NURAY SANCAR: MEMLEKET DİSNEYLAND…

Walt Disney eğlence şirketinin 1955 yılında Kaliforniya’da, 1971 yılında Florida’da kurduğu; folklor, masal ve söylence dünyasına ait figürlerin plastik yeniden yaratımlarının sergilendiği tema parklar, yetişkinlere ve çocuklara bir boş zaman eğlenceliği olarak sunulmuştu. Mickey Mouse ile Vakvak Amca’nın, örneğin Hansel-Gretel kardeşler ile Uyuyan Güzel’in, Robin Hood ile bir popüler kültür meşhurunun, Kızılderili ile kovboyun hep birlikte sergilenmesinin ne anlama geldiği daha o zaman kültür teorisyenlerinin ilgisini çekmişti. Ama asıl 1992 yılında Paris’te açılan Disnayland’dan sonra, bu oyuncak parklar ile parkların dışında süren gündelik hayat arasındaki ilişki sorgulanmaya başlayacaktı. Kültürün zaman dışı fragmanlara bölünerek teşhiri ile sabahtan akşama kadar vakit geçirebilmeyi vaadeden, herbiri bir kent simülasyonu olarak tasarlanmış AVM’ler arasındaki ilişkinin, Walter Benjamin’in Pasajlar’da açtığı yoldan giden sosyologlar tarafından en çok didiklendiği zaman 90’lar sonrasıdır. Modern zamanların “pasajlar”ında dolaşıma giren metaların, dükkânların önünde uzanan caddelerin, kafelerin, sinemaların, buz pateni alanlarının, oyun sahalarıyla kreşlerin dikte ettiği yaşam tarzıyla tema parklardan çıkan ideolojik mesaj arasında bir bağlantı vardı. Georg Ritzer buna Toplumun MacDonaldlaştırılması adını takarak, büyüsü bozulmuş bir dünyanın yeniden büyülenmesi yoluyla, topluluğun ortak görü ve ortak bir bakış açısının oluşturulması diyordu.

Disney parkların en önemlisinin Paris’te açılması, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana kültürel temsiliyet bakımından önde olan Fransa ile yarışan ABD’nin hegemonik evreninin mikro örneğinin orada kurulması anlamına geldiği için manidardı. Bu tema parkların replikası başka ülkelerde de uygulandı. Tokyo’da açılan parkta Walt Disney kahramanlarının kimono ile zuhur etmesi, CocaCola’nın “üçüncü dünya ülkeleri”nde reklam ve logo çalışmalarını yerel alfabe ve yerel kültürlerle uzlaşarak gerçekleştirmesinde de kendini gösterdiği gibi figürlerin enstalasyonundan taşan anlam, metaların yerel kültürler sayesinde bir kez daha  büyülenebileceğiydi. Gelgelelim böyle bir iliştirme zamandan ve mekândan koparılmış olarak bağlamsızlaştırılan nesnelerin ve imajların kendi doğal ortamlarından koparılarak cansızlaştırılması anlamına geliyordu.

Bu temalı park modası Türkiye’yi teğet geçmedi, kimilerinde çizgifilm kahramanlarından Keloğlan ve Nasreddin Hoca’ya seğirtip, Türk tarihinden, mitolojsinden şahsiyetler, masal kahramanları, folklorik figürler ve kültür endüstrisinin “meşhurları” arasında gezinenlerin maruz kaldığı çağrışımları yöneten parklar İstanbul, Ankara, Antalya, Kırşehir gibi kentlerde de açıldı. (Altın; 2017) Bu parklarda tarih öyküsüzleştiriliyor ve parkların dışında oluşturulmuş güncel siyasal bir anlatının tamamlayıcısı haline geliyorlardı.

Parklardaki sergileme anlayışı folklorun ve popüler kültürün unsurları arasında bir nitelik farkı gözetmez. Figürler onları ortaya çıkaran özgün tarihsel bağlamlarından soyunmuş ikonlara dönüştürülür; bu bakımdan geçmiş ile şimdiki zaman arasında ilerleyen bir akıştan ziyade döngüsel bir tekerrürün altı çizilir. Böylece bunlar geçmişin hatırlatılarak unutturulmasına olduğu kadar bilinen bugünün bir hatıra kıymetine indirgenerek bozuşturulmasına da hizmet eder. Figürlerin işaret ettiği geçmiş realiteye içkin neden sonuç ilişkisini bir çırpıda hiçleştirerek onları bir Disney realitesine göre yeniden canlandırır. Bu realite gündelik hayatın gizemleştirilmesinden başka bir şey değildir.

Benedict Anderson, hayali toplulukların inşası sürecinde, dünyanın ve insanların kökenlerini özdeş kılan bir zaman tasarımının geçmişle geleceği eşzamanlı sunmaya çalıştığını yazar. “Kozmoloji ile tarihi ayırt edilemez, dünyanın ve insanların kökenini özdeş kılan zaman tasarımı… insanların hayatlarını eşyanın tabiatına sıkı sıkıya bağlamış, var oluşun gündelik dertlerine belli bir anlam vermiş ve çeşitli biçimlerde bunlardan kurtuluş yolu sunmuş olur”lar. (Anderson; 1995, s.51)

Anderson’ın ulusal toplulukların kuruluşuyla ilgili söylediği sözlerden yola çıkarak

tema parklar hakkında böyle tümel bir sonuca varmak kolay olmayabilir. Ne var ki parkların kurgulanış biçimini ortaya çıkaran tercih onların etrafındaki dünyanın nasıl çekilip çevrildiğine dair de bir öneri sunduğu için parkları etraflarındaki dünyadan ayrı düşünmek anlamlı değildir. Zaten bu yüzden tema parkları kapladıkları uzamdan daha fazlasını işgal ederek bir toplum tahayyülünü de yansıttıklarından toplumun, kentlerin dizaynı Disneyleştirme kavramı ile karşılanabilmektedir.

Baudrillard “Disneyland’ı düşsel bir evren olarak sunma arzusunun gerisinde yatan şeyin Disneyland’ın dışında kalan evrenin gerçek bir evren olduğuna inandırma düşüncesi” olduğunu yazar, “Burası gerçeğe özgü bir düşselliği gerçeği simetrik bir şekilde yeniden üretebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinesidır. Oysa Disneyland’ı çevreleyen Los Angeles ve Amerika gerçeğe değil hipergerçeğe ve simülasyona aittir.” (Baudrillard; 1998, s. 25) Ya da başka bir deyimle, ancak Disneyland ile karşılaştırıldığında dışarıdaki simülasyon dünyasının gerçek olduğu iddia edilebilir. “İçerideki” düşselliği dışarıdaki düşselleştirilmiş dünya tamamlar.

İstanbul’un Anadolu yakası girişi Mimar Sinan Camisi[1] ile gökdelenin[2] aynı karede buluşan silüeti ile açılır. Bir yanda kentsel arazinin devasa bir arsaya dönüştürülmesiyle genişleyen rantın ve kalkınma retoriğiyle birlikte tanımlanan sermaye birikim rejiminin simgesi vardır. Diğer yanda, elinin değdiği her şeyin “göklerden gelen bir karar”la ilişkili olduğunu va’z eden ‘dünyevi iktidar’ın, sözüne teyit olarak sunduğu mabet.

Bu ikisi Yeni Türkiye’nin simgeleri olarak yan yana bulunur. Dünyevi ve semai olan arasındaki fark yerli yerinde dursa da hem iktisadi hem siyasi faaliyet, üzerine okunmuş pirinç gibi metafizik bir anlamla kuşanır. Bundan sonra her şey, varlığı Müslüman Türk varlığına armağan olan pirinç gibi, ona okuyan nefes sayesinde, büyülü ve muktedir bir nesne muamelesi görecektir artık.

Okuyan nefes sayesinde ömrünü tamamlamış görenek dirilebilir, oyun gerçek yaşamın yerine geçebilir. Siyaset kurulu bir sahnede gerçekleşen temsile indirgenir ve imaj gerçekle aynı kıymete sahip olabilir. Malazgirt’ten sırtında kefeni at üstünde Anadolu’ya giren Alparslan ile Fatih’in, Kanuni’nin, Sultan Selim’in ve diğer anlı şanlı sultanların Reis’le yan yana duran portreleri Hacıvat Karagöz’le Temel Reis figürünün birlikte sergilenmesinden destek alıyorsa bunun tek sebebi hepsinin aynı yerli milli bir manayla donatılmış olması; siyasi iktidarın işaret ettiği hedefe bu sanal meydanda birlikte kilitlenmiş olmasıdır.

Figürlerin ima ettiği, farklı zaman, mekan ve kültürlerden gelmek suretiyle kurucu ideolojik kapasitenin sağlamasının, sayelerinde mümkün olduğudur.

İstanbul’un fethini bir dizi ritüelle, yeniden canlandırmalarla günlerce kutlamaya teşne seferberlik ruhu, 1453’ten beri aslında fetih sürecinin devam ettiğini ancak böyle anlatabilir. Bir türlü kurulamayan yerleşikliğin ve tamamlanamayan fethin telafisi için cetlerin ruhunu çağırmaya, bu ruhu da güncel imajlarla pazarlamaya ihtiyaç vardır.

Coğrafyaya yayılarak yerleşebilmek için ajandaya bir yanda cihan hakimiyeti gibi ulvi bir hedef yazılmıştır. Öte yandan her türlü çabanın başarısızlıktan malul olduğu ve bu sebepten her gün yeniden tahayyül edilmesi gereken çelişkisiz ve kenetlenmiş milletin kurulması.

Kent arazilerinin rant çevrimine dahil edildiği, büyük mağduriyetler yaratan kentsel dönüşümün aslı astarı da Ortadoğu’da hegemonik bir güç olabilmek için yapılanların gerçek karakteri de fethin tamamlanması iddiasıyla gizemleştirilir. “One Minute” oyununun hemen ardından rest çekilen ülkeyle ortak askeri tatbikatın yapılıyor olması Davos sahnesinden tetiklenen katharsis sayesinde gizlenebilir. Askeri işbirliğine, savaş tatbikatlarına dair haberler bu katharsis duvarını geçemeyecektir. Sahne oyunları realiteyle yer değiştirir.

Yabancı bir diplomatı Saray merdivenlerinde eski Türk devletleri dönemindeki kostümlerle karşılayan devlet görevlileri ile hayatı bu şatafatlı konutta geçen hısım akrabanın Prada çantaları, Luis Vitton ayakkabıları, altın yaldızlı koltukları, ejder meyvesi suyuyla yapılmış içkileri “Osmanlı mutfağında baklava da vardı börek de” diyen bürokratın teyidiyle, tutarsız ayrıntılardan nasıl bütünsel bir anlatının ortaya çıktığını gösterir. Bu unsurlar halkla Saray arasındaki sınıfsal uçurumun derinleşmesinin, bir lokma bir hırka felsefesinin yerini alan zenginleşmenin işareti değil geçmişle meşrulaştırılan bir kültürel tercih haline dönüştürülür.

Mimar Sinan Camii’yle gökdelen siluetinin birlikteliğinden türeyen imajın sadece bir parçası olduğu anlatı, devlet mahallinden gündelik hayata kadar her yerde tekrarlanmaktadır. Nesnelerin her gün gizemleştirildiği iktidar pratiğine maruz kalan nüfusun izlemek zorunda kaldığı imaj, geçmişten bu güne kadar kesintisiz akması gerekirken sekteye uğrayan şanlı bir tarihin, kaldığı yerden devam edeceğine dair tevekkülü besler.

Geçim koşulları yoksulluk sınırının altına doğru hızla yuvarlanırken, geleceksizliği ve güvencesizliği sosyal yardımlarla telafi edilen milyonlarca emekçi için gündelik hayatın Disneyleştirilmesi, gerçekliği bir seyirlik vaziyete dönüştürmek suretiyle bir unutturma pratiği olarak işler. Kaybolanın yerini, “eyy” diye atarlanmalarla tetiklenen karnavalesk coşkusallık eşliğinde ısıtılan konulan milli hezeyanın kaynayıp köpürmesi alır. Iphone telefonların kırıldığı, krizin ve yoksulluğun müsebbibi ilan edilen ABD’yi protesto etmek için 1 dolarların yakıldığı, Çin’e kızıp turist Korelilerin dövüldüğü bir gösteri dünyası sayesinde milli ve yerli birlik tecessüm eder.

Seyredenlere sahneyi taklit etmek kalmıştır. Kentin en işlek caddesinde anaokulu çocuklarını beyaz türbanları içinde resmî geçit halinde yürüyüşe çıkaran müdürle, ilkokul müsameresinde rolü gereği şehit olan erkek öğrencinin başucunda ağlayan minyatür “türbanlı bacı”nın piyesini sahneye koyan eğitim öğretim kadrosu, Saray’ın merdivenlerindeki eski Türk kostümleri içindeki görevlilerle aynı sahneyi paylaşmaktadır. Ve nihayet iktidar yanlısı A Kanalı’nda spiker, sunduğu her haberden sonra boğazını yırtarak “Ver mehteri!” diye bağırdığında memleket Disneyland’ının aleni mesajı bir karşılık bulmuş olur.

Bu kargaşada, bu herkesin her şeyi oyuna çevirmeye, bundan haz almaya teşvik edildiği koşulda yükselen “One Minute” bir toparlanma çağrısıdır. Dağılan, gevşeyen, kendi gerçek hikâyesiyle meşgul olmak zorunda kalan yurttaşlara Disneyland’ın büyülü atmosferine geri dönme çağrısıdır. Gerçek hayatın tekinsizliğinin her gün rehabilite edildiği yer hayatın bir oyuna, gerçeğin simülasyona dönüştüğü; orada her nesnenin kendi gerçek doğasından ve bağlamından ayrıldığı, nedenlerini ve sonuçlarını kaybettiği yerdir.

İrfan; dini ve dünyevi diye ikiye ayrılamaz. Yani her bütün gibi tecezzi kabul etmez” yazan Cemil Meriç geçmiş ile geleceğin bir sarmal halinde bulunduğuna inanır. Zaten dinler için de zaman şimdinin geçmiş ve gelecekle harmanlandığı bir yerdir. Siyasetin devraldığı, işlevsel olduğu sürece hiçbir kavramın, ritüelin, alışkanlık ve göreneğin miadını dolduramadığı bir uzama ait bu zaman anlayışıdır. Geçip giden bir zaman algısının yokluğunda ölmüş bitmiş olan kaybolmaz, kimse miadını dolduramaz. Gerçek hayat, geçmişin uzantılarının güncel fragmanlar üzerinde işlem yaptığı bir sahnedir.[3]

Tecessüsümüz yeni fetihlere kanatlanırken, gündeliğe bayağıya alışılmışa takılıp kalan bir dikkat ne kadar zavallı… (Meriç; 1979, s. 156) Murdar bir halden muhteşem bir maziye kanatlanmak gericilikse her namuslu insan gericidir” (Meriç; 1979, s. 14) diyor Cemil Meriç. Bu muhafazakâr yazarın sözünü yenilerde anan Devlet Bahçeli, geçmiş güzel günlere dair bir nostaljiyi gelecek beklentisi azalmış nüfusun önüne boşuna koymamıştır.

Çünkü hakikaten içinde yaşanan koşullar murdardır, bayağıdır. Bu yüzden emekçiler aslında geleceğe kanatlanıp uçmak ister; ütopyalar üretir. Ama mutlu bir gelecek perspektifini   sunamayan iktidarın elinde geçmişin ölü nesnelerinden başka bir şey yoktur. Onları okuyup üfleyerek yeniden canlandırmaya ve güncel bir anlam kazandırmaya bunun için ihtiyaç duyar.

Böylece geçmişin ölü nesnelerinin yan yana yeniden canlandırılması geleceğin vizyonla eşitlenmesine de zemin hazırlar. Günlük hayat yani şimdi, manalarını yitirmiş nesnelerin yığıldığı bir Disneyleştirmeye maruz kalır.

Melih Gökçek’in Disneyleştirmenin suyunu çıkardığı Ankara’da da; dinozorların, kent oyuncaklarının, ışıklandırmaların, “fışkiyeler”in eşliğinde, kentin yandaş rantiyelere, hısım akrabaya parsel parsel dağıtılması gerçekleşmiştir. Bu organize kötülük sürerken Ankaralıların hoşça vakit geçirebilmeleri için kent seyirlik bir mekâna, temsilin kesintisiz sürdüğü bir sahneye dönüştürülmeye çalışılmıştır. Gidilmeyen bir hac ritüelini

yapay bir Kâbe maketinin etrafında dönerek eda eden yurttaş profilinin oluşmasında, hayatın seyirlik bir şeye dönüşmesini kolaylaştıran imaj bombardımanının etkisi büyüktür. Şimdi burada olmayanı var eden, var olan her nesneyi sanallaştıran; dünyayı bir oyun sahnesine dönüştüren algı örgütlenmesi zihnin de Disneyleştirildiği bir politik temasa çok şey borçludur. Sonunda insanın kendisi de yukarıdakiler için bir seyirlik nesneye dönüşür.

Kaynaklar

George Ritzer, Toplumun McDonaltlaştırılması, çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı- 2011

George Ritzer, Büyüsü Bozulan Dünyayı Büyülemek, çev: Şen Süer Kaya, Ayrıntı – 2000

Benedict Anderson, Hayali Cemaatler, çev: İskender Savaşır, Metis -1995

Kübra Yıldız Altın, Eğlence Endüstrisi Bağlamında Kültürün Tektürleşmesi…, Uluslararası Sosyal Araştırmalar Dergisi (The Journal of International Social Research), Cilt: 10 Sayı: 51 Volume – Ağustos 2017

Jean Baudrillard, Simülakrlar ve Simülasyon, çev: Oğuz Adanır, Dokuz Eylül Yayınları – 1998

Cemil Meriç, Bu Ülke, Ötüken – 1979

Benjamin R. Barber, McWorld’e Karşı Cihad, çev: Eser Birey, Cep Kitapları, , 2003

[1] H. Hümeyra Şahin: Semt, senenin belli günlerinde Jennifer Lopez gibi dünya starlarının ağırlandığı ya da spor müsabakalarının olduğu seküler bir mekânın kalabalığı ile yoğunlaşırken, bazı günlerde Mekke sokaklarını andıran tekbir sesleri ile kuşandı.
İşte ezber bozan bu durum, Yeni Türkiye’nin disiplinlerarası okuma gerektiren manzaralarından birisi olarak karşımızda duruyor. Bu dikotomi içinde bir yanda cami üzerinden yapılan mimari-zihniyet eleştirileri, öte yanda seküler endişeler meseleyi makro düzeyde gündemde tutarken, gündelik hayatın içinde akıp giden mikro hikâyeler bize semt sosyolojisi hakkında farklı şeyler söylüyor. Nitekim, anneleri havuz kenarında güneşlenirken, sitenin sayısı üç-beşi geçmeyen dindar aile çocukları ile sair zamanda aynı parkı paylaşan çocuklar, merak saikiyle daha önce hiç gitmedikleri caminin yolunu tutuyorlar son günlerde. Kentli bir İslam temsili konusunda hayli hassas olan cami yönetiminin Ramazan’da çocuklar için hazırladığı etkinliklerde palyaçolarla eğleniyor, şişme film karakterleriyle vakit geçiriyor ve bir yandan da dinle daha pozitif, önyargısız ve bizzat içinde yaşayarak ilişki kuruyorlar. Hatta günlerinin yarısını camide geçirip eve döndüklerinde, sehpasındaki limonatayı yudumlayan annesinden, camiye gittiği arkadaşları ile akşam bahçede yapacakları eğlenceli iftar için izin alabiliyorlar. Öte yandan benzerlerini daha çok Central Park’ta ya da Hyde Park’ta gördüğümüz, donanımlı spor kıyafetleri ile her sabah cami kompleksindeki koşu parkurunda koşan semt sakini gençler, cami ile aralarındaki mesafeyi en azından fiziksel olarak ortadan kaldırabiliyorlar…”

https://www.star.com.tr/acik-gorus/gokdelenler-arasindaki-cami-avlusundan-yeni-turkiyeye-bakmak-haber-783541/

[2] Zehra Betül Atasoy şöyle yazmış:

“…Uzun zamandan beri (40-50 yıldır) Türkiye bir yandan modernleşiyor öte yandan dindarlaşıyor. Bu tablo Türkiye’yi tarif eden en iyi tablodur. Ancak ne üzerinde durulmuş; ne de analiz edilmiştir. Sosyolojik formüllere-şablonlara uymamaktadır. (Mimar Sinan Camisinin) yeri yanlış seçilmiştir. Mesele arkada yükselen seküler zihniyetin gökdelenleri arasında bu caminin (geleneğin-dindarlaşmanın) ezilmiş olmasıdır. Bu sakil durum asrın başındaki İslamcıların ‘Batının ilim ve fennini alacağız, İslam ahlâkına bağlı kalacağız’ tezinin bugünkü tezahürüdür. Ne yazık ki Müslümanlar Batı tipi hayat karşısında kendi inançları doğrultusunda dünyanın hiçbir yerinde bir ‘hayat tarzı’ kuramadı. Hep tenkit, hep itiraz… Gökdelen hegemonik bir yapıdır. Kapitalist ideolojinin ve tüketim ekonomisinin sembolüdür. Şu anda bütün dünya bu görüşün hayat tarzını benimsemiştir. Alternatif yoktur. Mimar Sinan Camii de o gökdelenler arasında başka bir dünyaya ait olduğunu haykırıyor ama, kim duyacak… Gökdeleni biz Batı’dan aldık. Öte dünyaya inanmayan, sömürücü, insafsız, hem insanı hem tabiatı tüketen bir uygulamanın sembolü. Sürekli büyüme, sürekli refah ve zenginlik peşinde koşan, konfor düşkünü bir zihniyet. Bütün dünya üretiminin yüzde seksenine el koyan bir azınlığın ideolojisi, hegemonyası… Ama cami canımıza, kanımıza, beynimize, kalbimize kazınmış. O bizi terketmiyor. Çok şükür…” http://www.arkitera.com/haber/9479/cami-sembol-ve-zihniyet

[3] Ancak Disney gerçeği değil, sanallığın gerçek ötesini yaratmayı amaç edinmiştir. Sanal gerçekliğin ana fikri, hiçbir zaman olmadığı ve olmayacağı bir gerçekliğin çok yakın bir benzeri olmasıdır. Korsan koyunda seks yapamaz, Disney’in bir Bavyera kalesinden geçerek at sırtında Almanya’ya ulaşamaz ya da Başkanlar Salonu’nda Lincoln’e suikast yapamazsınız. Tek yapacağınız seyretmektir… meşguliyet olmaksızın seyretmek, sorumluluk olmaksızın seyretmek… Benjamin Barber; s. 151)