1-İlk şiirim 2014 yılının son aylarında yerel bir edebiyat dergisinde yayımlanmıştı. Aradan çok uzun yıllar geçmemesine rağmen yine de şimdiki gibi karışık ve ayrıştırıcı bir ortam hatırlamıyorum pek. Belki de vardı, ben görmüyordum. Ki şiir dediğimiz şey zaten bir avuç insanın derdi. Hep öyle oldu. Bu kadar azınlığa rağmen neden böyle gittikçe katılaşan bir ortama dönüştü -elbette kendimi de katarak söylüyorum- nerede hata yaptık, anlamış değilim.

2-Çıkış noktası öfke olmakla beraber, hayatımız,  ayrılıklarımız, kavuşmalarımız… Yani uzatmadan, şiir benim için ilk önce ve mutlaka kalple ilgili bir alana dahil.  Temel derdim bu. Gelenek kavramına gelince bu konu için fikrimi sorduklarında Eliot’un şu sözlerinden bahsetmeye çalışıyorum:

Gelenek, hemen bir önceki neslin başarılarını körü körüne taklit etmek anlamında kullanılacaksa, ondan kaçınılmalıdır. Buna benzeyen ve doğar doğmaz kaybolup giden akımlar görülüyor; yenilik tekrardan daima daha iyidir. Fakat gelenek bundan daha geniş bir anlama sahiptir. O hiçbir gayret sarf etmeksizin edinilecek bir miras değil. Eğer geleneğe sahip olmak istiyorsanız, çok gayret sarf etmeniz gerekir. Mesela bir tarih şuuruna ihtiyacınız var.”

 

3-Eleştiri mekanizması eskisi gibi düzgün işlemiyor. Çoğunlukla eleştiri başlığı altında mantıksız bir iyimserlikle övülen kitapları görüyoruz. Bu durum ne şiire ne şaire yarar. Esasen eleştirinin hakiki bir eleştiri olabilmesi için yapıtın olumlu ve olumsuz yönleriyle ortaya serilmesi gerekir. Olumsuz yönler neden gözardı ediliyor? Eleştiri mekanizması ne kadar doğru işlerse şiir üzerine düşünme alanı o kadar genişler. Biz de şiirimizi yazarken eleştirel düşünebilmeliyiz. Dönemin şiirini merkeze alan eleştirmenlerden bahsetmek pek mümkün görünmüyor. Böyle bir durum varsa da Osman Çakmakçı bunu bir dönem yapmıştı. Gerçekten doğrucu eleştiri yazıları yazdı ve yazdıkları şiir odaklıydı. Genellikle şair odaklı eleştiri yazıları okuduk biz. Burada sorduğunuz “dönemin şairlerini merkeze alan”dan kastınız eğer sanatçıya yönelik eleştiri ise, bunu söylemek zaten mümkün değil. Böyle araştırmacı eleştiri yazıları günümüzde çok nadir… Kastınız şaire çalışan eleştiri metinleriyse, tam üstüne bastınız. Demek istediğim, evet, şaire çalışan metinler var ve bunlar eleştiri başlığı altında toplanıyor. Bizim amacımız şairi yükseltmek mi yoksa onun şiirini incelemek mi? Bu soru, eleştiri yazan herkesin kendisine sorması gereken ilk soru.

 4-Şiirden öyküye yöneliş, kendini bulma durumuyla ilgili. Türlerarası geçişler olabilir. Yazan kişi belki de öykü metni yazarken daha iyi olduğunu düşünmüştür ya da farkına varmıştır. Bu demek değildir ki bir daha şiir yazmayacak. Hem öykü hem şiir türüne verim sağlanabilir. Şiirden öyküye yöneliş öyle olumsuz bir durum sayılmaz. Şiir bu durumda kan kaybetmez. En önemlisi bu çok yönlülüğün yazara kattığı bakıştır ki, bu çok önemlidir. Aynı zamanda edebiyat tarihimizde bunun birçok örneği var. Hem şiirden romana ya da öyküye geçmiş ve hep kurgu türünde kalmış, hem de birçok türe katkı sağlamış önemli yazarlarımız var. Bu durumun değerli olduğunu düşünüyorum. Bir de madalyonun diğer yüzüne bakalım. Şiirin insanı yıpratan bir yanı yok mu? Mesai harcamak gerek, diğer türlere nazaran derdimizi daha kısa anlatacağımız için etkili bir üsluba ulaşmak gerek. Üstelik kelimelerin, okunuş biçiminin, uyandırdığı hislerin, yazılış biçiminin kısacası her noktanın önemle üstünde durulması gereken bir tür… Diğer türlerden üstün tutmak gibi düşünülmesin fakat şiirin şairini hem ruhsal yolculukta hem de pratikte ne kadar yıprattığı düşünülsün. Roman ya da öykü için belirli teknikleri ortaya koyabilirsiniz. Şiir için aynı şey söz konusu değil. Şiir aynı zamanda metafizik bir tür… Bu durumu farkeden, ürkerek öyküye geçiş yapanlar da olabilir diye düşünüyorum.