Yeni E’nin 25. ve 26. sayılarında Mehmet Özkan Şüküran’ın hazırladığı “Gözetim Çağında Şiir” başlıklı soruşturma, odaklandığı sorunlar ve şairlerin yanıtları bağlamında dikkat çekici. Soruşturmaya katılan şairler Devrim Horlu, Dolunay Aker, Emrullah Alp, Enver Ali Akova, Meryem Cokunca, Miray Çakıroğlu, Nurullah Kuzu, Yaprak Damla Yıldırım, Enes Kurdaş, Narin Yükler, Anıl Cihan ve Oğulcan Kütük. Çoğu ilk ya da ikinci kitaplarını yayımlamış ve hatırı sayılır ödülleri almış genç isimler.

Mehmet Özkan Şüküran, kendisinin de dâhil olduğu bu genç kuşağın şiir yayımlama serüvenlerinin belirleyici noktalarını öne çıkarmak, ait oldukları ve temsil ettikleri tarihsel/toplumsal zaman-birimin dili, şiiri, şiir okurunu, dergicilik ve yayıncılığı, şiir eleştirisini ne yana savurduğunu ve bunlara hangi yeni nitelikleri kazandırdığını tartışmaya açmak istemiş. Dosyanın iki bölümü için yazdığı giriş yazıları önemli konulara temas ediyor. Bu konulardan ilki, son yıllarda edebiyatın herhangi bir dalında ürün vermeye çalışan herkesin tartıştığı, “gündemin akışkanlığı ve sosyal medya ağlarındaki ileti bolluğu” içinde, ortaya konulan edebi yapıtların kendisine yer bulup bulamadığı. “Herkes baş edemeyeceği kadar iletiye maruz kalıyor”, “Bu kadar iletinin içinde şiirin bir alanı gerçekten var mı?”, “Akışkanlık tüm gündelik pratiklerde bu kadar yoğunken şiirde tam aksinin görülmesi neye yorulabilir?” diye soruyor Şüküran. Bunlar, üzerinde çok kapsamlı tartışılması gereken, yoğun ve özgün dil işçiliğine dayalı kurmaca yazınla uğraşanların çözümlere ihtiyaç duyduğu sorunlar. Aşağı yukarı hepimiz soruşturmaya katılan şairler gibi şiirin alanının giderek daraldığını biliyoruz. Şiirin alanı ne zaman çok genişti? Sözlü kültürün destan geleneğinden, halk şiirinden, şair meclislerinden, ezbere ve kulaktan kulağa yayılan Yahya Kemal şiirlerinden ya da gizli saklı defterlere çekilen Nâzım Hikmet şiirlerinden yola çıkıp başlangıçlar aramanın da çok anlamı yok. Dünya edebiyatında büyük bir kırılma yaşandı ve 18. yy itibarıyla roman ve sonraki yy’da sinema tüm sanatların niteliklerini dönüştürmeye, konumlarını ve güçlerini de yeniden belirlemeye başladı. Şiir, geleneğin katı ve sınırlandırıcı kurallar bütününden kopup bireyselleşirken, hem modern dünyayı kuran felsefi ve bilimsel aklın etkisiyle hem de yeni teknolojilerin mümkün kıldığı imgelem ve kurgu olanaklarıyla buluştu. Bütün bunlar aslında Tanzimat’tan beri tek tek şairlerin ya da bazen bir akım ya da eğilim çevresinde bir araya gelmiş şairlerin derdi ve odağı oldu. Edebiyatın bir dil meselesi olması, gerek öykü, roman, oyun metinlerinden gerekse çoğunlukla daha da “sıkıştırılmış bir dilsel yapı” olarak şiirden söz edelim, hepsinin -bilinçaltımızı kodlayan anadilimizle ya da çocukluktan itibaren edindiğimiz ikinci dilimizle yazılmış bile olsalar- anlama ve anlamlandırma bağlamında bir zorluk derecesine sahip olduklarını kabul etmek zorundayız. Basit, yalın, kırılacak bir şifresi dahi bulunmayan edebi metinler üretmek neredeyse imkânsız. Bunu deneyen Garip şairlerinin şiirleriyle zaman zaman öğrencilerimi sınıyorum ve beş dizeden oluşan, hiçbir söz sanatı içermeyen bir şiiri anlamakta zorlandıklarını, yanlış ya da aşırı yorumlara vardıklarını görüyorum. Yani yazınsal dilin, okurdan ilgi, birikim ve yatkınlık bekleyen niteliği temel ve değişmez bir nitelik aslında. Biçimsel seçimler, kaynaklar, kurgulama teknikleri değişebilir ama metnin edebiyatla ilgilenmeye hevesli, donanımlı okura ihtiyacı değişmiyor. Dolayısıyla günümüz şiirinin okur bağlamındaki sorunu geçmişte olduğundan farklı değil, ancak bu sorun insanların ilgisini ve heyecanını bağlayan teknolojik cihazların ve sosyal medyadaki veri bombardımanın etkisiyle derinleşmiş durumda. Videolar aracılığıyla eğitim yapmaya çalışan insanlar ve kurumlar bile, olası en kısa, tansiyonu hiç düşürmeyen dinamik montajla oluşturulmuş video içeriklerini nasıl üreteceklerini tartışırken yoğun bir dili ve zorlayıcı bir kurgusu olan şiirleri kim okuyacak, kim inceleyecek?

Yanıtlara bakılırsa şairlerin ortak farkındalığı ve fikri de şiirin işinin giderek zorlaştığı yönünde. Mehmet Özkan Şüküran’ın giriş paragraflarında temas ettiği konulardan bir diğeri, ilkiyle de bağlantılı biçimde şiir eleştirisi ve incelemelerinin yetersizliği. Şairlere şiir yayımlamaya başladıkları dönemle bugünkü şiir ortamı arasındaki fark sorulmuş, bir kıyaslama yapmaları beklenmiş ve eleştiri ortamına dair fikirleri alınmış. Bunlar her dönem sorulan klişe ama gerekli sorular. Bu tür soruların şairden beklentiyi yüksek tutan bir tarafı var. Şairden şiir ortamının sıkı takipçisi olması, dergileri, kitapları, etkinlikleri titizlikle izlemesi aynı zamanda bir şiir kitabı tanıtıcısı ve olabildiği kadarıyla şiir eleştirmeni olması bekleniyor. Şairlerin çok büyük kısmı telifsiz şiir yayımladıkları, devlet kurumları tarafından iyi ki de fonlanmadıkları, kendilerine rahat üretecekleri bir hayat için ödeme yapan patronaj sistemi ya da özel sanat korumacılığı tarzında bir yapıya bağlı olmadıkları için maddi olanaksızlıklar içindeler. Gençler söz konusu olunca bu daha da büyük bir sorun. Tüm dergileri takip etmek ve belli bir dönemin şiir panoramasını görmek üzere o dönemde yayımlanmış tüm kitapları satın almak mümkün değil. Mümkün olsaydı da zaman ve enerji sorun olacaktı çünkü Şüküran’ın girişte değindiği gibi çok akışkan ve bol olan sadece iletiler değil aynı zamanda şiirin, edebiyatın ve sanat yapıtlarının kendisi. Baudrillard’ın “orji” dediği patlama hali bitmedi, tüm hızıyla sürüyor, her yöne doğru metastazlı yayılmasını gözlemliyoruz. Fotoğraf makinesiyle bir şeyler yapabilenlerin fotoğraf sergisi açtığı, iletişimi güçlü ve parası olan herkesin öykü, roman yayımlatabildiği, ortalama bir yetkinliği tutturanların şiirleriyle büyük ödülleri dahi alabildiği bir ortam. Herkesin sanat üretme, yapıtını dolaşıma sokma ve kendi izler çevresini oluşturmayı deneme hakkı var. John Sutherland, Edebiyatın Kısa Tarihi’nde okuryazarlığın gelişimini anlatırken 1300’lerde saygın bir okurun okumakla yükümlü olduğu kitapların azlığından söz ediyor. Mesela, Chaucer’ın The Canterbury Tales’inde çok okumakla karakterize edilmiş keşişin sadece altı kitabı bulunduğuna dikkat çekiyor. Günümüzde, tasarladığımız bir plan program bağlamında bir edebi metni kurgulamak için okumayı düşündüğümüz temel ya da ikinci kaynaklar bile yüzlerce kitap tutabiliyor. Öykücü ve romancı gibi şair de ilgi duyduğu konular açısından kendini beslerken yoğun bir okuma yükünün altında kalıyor ve gayet pratik nedenlerle başkalarının yazdıklarını okumak ve kendi yazacaklarını yazmak üzere bir zaman planlaması yapmak durumunda. Oysa bu tür soruşturmalardan anladığımız, şaire yüklenen birtakım ağır görevlerin olduğu. Dönemsel karşılaştırmalar, Türk ve dünya şiirinin neredeyse tümünün bilgisine hâkim olmak ve saire. Eleştiri yazmak da bunlardan biri. Ne yazık ki şiir çok uzun zamandır kendi özel alanında ve gönüllülerin çabasıyla işleyen bir çeşit kooperatif gibi. Böyle de olmak zorunda. Şiirin en büyük okuru şairler. Dolayısıyla birbirlerine karşı sorumlulukları var. Şiir ortamının genç şairleri hızla kabul etmesi ve onlara türlü olanaklar sunması bunlardan biri. Küçük ve orta çaplı yayınevlerinin şiire verdiği kıymet büyük yayınevlerinden daha fazla ve dayanışma halinin sürdürülmesi çok önemli. Bunun bir parçası da tanıtım ve eleştiri yazıları. Eleştirinin maddi manevi pek bir kıymet görmediği kültürel iklimlerde bu iş de büyük oranda şaire kalıyor ancak oldukça riskli bir alan çünkü eleştirinin eğitimini almış çok sayıda yazar bile metinlere tek yönlü bakma hastalığından kurtulamıyor. Eksikli gedikli de olsa zamanında yazılmış yazılar işe yaradı. Bugün yazılanlar da belli bir oranda işlevsellik taşıyor.

Devrim Horlu, günümüzde şairlerin lirik şiirin hakimiyetini kırmaya çalıştığını, şiirin başka bir yere evrildiğini söylemiş. Bu tür girişimlerin üstünden yüz yıl geçti. Şiir tarihimizi, şairlerin ne yapmaya çalıştıklarını okuyup öğrendikçe görülecektir ki bugün yapıldığı söylenen şeylerin arkasında uzun geçmişler var. “Naif bir dilden daha sert ve cesur bir dile doğru geçildiği” de bir başka saptaması. Ben bunun da yeni bir şey olmadığını söyleyeceğim. Günümüzde şiir, birincisi yapısı daha belirgin, kısa, lirizmi daha net şiirler; ikincisi yapısı dağınık, sözcük listesi geniş, düzyazısal ve sanatlar arası biçimsel özelliklere sahip şiirler olmak üzere iki hatta güçlü biçimde ilerliyor. Horlu’dan duymakla en mutlu olduğum şey “Lirik şiirler yazmış ve yazmakta olan biri olarak bu hüzünlü şeylerin artık midemi kaldırdığını söyleyebilirim” demesi. Son iki yıldır yazdığım yazılarda Türk şiirinde duygunun değişmesi gerektiğini söylüyorum.

Dolunay Aker’in, Enver Ali Akova’nın yanıtları şairlerin şiirle ilgili konulara dair derinlikli düşüncelere sahip olduğunu gösteriyor. Özellikle de şairin beslendiği kaynakların bu denli çeşitlenmiş olmasının yaratacağı bireysellikler ve Miray Çakıroğlu’nun şiiri hiçbir zaman kolektif bir iş olarak görmediğini belirttiği yanıtını da eklersek bir akım, eğilim doğması olasılığının düşüklüğü üzerine tahmin yürütebiliriz. Yine Miray Çakıroğlu ve Meryem Coşkunca’nın yanıtlarında okurun iyi edebiyatı ne kadar istediği sorunuyla ya da şiirin o kadar da önemsenmediği gerçeğiyle yüz yüze kalıyoruz. Şairler neyin içinde çırpındıklarının farkındalar. Peki ne yapacaklar? Çakıroğlu, dergileri edebiyatın toplumsallığını da üreten bir yapı olarak saptıyor ve böyle bir toplumsallığı özlediğini söylüyor. Enver Ali Akova da dergiciliğin, yayıncılığın zorluklarını çarpıcı cümlelerle ortaya koymuş. Yapılması gereken bireysellikleri, sanatçı özgürlüğünü ve özerkliğini koruyarak “bizim küçük kooperatifimiz”in güçlendirilmesi ve şiirin yükseltilmesi için kolları sıvamak. Neler yapılabilir önerileri için bu yazının alanı oldukça dar ancak bir araya gelmeli ve konuşmalıyız. Bu zihin açıcı soruşturmanın nitelikli bir tartışma yaratacak ve verimli bir eylemliliğe varacak gücü var. Yok sayılmasın.