NİLGÜN TUTAL: İKTİDAR KENDİSİNİ MEKÂNA, KENTİN BEDENİNE KAZIYOR

Kente dair tartışmaların epeydir sürdüğünü biliyoruz, kentlerin iktidarlar için önemini, bu alanda yapılan çalışmaların çoğunlukla kentsel dönüşüm üzerine olduğunu da. Ama burada, kenti pek çok farklı alanda ele alan, kente doğru giden ya da kentten çıkan, kentin içinden konuşan yazılar mevcut.

Adı değişen sokak ve mahallelerden hemşehriliğe; kültürel iktidardan kentin hatırlattıklarına; üçüncü dalga kahvecilerden mezar taşlarına; edebiyattan kentteki alternatif seslere değin geniş bir spektrumda Nilgün Tutal’ın hazırladığı Kent Kitabı başlığı, Mimariden Müziğe, Kahvecilerden Mezar Taşlarına alt başlığıyla yayımlanan kitabı için konuştuk.

SÖYLEŞİ: MEHMET ÖZKAN ŞÜKÜRAN

Nilgün Tutal’ı, Julia Kristeva, Jean Baudrillard, Luce Irigaray gibi isimlerden yaptığı çevirileri; Televizyon ve İçimizdeki Şiddet, Küresel İletişim gibi başlıca kitapları ve pek çok alanda yazdığı makaleleri ile biliyoruz. Son dönemlerde Varlık dergisi için yazdığı yazılardan, hazırladığı dosyalardan ismine sık sık rastlar olduk. Bu kitap da oradan el alarak, pek çok yazarın katkısıyla hazırlanmış.

Kent Kitabı’nı konuşmak için Nilgül Tutal ile bir araya geldik. Söz, onda:

Kitabın oluşum sürecinden başlamak istiyorum. Kitap dört bölüme ayrılmış ve pek çok sayıda yazarın katkısı var; hazırlanış sürecini merak ettim okurken.

Geçen yıl Varlık dergisi için dosyalar yaparken çok da planlı olmayan bir şekilde Mart, Nisan, Mayıs ve Haziran sayılarında kenti ele aldık. Kitabın bölümlerinin esini de dosyaların tematik sıralanışından doğdu. Böyle dört sayı üst üste dosyaların teması kent olunca ve okur tarafından beğenilince Varlık Yayınları adına yayınevinin editörü Mehmet Erte kent temalı bir kitap hazırlamayı teklif etti. Dosyalarda yayımlanmış yazıların yanı sıra –ki bunların çoğu gözden geçirilip yeniden yazıldı, bir o kadar da yeni yazı kaleme alındı. Kitapta toplam 29 yazı bir araya geldi. İşin ilginç yanı, aramıza katılan öğrenci, sosyolog ve siyaset bilimci arkadaşların önerdikleri yazı konuları daha önce oluşturduğum tematik bölünmeye çok güzel uyum sağladı. Bu kitabın en güzel yanı lisans, yüksek lisans ve doktora düzeyinde eğitimlerine devam eden genç arkadaşlarımızla birlikte çalışmak oldu. Yazıların yazım sürecinde yazılarda istediğim her türlü değişimi hiç sıkılmadan yapmayı kabul ettiler.

Kitaptaki bölümler tek tek okunurken de bir şeyler söylüyor. Yanı sıra bir bütünlük de söz konusu. Akademik jargona sıkışmamış bir dil var karşımızda. Ancak akademik çerçevenin de dışına çıkılmadan ilerliyor metinler. Derleme kitaplarda tematik bütünlüğü, bu dengeyi, akışı sağlamak zor olmalı… Ne dersiniz?

Kimi derleme kitaplarda bir dağınıklık göze çarpıyor. Benim de katkıda bulunduğum bu tür kitaplarda kitabı yayına hazırlayan tematik bütünlükten çok yazı yazacaklara öncelik tanıyor. Sanırım bu şekilde oluşan kitaplarda her yazı kendi başına okunuyor. Bizse tematik bir bütünlüğü gözettik. Ama tabii bunda bazı yazı konularını genç arkadaşlara benim önermem de etkili oldu. Örneğin Kutay Kayapınar’ın Beyoğlu Hacı Hüsrev Mahallesi’ni konu alan yazısı ya da Yeşim Ceren Çapraz’ın üçüncü nesil kahvecileri konu alan yazısı böyle ortaya çıktı. Kaan Işık ile Berkay Satır’ın yazısı kendilerinin yaptıkları alternatif sanat etkinlikleri filminden haberdar olmamla kaleme alındı. Kitabın “Kentlerdeki Alternatif Sesler” bölümü için çok uygun bir yazı ortaya çıktı. Tabii tematik uyum ayrıca kendi alanlarında çok yetkin Ali Ergur, Şükrü Aslan, Hakan Yücel, Jean-François Pérouse, İncilay Cangöz, Korkmaz Alemdar gibi hocalarımızın katkılarıyla da oluştu. Benzer süreçlerin Eskişehir, Adana, İstanbul, Ankara, Van’da nasıl yaşandığı da tematik bütünlüğe katkıda bulunuyor.

Yazarların çoğu akademisyen ya da akademisyen olma yolunda. Buna rağmen Kent Kitabı’nda akademik jargona sıkışmamış bir dil göze çarpıyor; bu konuda özel bir çaba sarf ettim. Bunun yanı sıra sokak müzisyenleriyle söyleşi yapıp yazıya dönüştürürseniz, akademik diliniz de bir biçimde değişime uğruyor. Elbette kitabın dilindeki rahatlıkta, yazarlarımızın hem konularını iyi bilmeleri hem de yazılarının biçimsel özelliklerine dikkat etmeleri büyük bir etken.

Kitaba dönersek, kitap Kentsel Dönüşüm bölümüyle açılıyor. Kentsel dönüşümü olumlayan bir bakış dururken bir tarafta, diğer tarafta bunu olumsuzlayan, yok etme şeklinde tanımlayan bir bakış da var. Bunu kitaptaki yazılardan bağımsız olarak söylüyorum. Dönüşüm kapsamında ele alınan yerlere baktığımızda daha çok birileri için sorunlu olan mahalleler, bölgeler geliyor ilk başta. Siz neler söylersiniz?

Yaşam mekânlarının dönüşmemesi ve değişmemesi gibi bir durumu düşünmek asla mümkün değil. Türkiye’de kentleşmenin planlı olmamasının getirdiği sorunlar vardı, bunun sakıncalarını yıllarca gecekondu mahallelerinde oturanlar yaşadı. Kent sosyolojisi alanında uzman değilim ama 1980’li yıllarla birlikte ortaya çıkan liberal ekonomik politikalar bağlamında bizde kentlerin resmi olarak dönüştürülmesi söz konusu olmaya başladı. Bu dönüşümde gerçeğin ne olduğunu Ayazma Mahallesi’nin ve bu mahallede yaşayanların maruz kaldığı kentsel dönüşümü ele aldığı yazısında Jean-François Pérouse çok güzel somutlaştırıyor. Sevinç Doğan yine aynı kentsel dönüşüm sürecinde Kâğıthane’de iki ailenin AKP sempatizanlığı ile inşaat sektörü arasındaki gitgellerinin onları nasıl zenginleştirdiğini yaptığı araştırma ile serimliyor. Korkmaz Alemdar Ankara’nın uğradığı kentsel dönüşüm akınının dönemin belediye başkanı Melih Gökçek’in denetiminde neye doğru evrildiğini yazıyor. Kısacası kentlerin daha yaşanılır olmasından çok, siyasi ve ekonomik iktidarın çıkar alışverişinin ön plana çıktığı bir süreç var karşımızda. Bu süreçte en yoksullar en çok kaybeden olmaya mahkûm gözüküyor.

Ama diğer taraftan bir belleğin yok oluşu da söz konusu. Bir kente ilişkin aidiyet duygusu yaşanmışlıklar, deneyimler üzerinden şekilleniyor. Aynı zamanda bellek oluşumunda da ciddi bir payı var deneyimlerin. Kentsel dönüşümle beraber ya da daha doğru bir ifadeyle kentin yeniden inşası nasıl bir deneyime karşılık geliyor?

Bellek sorununu farklı açılardan düşünmek olası. Ali Ergur kitabın “Kentlerin Hatırladıkları” bölümündeki yazısında örneğin İstanbul’u ve semtlerini sanayileşirken geçirdikleri dönüşümlerle birlikte ele alıyor. Yazarın deneyimlediği İstanbul bu süreçte sanayileşmenin nedeni olduğu fabrikaların kokularıyla hafızada yer buluyor. Ceren Acun aynı bölümdeki yazısında kentsel dönüşümle verili iktidarın dünya görüşünü İstanbul’da mekâna nasıl işlediğini ve bu süreçte dönüşüme konu mekânlarda ikamet edenlerin yaşadıkları yerle ilişki ve deneyimlerinin hiç dikkate alınmadığına dikkat çekiyor. Bu bölümde Fabio Salamoni Sivas’ın farklı geçmişlerinin resmi hafıza tarafından nasıl görünmez kılındığını etraflıca tartışıyor. Dolayısıyla, değişen kentin, bu değişimin doğası nedeniyle yaşanan hafıza sorunları var; siyasi iktidarın tek taraflı mekânı anlamlandırma ve kendisinden önceki hafızayı hiçe sayma girişi var; bir de farklı kentlerde mevcut Sünnî ya da Müslüman olmayanların kentleriyle, köyleriyle aralarındaki deneyim ve yaşanmışlık anlamındaki hafızalarının kamusal alanlarla yok sayılması olgusu var.

Peki, geçmiş algısının bir tür yok edildiği noktada, her gün adları değişen yollar, köprüler, caddeler ile karşılaşıyoruz. Söz gelimi geçenlerde Kadıköy Dumlupınar Mahallesi’ndeki Zaman Sokağı’na şair Melih Cevdet Anday’ın adı konuldu. Zaman mefhumu ayrıca Melih Cevdet’in şiirlerinde önemli bir yere sahip, tesadüf güzel fakat zaman kelimesinin çağrışımı akıllara başka şeyi getirdiği için değiştirildi. Bu anlamda değişen bu isimler tam olarak ne ifade ediyor sizce?

Biraz önce söylemeye çalıştım. Bu örnekte ne kadar doğru bilmiyorum ama bizimki gibi ülkelerde geçişin hangi anlamlarla yükleneceği konusunda daha fazla çatışma var. Kamusal alanı geçmişin ve bugünün nasıl alımlanacağı konusunda bir ideolojik mücadelenin alanı olarak gören iktidarlar var. Dolayısıyla henüz tarihe mal olmayan bir olayı tarihe yazılmış en büyük olay gibi göstermek istiyorsanız köprüleri, yolları, mahalleleri yeniden adlandırmaya başlıyorsunuz. İktidar kendisini mekâna, kentin bedenine kazıyor. İktidar değişimi olduğunda karşı bir hamle olarak yeni verilen isimlerin sökülüp atılmasını bekleyebiliriz.

Bir kültürel karşılaşma alanı olarak kentte, kentle beraber ortaya çıkan kimlik meselesi var. Bu anlamda kentte çarpışan kimliklerin yeni melez kimlikler yarattığını söyleyebilir miyiz?

Kent ve kimlik konusunu ele almak gerekir tabii. Ama bunu bir melezlik olarak düşünmekten yana değilim. Melezleşmede öne çıkan genellikle baskın kültür oluyor. Kitaptan örnekler verecek olursam “Kentlerin Tekinsizleri” bölümünde Şükrü Aslan etnisite ve hemşehrilik üzerine yazdı. Köyden kente göçle gelenlerin özellikle kurdukları dernekler aracılığıyla yerel kimliklerini yaşatmanın yollarını bulduklarına değindi. Ve hemşehrilik olgusuna dikkat sarf etmeyen bir kent sosyolojisinin eksik kalacağını belirtti. Bu bölümde Hakan Yücel kentsel dönüşüm yüzünden yerleşim yerlerinden olan Derbent gecekondu mahallesi örneğini ele aldı. Kutay Kayapınar, Beyoğlu Hacı Hüsrev Mahallesi sakinleri ile görüştü. Etiketlenmiş ve suçla özdeşleştirilmiş bir mahallede oturanların kentin egemen kesimlerince nasıl damgalandıklarını gösterdi. Kimliklerin çatıştığı doğru, kimlikler melezleşmekten daha çok kentleşmeye ve modernleşmeye kendi saiklerine göre adapte oluyorlar. Ama açıkça gözlemlenen, dışlama mekanizmalarının çok güçlü bir şekilde yaygınlık gösterdiği. İncilay Cangöz’ün yazısında bu durumun kadınlar için ne anlama geldiğini, özellikle de kamusal alandan dışlanmaya yol açtığını okuyoruz. Ama bu bölümdeki can alıcı yazılardan birini Berfin Atlı yazdı. Kentte kimsesiz olmanın aynı zamanda isimsiz mezarlara gömülmek olduğunu yazdı. Kilyos Kimsesizler Mezarlığı’nı ele aldı. Kente yeni gelen mültecilerin, işsizlerin, yoksulların mezarlarındaki dışlanmışlığı ele aldı.

“Boşluğun Gücü” adlı yazınızdan yol alarak, kentte farklılık geldiğimiz noktada iktidar için sadece İslam’ın egemenliği altına girmekle mi mümkün?

“Boşluğun Gücü” başlığı Ermeni fotoğraf sanatçısı Norair Chahinian’ın Türkiye’de tarihsel süreçte yok edilen Ermeni ve Rum anıtlar için kullandığı bir ifade. Türkiye’de milliyetçilik hep kendini tehdit altında hissetmiş bir milliyetçilik olmuştur. Gerçek ya da farazi olduğunu tartışmaya gerek bile yok. Bu kendinden emin olmayan milliyetçilik kendi kültür ve geçmiş mirasını tek geçmiş ve kültür mirası olarak göstermek istediği için farklılığı temsil eden çoğu anıtı ya yok etmiş ya da görünmez kılmıştır. İslami kimlik 1980’lerden sonra geçmiş ve hafızanın asli olarak dinin etrafında örgütlenmesini talep eder olmuştur. Ama Osmanlı İmparatorluğu’nun Türkiye Cumhuriyeti ile devam ettiğini düşünürsek Türklük, yani milliyetçilik, son yıllarda da İslamcılık ve milliyetçilik kentlerdeki farklılıkların nasıl karşılanması gerektiği konusunda belirleyici olmuştur. AKP hükümeti başlarda Osmanlı çok-kültürlülüğünü hesaba katarak Emeni, Rum ve Musevi ibadet yerlerinin restorasyonu ve ibadete açılması konusunda girişimlerde bulunmuş, ancak bu süreç de tıpkı başka süreçler gibi tamamlanamamıştır. İslami ve milliyetçi kimliğin kentlerdeki tezahürleri bollaşmıştır denilebilir. Ama sanki bir birarada “iş yapmak”, “para kazanmak” için birbirine benzemeye çalışan insanlar söz konusu gibi.

İktidarın mekânla, kentle kurduğu ilişkiye baktığımızda karşımıza hayli ilginç bir tablo çıkıyor. Her iktidar ilk başta kenti ve kentin alanlarını kontrol etmekten başlıyor işe. Kentin mekân olarak iktidarlar için bunca önemli olmasının arka planına eğilelim isterim…

Aslında yukarıda söylemiştim. İktidar mekâna, kentin mekânına kendini kazımak istiyor. “Kentlerdeki Alternatif Sesler” Bölümünde Ceren Acun siyasi iktidarın mekânda kendi imgesini ve söylemini topluma benimsetmek için ortak bir tarih ve kimlik inşa etmeye giriştiğini yazdı. Bu kimlik inşası sürecinde yazıda müziğin nasıl kullanıldığına baktı. İstanbul’da ve Ankara’da (bu iki kenti daha yakından tanıyorum) 1990 öncesi ile 1990 sonrası kamusal alanı arasında müthiş bir fark var. İktidar sokak, afişler, yeni inşa edilen camiler, binalar, yeni açılan otobanlar, köprüler ile kent sakinlerine her gün her an kendisinden söz ediyor. İletişim araçlarından çok daha güçlü propaganda aracına dönüştü kentlerin kamusal alanları. Sokaklarda olan bitene baktığınızda rahatça iktidarın neyin ideolojik kavgasını verdiğini anlıyorsunuz. Nitekim 31 Mart yerel seçimlerinden sonra sokaklara asılan afişler bunu açıkça gösterdi.

Paris’e bugünkü kentsel görünümünü kazandıran Haussmann’ın asıl amacı kenti olası bir iç savaşa karşı güvence altına almaktı. Öte yandan caddeler, işçi mahalleleri ve kışlalar arasında en kısa yolu oluşturmak amacıyla inşa edilmişti. Bununla şuraya gelme muradındayım. Özelde İstanbul’un geniş alanlarına yakın kurulması amaçlanan kışlalar ile Hausmann’ın niyeti arasında bir ilişki kurabilir miyiz?

Haussmann Paris’i dar yollarından kurtarıp modern bir şehre dönüştürmek için devasa caddelerle donattı. Bu açıdan Paris, David Harvey’in deyişini ödünç alacak olursak modernliğin ilk kenti. Haussman küçük esnafı, burjuvaziyi ve kralı bu dönüşüm sürecine ikna etmek için çekirge gibi bir o yana bir bu yana sıçramıştı. Haussmann’dan sonra Paris bir daha asla böyle bir projeye konu olmadı. Bizdeki durum daha farklı. İstanbul’da Taksim Meydanı’na bir kışla inşa etme arzusu ve ısrarı, kentin en görülür yerine iktidarın kentin en görülür yerinde kendi geçmiş mirası anlayışını temsil edecek bir bina yapmaktadır. Bu kışlayla İstanbul daha modern olmayacak ya da yeni yaşam merkezlerine kavuşmayacak.

Bir de kentin kültürel iktidar konusunda ciddi payı var. İstanbul’un bir tür kültürel üretimin başladığı kent olduğunu söyleyemesek de kültürel üretimin sergilendiği bir yer olması açısından önemi büyük…

Klasik bir şey olacak ama İstanbul Türkiye’nin ekonomik, kültürel ve politik merkezi. Ülke nüfusunun neredeyse dörtte biri İstanbul’da yaşıyor. Özellikle Ankara ile karşılaştırıldığında insan İstanbul’da kendini kültürle ve tarihle kuşatılmış buluyor. Bu nedenlerle İstanbul iktidar için vazgeçilmez bir kent.

Peki, bitirelim. Son olarak bugün, kentlerde alternatif seslerin bir karşılık bulduğunu söyleyebilir miyiz?

Bu soruya “Kentlerdeki Alternatif Sanat” bölümünde Kaan Işık ile Berkay Şatır’ın sanat kolektiflerinden söz ederken bağımsız sanatı ticari kaygı olmadan ürettiklerine değiniyorlar. Bu kolektifler İstanbul’un merkezlerinde, sokaklarında, evlerinde sanat yapan bireysel sanatçılardan oluşuyor. İstanbul’da hep iktidarın kendini mekâna nasıl dayattığını dile getirdik bu kolektifler de İstanbul’da. İstanbul aynı zamanda bir yeraltı sanatının da mekânı. Ayşenur Ölmezses İskender Giray’ın Kadıköy sokakları için yaptığı heykelleri ele aldı. Görüldüğü üzere Michel Foucault’nun deyişiyle iktidarın olabilmesi için direnişin de olması gerekiyor. Direnişi yok eden bir iktidar artık sadece despotiktir.