1-İlk şiirim tahminen 2004-2005 yıllarında, Pitoresk dergisinde yayımlandı. Diyarbakır’daki öğrencilik yıllarımdı.

Çok parçalı bir sosyolojimiz ve kültürümüz var. Tek bir ortama indirgeyerek bakılacak bir konu değil. Farklı muhitlerde farklı meselelerin bulunduğunu paranteze alıyorum burada. Kişisel olarak, varsa eğer, böyle bir ortamın parçası da olmadım. Bazıları kenara yazgılıdır. Ben oradan bakıyorum. Dönem bazında; dil, üslup ve imajlar çerçevesinde ön plana çıkan bir şeylerden söz edebilirim. Ama daraltarak ve eksilterek. “Doğudan zuhur eden şiir” meselesi vardı bir süre. Sanırım Metin Kaygalak’ın arkaik kelimelerle kurduğu ve ilk olarak onun geliştirdiği imajların daha sonra yeni isimlerle çoğalması üzerine ortaya çıkmış bir meseleydi. Ama kusurlu bir tanımlamaydı ve tutmadı da. O potada eritilmek istenen isimlerden bazıları daha sonra kendi çizgilerini derinleştirmesini de bildiler. Bunun yanı sıra, belki abartılı gelebilir, ama İkinci Yeni’nin o dönem henüz yeni anlaşılmaya başlandığını söyleyebilirim. Kendi şiirini kurmaya çalışan hemen her gençte İkinci Yeni’nin bariz izlerini görmek mümkündü. Bundaki esas pay bireylik meselesiydi. Seksen Kuşağı’nın toplumcu gerçekçi anlayışı erimeye yüz tutmuş ve nispeten vasat bir konuma taşınıyordu. Öte yandan majör politik sorunlardan kurtulamamanın sıkıntısını duyan, ama derdi meselesi bunları aşan, daha evrensel noktalardan bireyin varoluşuna odaklanan bir kuşak yükseliyordu.

Şu an yazılan şiire tam olarak hâkim değilim. Bu sözden esas kastım, ilk kitapları çıkan şairleri tam takip edemeyişimdir. Üstelik bir okur olarak en çok da şairlerin ilk kitapları ilgimi çeker. Ama bahsi geçen dönemde nispeten daha hâkim olduğumu söyleyebilirim. Zamanla seyir rotanız değişiyor ya da eve kitaplar yerine poşetlerle dönüyorsunuz. Kopmalar oluyor. Kolay dağılıyor, zor toparlanıyoruz. Gibi ve sair nedenlerle… Yaşamak zor iş.

 2-Şiirimin kaynağı şiirin kendisidir. Dünüyle bugünüyle. Bütünden parçaya, parçadan bütüne dilin bir tarihi vardır. Bakmayı ve görmeyi bilmek gerek. Buna işçilik katarsınız, üslubunuz olur, sesinizi ayırt edersiniz tüm o sesleri olabildiğince bilerek ve reddederek. Malzemeyi yoklarsınız, yani hayatınızı, buna tesir eden ayrıntıları. Mesela fay hatlarını ve kaynayan derinlikleri, mesela karanlık bir bakışı, bir tedirginliği ya da aydınlık bir gülüşü, bir portakalı, kabukları… Bunları bir yeter kaide olarak alıyorum. Kaynağı her şey olarak görebilir, sınırları genişletip daraltabilir, kaideyi daha da yukarıya taşıyabilirsiniz. Taşımalı da…

Gelenek ya da kanonik bağlar… On yıl kadar evvel bir söyleşide şu cümleyi kurmuşum: Şiirin şeceresi bilinmeli ama baba reddedilmelidir. Aynı noktadayım. Ama birileri yahut okur, tutar sizi bir yere yerleştirir, bu kaçınılmazdır. Bu konu bana uzak, edebiyat tarihçiliğine yakın bir yere düşer.

Edebiyat güçlü bir akrabalıktır ve etkiden kaçanlar kendilerini bu soylu akrabalığa yakıştırmayanlardır… Kime ait olduğunu hatırlamadığım bu güzel sözü aynı zamanda çok kurnazca bulurum. Aynı tavırla konuyu dağıtabilmişsem ne mutlu!

3-Bizde eleştiri ciddi bir kültürel sorun. Önceki kuşaklar da bundan yakınıyordu. Biz de yakınıyoruz. Sanırım bir çeşit Ortadoğululuk bu. Bizde mayası tutmuyor bu işin. Duygu mantığa baskın. Reflekslerimiz çok hızlı işliyor. Hazımsızız. Hemence galeyana gelebiliyoruz. Tahammülsüzüz. Yüz yıldır aldığımız eğitim de cabası. Bir linç toplumuyuz.  Böyle bir kültürel doku içinde eleştiri nasıl mümkün olsun? Şiir de dahil, sevdiğimiz eserleri inceliyoruz. Bu oluyor. Bunun değerli olduğunu söylemeliyim. Orhan Koçak, Nurdan Gürbilek, Mahmut Temizyürek, Ahmet Soysal, Ali Galip Yener, Necmiye Alpay, Veysi Erdoğan gibi isimler bu konuda iyiler. Eleştiriyi de içeren ciddi incelemeler yapmış bu isimler. Ama yukarda eklemişsiniz. İncelemeyi tanıtımla karıştıranlar çoğunlukta. Kafa kol ilişkisini bir yana bırakarak söylüyorum, donanımsızlık başat mesele. Birileri önemli yerlerde bunu çok rahat yapabiliyor. Sonra herkes ben de yaparım deyince bu noktaya geliyoruz. Bir de görünme çabası var. Hız ve seri üretim, kaliteyle ters orantılıdır. Bu çağın hastalıkları bunlar ve fena halde bulaşıcılar.

Şu notu eklemeliyim: Edebiyatımızda eleştiri kadar açlığı çekilen bir alan yoktur. Bu yüzden zaman zaman yapılan veriştirmeleri bile taçlandırabiliyoruz. Bunun ayırımını iyi yapmak lazım.

 4-Biraz karışık bir durum. Şiir 2000’lerin başından sonra bir tür kirliliğe doğru gitti. Vasat bir çoğunluğun İkinci Yeni etkilenimleri ve kafiyeli duygulanımları şiir diye dergilerde yayımlandı. Bir dönem sonra bunları kitap diye bastılar. Sosyal medya üzerinden çok tık aldılar ve şair oldular. Kimi editörlükten geçindi kimi onu bunu tanıtan yazılardan. Belli bir kesimin her yerde görünmesi bir tür antipatiyi beraberinde getirdi. Çok alçakgönüllü görünerek her dergide boy gösterenler, kırk küsur kitap basanlar, marjinal gözükmeye çalışanlar… Bir de hiçbir şey üretmeden her şeye tepki verenler… Şiir ortamı onlara kaldı (!) Şiir değil ama. Gariptir ki takip ettiğim isimlerin hemen hiçbiri dergilerde kolay kolay boy göstermedikleri gibi öyle hemence de kitap yayımlamadılar. Şu isimler üzerine bir düşünmek gerek: Metin Kaygalak, Selim Temo, Seyyidhan Kömürcü, Mehmet Erte, Hüseyin Kıran, Gonca Özmen, Veysi Erdoğan, Ayhan Kurt, Sinan Oruçoğlu, Nilay Özer… İçlerinden bazılarının öykü/roman yazdıkları da biliniyor.

İkincisi öykü aynı dönemde ışıl ışıl parlıyordu ve çok iyi öykü kitapları ardı sıra yayımlanıyordu. Okumalarım birden öykü ağırlıklı olmaya başladı. Bilirsiniz, bir kitap onlarca kitaba kapı olur ve böylece alır gider. O dönem yazdığım şiiri anlatıdan sağaltıyordum. Şiir dosyam (Dağınık Kara) bittiğinde anlatıya yönelik güçlü bir açlık duyduğumu hatırlıyorum. Kendimi peş peşe dört metin yazarken buldum. Bu şiiri terk değildi, ama öyküye böyle bir geçiş oldu bende.

Öte yandan, bizler, verimlerimizi nasıl bir alan içinde değerlendireceğimize karar verirken bazen farklı bir kaba ihtiyaç duyabiliriz. İşinizi iyi yaptığınız sürece bu bir zenginliktir. Okur özeni, samimiyeti, özgünlüğü mutlaka algılar. Ama okur bazen buna tavır da alır. Belki tek yönlü görmek tanımlamak için daha elverişlidir. Bazen de sizi başka bir alan içinde görmek istemezler. Öykü yazanlar size şair, şiir yazanlar size öykücü der mesela. Bunlar var. Ben zenginlik olarak görüyorum. Bir şeyi kötü yaptığınızda sorun yoktur. Önemsenmez. İyi yaptığınızda bazen bu şekilde üst başlıktan yerilirsiniz. İçeriğe ise temas edilmez kolay kolay. Her şey ordadır oysa.