, aşk ve karasevda

Bir de kendisi dışında her şeydir.”[12]

[1] Erdoğan Alkan, Şiir Sanatı, İnkılâp Yayınları, s. 268-269

[2] Yaşar Güneş, Fincan Kadar Küçük Bir Dükkân, Varlık dergisi, Mayıs 2014, s. 21)

[3] Kemal Özer, Acı Şölen, Yordam Yay, Birinci Basım 1992, s. 158-159

[4] agy, s. 160

[5] Refik Durbaş, Düşler Şairi, Adam Yayınları, 1997, s. 52

[6] agy, s. 57

[7] agy, s. 62

[8] Refik Durbaş, İstanbul Hatırası, Adam Yayınları, 1998, s. 12

[9] Refik Durbaş, Şayeste, Islık Yayınları, Haziran 2018, s. 29

[10] Ben 11 şiir kitabını okudum. Bu saptama bu kitaplarla sınırlıdır; ancak bu genellemeyi yapabileceğim bir toplam olacağını düşünüyorum.

[11] Şayeste, s. 30

[12] Varlık dergisi, s. 6