OKU!

Geçmiş günlerde, geçmişin o çok uzak günlerinde

Geçmiş gecelerde, geçmişin o çok uzak gecelerinde

Geçmiş günlerde, geçmişin o çok uzak günlerinde

(…)

Bir zamanlar, bir ağaç, bir huluppu, bir ağaç

Dikildi Fırat kenarına,

Sulandı Fırat tarafından,

Güney rüzgarının şiddeti söktü köklerini onun,

Koparıp attı tepesini,

Fırat sürükleyip götürdü onu sularıyla

(…)

Kadın baktı ağaca, elleriyle koydu ayağının dibine

İnanna baktı ağaca, elleriyle koydu ayağının dibine

“Ne zaman yararlı bir taht olacak oturmam için” dedi

“Ne zaman yararlı bir yatak olacak yatmam için,” dedi

Sümer şiiri Huluppu ve İnanna1

 

Tek tanrılı dinler, belli bir kişinin-grubun elindeki iktidarın sonsuzluğu ile canlıların esenliğine, insanların vicdanına odaklanmış kolektif bir ruhun sonsuz hükümranlığı arasında oluşacak çelişkileri çözmek, en azından çelişkileri belli bir alana sıkıştırarak oluşabilecek kaosu önlemek gibi çok önemli bir yönetim işlevi yerine getirirler. Göklerle yer arasındaki çatışma, içeriği siyasal koşullarla belirlenecek şekilde özel bir ittifakla (Firavun’un Güneş tanrısı Ra’nın, İsa’nın Tanrının oğlu olması vb.) ya da bir elçiyle, arabulucu azizlerle bir dengeye kavuşabilir böylece. İnsanlığın bilinen tarihinde ilk kitap olan Gılgameş Destanı, bizi bu çatışmalı ilişkinin başlangıcına götürür… Gılgameş, tanrı kavramı ile insan kavramının henüz tam olarak birbirinden ayrılmadığı, aralarında geçişkenliğin olduğu çağların (İ.Ö. 4 bin civarı) Sümerli kralıdır. Tanrılara bahşedilen ölümsüzlüğü aramaktadır. Elbette bugün olduğu gibi o gün de ölümsüzlük dediğimiz şeyin içeriğini onlarca başka yaklaşımla doldurmak mümkündür. Ancak, bugünden baktığımızda Gılgameş, insanın doğayla savaşında zafer kazanmak üzere, doğanın yöneticisi olarak düşünülen tanrıların iktidarına yerin temsilcisi “insan” olarak ortak olmak ister gibi görünmektedir.

Gılgameş Destanı, 300  yıla yayılan arkeoloji araştırmalarının sürpriz bir sonucu olarak, Irak’ta Musul yakınlarındaki Koyuncuk’ta antik bir kent olan Ninova’nın kazıları sırasında bulundu. 1852 yılındaki kazıda çok sayıda tabletin bulunuşunu Akadca ve Sümerce olarak iki ayrı dilin keşfi izledi. Asur Kralı Aşurbanipal’ın kütüphanesindeki kitaplar arasında, Gılgameş Destanı’nın Akadca yazılı olduğu M.Ö. 7 yüzyıla tarihlenen 12  kil tablet bugün British Museum’da sergileniyor. Şu anda tüm dünyada Gılgameş Destanı’nın en geniş versiyonu olarak “Ninova Anlatısı” denilen bu kopya kullanılıyor. Daha geriye tarihlenen yarım, parça parça eski Babilce ve M.Ö. 2100’e dek tarihlenen Sümerce versiyonları da mevcut ve yine en kapsamlı arşiv British Museum’da yer alıyor.

Yüzyıllar boyunca Ortadoğu halkları arasında yaygın olarak söylenen ve yazıya da geçirilen destan; çiviye benzer kalem islevi gören bir alet ile ıslak kil tabletlere harfler işleniyor ve tabletler kurumaya bırakılıyordu. Bizim gibi bir takım yazıcılar, sözlü kültürde uzun zamandır anlatılan hikayeyi tabletlere işleyerek yazıya geçiriyor, hatta tabletleri çift yönlü değerlendirerek oldukça kalın kitaplar oluşturuyorlardı. Destan Gılgameş olarak unutulmakla birlikte destandan ve Sümer mitolojisinden öykülerin Kitabı Mukaddes’le paralellikleri düşünülünce çağlar boyu anlatılmaya devam etti.  1874’te George Smith’in tabletleri okumayı başarıp keşfini Daily Telgraph gazetesiyle paylaşmasıyla destan uzun uykusundan uyandı ve Gılgameş gerçekten de ölümsüzlüğe ulaştı.

18. yüzyıl başından itibaren azimli gezginler, arkeologlar, dilbilimciler, pek çok bilim kolundan meraklı biliminsanları, botanikçiler, matematikçiler, din adamları, amatör arkeolog diplomat ve askerlerin araştırmaları üst üste birikerek Şarkiyatçılığın temelini oluşturdu. Asya’da İngiliz emperyalizminin büyük gücü Doğu Hindistan şirketinin Babil ve Musul’da 1811 yılından itibaren arkeolojik araştırmalar yaptığını Kramer’den öğreniyoruz. İngiliz Kraliyet Asya Derneği’nin destek olduğu Babil’de ve İran’da yapılan kazılarla bugün pek çoğu British Museum’da sergilenen yazıtların ortaya çıkması ve Babilce-Akadca-Asurca gibi farklı tanımları olan dilin ve ardından Sümercenin okunabilmesi konusunda başat rol oynadı. Ayrıca, bu dillerde benzer yazınların keşfi bölgedeki farklı halklar arasında bir kültür aktarımı gerçekleştiğini ortaya çıkardı. (Tabletler arasında Akadca-Sümerce sözlükler bile bulunmaktadır.)

Sümercenin çözülmesinde kilit önem taşıyan bir yazıt var. İran’da Kirmanşah yakınlarındaki Behistun’da yerden 100 metre yüksekte dev bir kaya üzerine işlenmiş üç bölümlü antik bir anıt yazıtın zaman içindeki araştırmalarla üç farklı dilde yazıldığı ortaya çıktı. Önce Elamcayı çözdü dilbilimciler ve aynı ifadelerin diğer dillerde de yazılmış olması diğer iki dilin de çözülmesinin yolunu açtı. Önce Akadcayı ve sonra yeni Sümer buluntularının bulunmasıyla yazıttaki Sümerceyi çözebildiler. Böylece, Kitabı Mukaddes’in anlatılarına Ortadoğu coğrafyasında geriye doğru bir karşılık, ebedi destekleyecek bir ezeli ararken tüm bu kitaplarda tekrar edilmiş yazının bambaşka kaynaklarına ulaştılar. Tam da içinde gezindikleri coğrafyanın kavramsal dünyasından çıkıp dünya dillerine yayılmış Farsça kökenli bir sözcüğün ifade edebileceği bir süreçti bu: Serendipiti! Peşinde olduklarından bambaşka bir güzelliği bulmuş olmak durumuyla karşılaştılar.

20. yüzyılda devam eden çalışmalarla Sümerlerin M.Ö. 4000-2000 yılları arasında Dicle ve Fırat nehirlerinin aşağı kısmında, tarıma ve zanaatlara dayalı bir sosyal sisteme sahip kent devletiyle bugünkü uygarlığımızın temellerini attığı ortaya çıktı. Kramer’in “Tarih Sümer’de Başlar” diye özetlediği tarihsel keşif, en az Amerika’yı Hindistan sanan Kristof Kolomb’un keşfi kadar keyif vericidir. Çünkü, ilk araştırmacılar Sümerce’nin değil Akadca’nın peşindeydiler. Farklı kazılarda bulunan tüm bulunan tabletlerin Akadca yazılı olduğunu sanıyorlardı. Sümerler, Kramer’e göre sosyal örgütlenme bakımından bugünkü toplumumuzun öncülüydü.

Gılgameş Destanı, bugün halen tartışmakta olduğumuz temel insanlık sorunlarının yanında, bu sorunların çözüm biçimlerine ilişkin çağlar boyudur devam eden yorum farklılıklarının bilinebilen ilk başlangıç noktasına bizi götürmektedir. Dünya yüzünde güvenli, kalıcı ve hatta ölümsüz bir yaşamın kurulmasına karar verilmesi ve sonrasında bunun nasıl tesis edileceği noktasında bilebildiğimiz ilk başlama vuruşuyla uygarlığın kurucu belgesi olarak da tarihsel bir niteliği olan olan Gılgameş Destanı, bir kaç küçük rötuşla modern bir romana dönüşebilecek özellikler göstermektedir.

Destanın çevirmeni Sait Maden’in Gılgameş Destanı’na önsöz olarak şu üzücü satırlarla belirttiği üzere destanın eksik bölümlerinin artık bulunma ihtimali yok: “Kazıbilimcilerin, araştırmacıların 150 yıl süren çabaları sonunda, destanın yaklaşık üçte ikisi elimize geçmiş oldu. Ama geri kalan bölümü elde etmemiz olanaksız artık. Irak’ta yapılacak yeni kazılarla bir takım eksiklikleri tamamlayacak yeni verilere ulaşmamız olanaksız. İnsanlığın bugüne dek gördüğü en alçakça saldırılardan biri sonunda, Amerikan bombaları, yeryüzü uygarlığının eşik taşlarını yerle bir etti.”2

Ancak elimizdeki parçalardan anladığımız ölçüde bu 5 bin yıllık destanın hala içinde yaşamaktayız. Zira hala ölümsüzlüğü aramaktayız. Farklı içerikler, farklı anlamlar arayıp yaratarak…

***

Gılgameş Destanı’nın en önemli özelliği yaygın olarak Nuh Tufanı biçiminde tanımlanan felaketin aşılamamış korkularıyla yoğrulmuş olmasıdır. Gılgameş, yani insanlık ya da daha doğrusu “insanlık adına Gılgameş”, yeni bir düzen tesis etmek zorundadır. Bunu kendisinin ölümsüzlüğü olarak formule etmiştir. Esasen, Kral Gılgameş’ın önünde acil bir güncel sorun bulunmamaktadır. Savaş, kıtlık, felaket.. ufukta görünen birşey yoktur. Ancak Sümer endişeli bir toplumdur ve topluluğun geleceği için eğitim, bilim, hukukta mükemmelleşme gayretindedirler ve tanrılarla büyük kavgalara girişmemekle birlikte acılarıyla, endişeleriyle ilgili diyalog halinde olmaları müthiş bir yazının ortaya çıkmasını sağlamıştır. Sümerli, doğa karşısında güçlü bir insan olma hayaline ulaşmak için arı gibi çalışır:

Bir varmış bir yokmuş, yılan yokmuş, akrep yokmuş

Sırtlan yokmuş, aslan yokmuş,

Ne yabani köpek varmış ne de kurt

Ne korku varmış, ne de dehşet

İnsanın rakibi yokmuş3

Gılgameş’ın ölümsüzlük arayışı hem kendisinin hem de kurulan düzenin ve istikrarın kalıcılığının garantilenmesini simgeler. Bunu başaramaz fakat bir ot yardımıyla onu genç tutacak ara bir çözüm bulur.

Elbette Gılgameş Destanı’ndaki temaların ve sembollerin kutsal kitaplarda, söylencelerde, mitlerde, pek çok antik metinde yer alması çok şaşırtıcı bir etki yapıyor. Gılgameş insanlığın yaşam tutkusunu ve yaşamı sürdürmek adına göze aldığı tehlikeleri; doğayla ve kendi yarattığı tanrılarla mücadelesini; kendini aşma çabasını ve uygarlığı kuruşunu anlatırken, bir yandan da otoriter bir iktidara giden patikada ilerleyişi anlatır. Ama bunun için göklerle ilişkilerin yeniden düzenleneceği, tek tanrılı dinlerin tarih sahnesine çıkacağı bize daha yakın yüzyılları beklemek gerekecektir.

Macerasının sonunda, büyük tufandan ölümsüzlüğü elde ederek kurtulmuş olan Ur-Şanabi ile şehrine tepeden bakan Gılgameş yanındaki ölümsüzle şu sözlerle eşitlenir: “Üç bin dönüm kent, üç bin dönüm bağlık, üç bin dönüm kır: Uruk’tur işte bu dokuz bin dönümün hepsi!” Hepsi! Hepsi Kral Gılgameş’indir. Korku dolu çocuklar gibi kendilerine bir felaket göndermemesi için tanrılara yakaran çalışkan Sümerlilerin ülkesinde, tanrısal özelliklere sahip olmayı denemede başarılı olamamıştır, ama ölümlü varoluşunu şehrinin gücüyle ödünlemiştir. İnsanlığın ilk kitabı bunu anlatır.

Daha büyük bir çerçevede ele alırsak Gılgameş, ileriye, geleceğe, sonsuza, ölümsüzlüğe doğru bakarken aynı zamanda geriye; insanın neredeyse tür olarak varlığını devam ettirmesinin kritik eşiği tufana doğru bakmış, ormanın içinden yarı insan – yarı hayvan bir varlığı uygarlaştırıp yoldaş edinerek barbar çağı geride bırakmış, insan olarak kendini etkin bir özne haline getirmiş; tüm bunların sonucu olarak bir tarih perspektifi oluşturmuştur. Kramer’in dediği gibi tarih Sümer’de başlamıştır.

***

“Rüzgarın Mirası/Inherit the Wind”te çok güzel bir sahne vardır.4 Okulda evrim teorisini anlattığı için yargılanan kasaba öğretmenini, yürekli ve bilge avukatı şu sözlerle savunur: “İncil güzel bir kitaptır ama tek kitap değildir.” Film ismini Kitabı Mukaddes’teki şu satırlardan almıştır: “One who troubles his own house will inherit wind, And the foolish will be servant to the wisehearted.” (Evine düzensizlik verenin mirası yeldir; Ve sefih adam yüreği himmetli olanın kulu olur.)5

***

Propagandanın hizmetinde tüm tarihsel ve ruhani anlamını kaybetmiş, bilim ve bilgiyle bağını yitirmiş, bütün ekonomik-sosyal-kültürel bütün bağlamlarından koparılmış, bin yılladır ölümsüzlüğü arayan o büyük insan ruhunu hiçliğe ve köleliğe sürüklemek dışındaki yetenekleri köreltilmiş bir ilahi yazına değer biçmek, bu yeni-barbarlık çağında yüreği himmetli kalanın misyonudur artık.

Sümerler, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınları, Çeviren: Özcan Buse, 1. Basım Eylül 2002, s. 264

  1. Gılgameş Destanı, İş Bankası Kültür Yayınları, Çeviren: Sait Maden, 11. Basım Mart 2016
  2. Sümerler, Samuel Noah Kramer, Kabalcı Yayınları, Çeviren: Özcan Buse, 1. Basım Eylül 2002, s. 346
  3. Inherit the Wind, 1960 ABD yapımı film. Yönetmen: Stanley Kramer Oyuncular: Spencer Tracy, Gene Kelly Senaryo: Jerome Lawrence, Robert Edwin Lee
  4. Kitabı Mukaddes, Kitabı Mukaddes Şirketi yayını, 2015. s. 634

RESİMLER. British Museum’da sergilenen Gılgameş Destanı’nın 11. tableti. 1852’de, Irak’ta Koyuncuk’taki antik Ninova şehrinde M.Ö. 7. Yüzyıla tarihlenen Asur Kralı Aşurbanipal’ın kütüphanesindeki Akadca kitaplar arasında bulundu. Tufanın anlatıldığı bu bölüm, Tevrat’ın ilk bölümü Yaratılış’a (Tekvin) benzerliğiyle inanç tarihi açısından büyük önem taşımaktadır.

PAYLAŞ