İsahag Uygar Eskiciyan’ın Pause Anıtı’nda “Öykü Serüveni” başlıklı bir öyküsü vardır. Pause Anıtı, bir öykü kitabı olduğu için öykü diyorum fakat esasında hem bir suçun kabulünü hem de suçlunun aklanmasını sağlayarak kendisini yapısöküme uğratan bir itiraf demek daha doğru olacak gibi adına. Bu itiraf, birbirini kesen dört ve bu dördünden ayrık bir olmak üzere toplamda beş adet Venn şemasından oluşan bir çizimdir. Dört Venn şemasının birbiriyle kesişen ve birbirinden ayrık alt kümelerinde Olay, Rastgele, Başlık, Yardımcı Olay, İlk Cümle, Yardımcı Kahraman, Kahraman, Kurgu, Eleştiri, Metin, Dil, Atölye ve Yazar elemanları bulunmaktadır. Alt kümesinde bu elemanların hiçbirini içermeyen ve az önce bahsettiğimiz dört Venn şemasıyla kesişmeyen ayrık kümenin ise tek bir elemanı vardır: Öykü. Hakkında kesin yargılardan kaçınsak da günümüz öyküsünün boş bir küme olmadığını zannediyorum hepimiz kabul edecektir. Bu durumda da kapsadıkları, kesiştikleri ve ayrık düştükleri hakkında fikir ileri sürmek daha mümkün olacaktır. Eleştiri hakkında ise o kadar emin olmadığımı şerh düşmek isterim.  

Atıfla başladık, diyeceklerimizi somutlaştırmak adına bu kez Milan Kundera’dan Anna Karenina’ya ilişkin bir alıntıyla devam edelim: “Levin’in malikanesinde bir kadınla bir erkek, yalnız ve hüzünlü iki insan karşılaşır. Birbirlerinden hoşlanırlar ve hayatlarını gizlice birleştirmeyi arzu ederler. Bunu birbirlerine söylemek için sadece yalnız kalabilecekleri bir fırsat çıkmasını beklemektedirler. Sonunda bir gün, mantar toplamaya çıktıkları ormanda buluşurlar. Heyecandan konuşamamaktadırlar, o anın geldiğini ve bunun kaçıp gitmesine izin vermemeleri gerektiğini bilmektedirler. Uzun bir sessizlikten sonra kadın birden, iradesinin dışında, elinde olmayarak, mantarlardan söz etmeye başlar. Sonra gene sessizlik olur, erkek ilan-ı aşk etmek için sözcükler ararken aşktan söz etmek yerine, hiç beklenmedik bir itkiyle o da mantarlardan söz etmeye başlar. Dönüş yolunda çaresizce ve umutsuzca hala mantarlardan konuşmaktadırlar, çünkü asla, asla aşktan konuşamayacaklarını bilmektedirler. Eve dönen erkek kendi kendine, ölen metresinin anısına ihanet edemeyeceği için aşktan konuşamadığını söyler. Ama biz biliyoruz: Bu onun kendini avutmak için öne sürdüğü sahte bir nedendir. Kendini avutmak için mi? Evet.

İstisnaları dışlayarak ve elbette böyle bir zorunluğunun olmadığı çekincesini koyarak sorarsak, günümüz öyküsü, ülkenin geçmişinde ve şimdisinde yaşananlar ile arasında bir aşk ilişkisi yoksa eğer, niçin genellikle mantarlardan konuşmaktadır?

Kendini avutmak için mi? Bilemiyorum.

Hiç şüphesiz okuma da yazma da bireysel ve öznel olup, özlerinde topluluğa ve kolektif olana aykırılık taşıyan birer deneyimdir. Yazar elbette kendine ait anlam ve yaratı alanı içerisinde neyi anlatacağını, ana meselesini kendisi tayin edecektir. Öykü inançsız ve yasasızdır (sans foi ni loi). Bu kapsamda ondan hesap sormak, kalıplara girmesini istemek ya da yazmanın sayısı üzerinde uzlaşı bulunmayan altın kurallarına riayet etmesini beklemek Tarantino’yu kimsenin ölmediği bir film çekmesi için zorlamaya benzeyecektir. Ancak bu Tarantino sinemasını eleştiremeyeceğimiz anlamına da gelmemelidir.

Katılır veyahut katılmazsınız, yerli öykümüz üzerinde gezinen bir hayalet olduğunu belirtmek gerek: Raymond Carver hayaleti. Buna sebep Carver’ın kendisi, yazdıkları ya da yeniden keşfedilmesi değil. Amaç, Carver öyküsünü tartışmaya açmak da değil. Buna sebep Carver’ı idealize eden yerli eleştiri anlayışı ve atölye uygulamaları. Bir adım daha ilerlersek, Carver’daki belirli şeyleri açığa vurmama, belirsizliği koruma ve anlatısal gerilimi sürdürme hallerinin ideal öyküde olması gerekenmiş gibi alımlanması. Hatta yanlış alımlanması. Bunun sonucunda da yerli öykümüz içerisinde -politik baskı ortamının da etkisiyle- yüzleşmeye üşenen, kurguyu dışlayan, günlük yaşantının içdökümünden ibaret, özetle mantarlardan bahseden bir öykü damarının doğması. Oysa “anlatısal hakikat,” der Brooks, “anlatı söyleminin akla yatkınlığından ve iyi bir biçimde şekillendirilmesinden kaynaklanan bir inandırıcılık meselesidir. Bu mesele ayrıca onun gücü diye adlandırabileceğimiz şeyden, yani daha çok bağlantı örüntüsü yaratabilen ve bir anlam ifade eden tek açıklayıcı anlatının burada olduğu düşüncesine dayanarak sorunun böyle gelişmiş olabileceği konusunda bizi ikna etme potansiyelinden kaynaklanır”. Okuru kendi anlatısal hakikatine ikna edemeyen, çoğu zaman böyle bir iddiası bile olmayan, hikâyelerini yaşamıyor olmaktan üreten bu öykü anlayışı, Chimamanda Ngozi Adichie’nin tek hikâyenin tehlikesi dediği hali, açarsak, tekdüzeleşmeyi, unutmayı, vasatlığı ve yabancılaşmayı tetikliyor. Tehlikenin umudu aştığı zamanları ancak yüzleşerek ve hatırlayarak aşabileceğimize, öykülere biraz da bunun için ihtiyacımız olduğuna inandığım için, günümüzde bu tuzaklara düşmeden yazılan öyküyü daha kıymetli buluyorum.

Ana fikrini buradan alan, kısaca değinme fırsatı bulduğumuz konular üzerinde daha fazla düşünülmesine aracılık etmesini ve yine aynı noktalar hakkında günümüz öykücülerinin ne düşündüğü konusunda genel bir kanı oluşturmasını amaçladığımız bir soruşturma bu. Soruşturmaya dahil olan isimlere düşüncelerini bizlerle paylaştıkları için teşekkür ediyor, isimlerin seçimi noktasında onların verdikleri cevaplar haricinde bir gerekçelendirmeye ya da temellendirmeye ihtiyacımız olmadığını düşünüyorum.

Soruşturmanın bir sonraki sayıda devam edeceğinin haberini vererek, mevzu üzerinde düşünmeyi sürdürme niyetiyle…

  • Öykülerinizin -var ise elbette- ana meselesi nedir?
  • Cortazár’ın bilindik sözüdür: “Roman puanla kazanır ama öykünün tek şansı nakavt etmektir.” Buna karşılık, “Öykü,” der Carver, “bir şeyleri açığa vurmalı, ama her şeyi değil”. Kurgu öykünüzün neresinde yer alıyor?
  • Toplumu içeren ya da ona ilişkin herhangi bir alanda hâkim olan vasatlık, sanatsal üretim alanlarına ne şekilde sirayet eder, çağdaş öykümüz ölçeğinde değerlendirir misiniz?